Biz ve onlar


Yusuf Külekçioğlu

Yusuf Külekçioğlu

Okunma 17 Kasım 2015, 12:52

Babası, Kürşad koymuştu ismini gururla. Üstelik dedesi, kendi ismini koymadı diye babasına ne kadar çok gücenmişti. Buna rağmen vazgeçmemişti babası. Yüce Allaha bin bir dua ederek ismine layık olmasını dilemişti. Artık, hayata gözlerini mütevazı bir şekilde açmış, annesinin şefkatli kollarında büyüyecek olan bir Bozkurt vardı.

Kürşad, büyüyordu. Öyle çok girişken bir çocuk değildi. Belki biraz fazla utangaç.

Yüzü güleç, kavgadan uzak duran, arkadaşları ile neşe içinde koşturan bir çocuk işte.

Babası, öğretmen, annesi babasına sevdasından okulu yarım bırakmış ev hanımı. Dedelerden gelen zenginlik, mal mülk  olmadığı için eve giren bir maaşla hayata tutunuyorlardı. Az olsun haram olmasın ilkesini iliklerine kadar benimsemiş olan babası, öğrencileriyle kendisinden çok ilgileniyordu neredeyse.

Kürşad büyüyordu, zaman ve şartlar değişiyordu. İlkokul birinci sınıfa heyecanla başladı. Öğretmeni babasının çok yakın arkadaşıydı üstelik babası gibi bıyıkları aşağı doğru uzundu. Çok sevmişti öğretmenini. Bir gün babasını üzgün gördü. Babası “Öğretmenin artık yok, onu sürgün gönderdiler. Başka bir öğretmen gelecek sana” deyince o küçücük duygu dünyası karman çorman olmuştu." Öğretmeni niye yoktu, suçu neydi, sürgün ne demekti, yeni öğretmen kimdi?" diye düşünmekten sabaha kadar uyuyamamıştı.

İlkokul ve ortaokulu bitirdi. Bileğinin hakkıyla bir Anadolu lisesini kazanmış, derslerine çalışmış, başarılı olmuştu ama okulun gözdeleri, babasının hep "onlar" dediği insanların çocuklardı. Neredeyse idarecilerin, öğretmenlerin o insanların çocuklarının gönlünü hoş tutmaya çalıştığını iddia edebilirdi.

Üniversiteyi kazanmıştı. Babasının duaları kabul olmuş, "Vatan, Millet, bayrak" sevdalısı bir genç olup çıkmıştı. Üniversite hayatı pek çok zorlukla geçiyordu. Kürşad, milletini çok seviyordu ama milletinin ileri gelenleri ona bir burs verecek kadar onu sevmiyordu. Devletini çok seviyordu ama devletinden de okuması için burs çıkmıyordu. Bütün burslar, yardımlar maddi durumları iyi dahi olsa, onların çocuklarına çıkıyordu. Bundan dolayı hem çalışıp hem okumak zorunda kalmıştı. Yakışıklı denemezdi belki ama yüz hatları düzgündü. Orta boylu, ince yapılı bir gençti. Şöyle marka pantolon, havalı bir gömlek, hakiki bir deri mont alabilse; o zaman endamlı bir delikanlıya dönebilir, sevdiği kıza açılabilirdi. Olmadı, olamadı.

Bir gün eve gittiğinde ortalık matem yeri gibiydi. Babası konuşmuyor, sigara üstüne sigara içiyordu. Annesi mutfakta oturmuş, kımıldamadan duvara bakıyordu. Dayanamadı, ne olduğunu sordu. Ablası evlenmek istiyormuş. Fakat gel gör ki "Onlar"dan birine sevdalanmış, üstelik çocuğun ailesi de onlardanmış. Ne diyeceğini bilemedi. Babası "Madem sevmiş, bize susmak düşer" deyip kısa zamanda nişandı, düğündü savdı başından. Savdı savmasına ama babasının omuzları düğün gününden beri çökük kaldı.

