Barbarossa: Havuç Kırmızısı


Barış Erdoğan

Barış Erdoğan

Okunma 11 Ocak 2018, 23:27

"Derler ki..." diye başlayan tüm efsaneleri, anlatıları sevmişimdir. Derler ki Afrika'nın en ücra köşelerinin birinde tek bir mevsim yaşanırmış. O da kuraklığın hüküm sürdüğü yaz. Her gelen kral halka hep yeni mevsimler vaat etmiş ancak mevsimi değiştirmeye hiçbirinin gücü yetmemiş. Olacak ya, ağustos sıcağının sarı sıcak gibi çöktüğü günlerde bir gece yarısı sabaha doğru yağmur yağmış, halk sokaklarda. Önce bir anlam verememişler yukarıdan serpilen suya. Herkeste bir korku... Yağmur; şimşeğini, yıldırımını arkasından boranını getirmiş. Üşümüşler, evlerine kaçmışlar, bunu Tanrı'nın kendilerine verdiği ceza olarak düşünmüşler. Yağmur öğleye doğru kesilmiş, halk yine meydanlara doluşmuş, meydanın ortasında kendilerinden olmayan bir kadın görmüşler. Akça pakça... Uzun süre süzmüşler, melek olduğu kanaatine varmışlar. Yağmurun nedeni olarak algılamışlar ve meleği (kadını) eller üstünde taşımışlar. Saray dediysem anlı şanlı saraylar değil, derme çatma ahşaptan yapılmış, çevresi kargılarla örülmüş...

Kadın bereketiyle gelince ülkenin kraliçesi olarak kabul görmüş. Yağmur bir hafta kadar daha sürmüş, her taraf yemyeşil. Kraliçe, halka "İlkbahar derler buna, daha çok mevsim göreceksiniz." diye de müjdeyi vermiş. Sebze, meyve bolluğu... Kuşlar ötüşür, arılar vızır, börtü böcek kanatlanır... Günü gelip her şey sararmaya başlayınca, "Korkmayın, adı sonbahardır bu mevsimin, resim yapanların hatırına gelir." demeyi de ihmal etmemiş. Eline kazığını ve boyasını alan ağaçlara koşmuş. Kraliçe merak etmiş ne yaptıklarını. Sormuş, birisi, "Miniyatüro efendim." diye fısıldamış.

İklimler değişmez mi, kudretinden sual olunmaz bir değiştiren bulunur elbette. Sonbahar uzun sürmez; sert mi sert bir kış. Ve dördüncü mevsim. Halk beşinci mevsimi bekleyip durmuş. Nasıldır, nicedir diye de sormuşlar kraliçeye. O da dört mevsimin bir arada hüküm sürdüğü bir mevsimdir ki adına kadın denir.

Beşinci mevsim gelmeyince kraliçenin kanatları altında beklemeye karar vermişler, sabırsızlar resim yapmaya dönmüşler.

Şimdi efsaneden gerçeğe dönelim. Minyatür sözcüğünün duruşu Fransızlara özgü ancak soyu sopu Latincedir. Mini(a) (küçük) sözcüğü resim işlemek anlamına gelen ture ile nikah kıymış. Eski Türklerde duvarlarda minyatüre benzeyen çalışmalar varsa da asıl Kanuni döneminde boy gösterir. Van Gogh resimde neyse Nakkaş Osman, Levni, Hasan, Matrakçı Nasuh da minyatürde odur. Bir de Nigari'miz (Haydar da diyebiliriz) var ki adını kimsecikler anmaz.

"Şu Hattat Nigârî'nin ruhuna Fatiha okuyun ama Nigârî'yi tanıyanların ruhuna zerre okumayın!" diye bir söz vardır; kim nerede söyledi orasını bilmem. Bildiğim, Nigari'nin ünlü bir nakkaş olduğu. Midilli doğumlu Kaptan-ı Derya Hızır (Hayrettin, Barbaros) Paşa'nın (Okur şaşırmasın, Hayrettin adı devlete hayrı olması nedeniyle verilmiştir. İkincisi sakalı havuç gibi kırmızı olduğu için batılılarca barbarossa sıfatıyla ödüllendirilmiş.) minyatürünü yapan ünlü sanatkarımız.

Haydi Hayrettin Paşa'yla ayda yılda bir Beşiktaş parkında selamlaşırız, ya Nigari? Derler ki Kanuni'nin de sohbet arkadaşı. Nigari'yi unutturanların her bir domarmış yarası Kanlı Nigar olsun.

banner441
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.