Damat yirmi dokuz yaşında. Dolgun, yapılı bir oğlan. Çalımlı, havalı, teni parlak. Belli ki bir kaç yıla kilo üstüne kilo alacak, yapısı müsait. Yirmi dokuz yaşında, bir şirketi, iki dairesi, bir yazlığı, bir arabası var. Ablasını isterken kendini böyle tanıtmıştı. Babasına "sen kaç yaşındasın bir toplu iğnen yok.” der gibi.

Kürşad, yetişkin oluyordu. Üniversite bitince hemen askere gitmişti. Sayılı günler tez geçmiş, askerlik bitmiş, evine dönmüştü. Asker dönüşü ablası çok ısrar etmiş, yemeğe davet etmişti. Yemeğe oturdular, sofra mükellef bir kuş sütü eksik. Enişte çok kilo almış, göbek çevresi epey genişlemiş. "Ye kayınço, böyle eti her zaman bulamazsın" diyor, aldığı etle, kasabıyla övünüyor. Sanki demek istiyor ki, “Babanın evinde bunlar yok, aç yaşıyorsun.”  Kürşat, ablasına ayıp olmasın diye bir kaç lokmayı zar zor yutuyor. Yemek biter bitmez, bir bahane uydurup evi terk ediyordu.Kimse Kürşad`a iş vermiyordu. Her işyerinin önünde yüzlerce kişi sıra beklerken, Kürşat bu sıraların beyhude bekleyişler olduğunu anlamıştı. O sıralarda beklerken, yaşıtı olan onların çocukları çoktan bir şirkette, bir belediyede yerini almıştı.Eve eli boş gitmemek için hamallık, market kasiyerliği, temizlik işçiliği, yevmiye hesabı ile ne iş bulursa çalışıyordu. Sonuç para yok, yemek yok, gelecek yoktu.

Umutları tükeniyor, hayalleri ölüyordu. Ev, bark, iş, araba, mutlu bir evlilik, çocuklar kaybolup gitmişti zihninde. Eniştesi, iş için kendi yanına çağırmasına rağmen, gururuna yediremiyordu o kapıya yüz sürmeyi. Ne yapmalı? Nasıl yaşamalı? Yürümeye başlıyordu. En sonunda bir arkadaşı ona hurda kâğıt toplamayı teklif edene dek, günlerce sokakta yürümüştü.

Kürşad, kâğıt, karton, pet şişe, hurda plastik, demir toplayıp satmaya başlamıştı. Bir el arabası bir çuval. Sermayesi bunlardı.  Eniştesi çok ayıpladı ama olsun. Çok huzurluydu Kürşad. Kimseye eyvallah etmeden para kazanmanın keyfini yaşıyordu. Daha az insan görmek için geceleri çıkıyordu işe. Nafakasını çıkarmak için sabaha kadar otuz, kırk kilometre yol yürüyordu. Annesi ile babası ne yapacaklarını bilemeyip saatlerce başına bir iş gelmesin diye dua ediyorlardı.
Ablası kaç kere “Aklını kullan, eniştenin yanına gitsene,” diyordu. "Karnını doyurmaya bak. Aç karnına vatan kurtaramazsın. Hem enişten sever seni.”

Kürşad  “İşimi seviyorum,” diyordu. Sabah ayazında tenha sokaklarda çöpleri karıştırırken  “işimi seviyorum” sözünü hatırlayıp kendi kendine gülüyordu.

Babasına bir telefon geldi. Kürşad bıçakla yaralanmış, hastanede. Acele ile gittiler. Kürşad ameliyattan çıkmış, narkozdan ayılmıştı. Gülmeye çalışıyor ama canı yanıyordu. Tinercilerle sürtüşme yaşamış, tartışırken bir tanesi çekmiş bıçağı karnına saplayıp kaçmıştı. “Çok şükür oğlum çok şükür, yaşıyorsun ya” diyor annesi. "Masraf olacak, hem hastane masrafı olacak hem bir müddet çalışamayacağım, oradan kaybım olacak" diyor herkesten özür diler gibi bir edayla Kürşat. 
-“Olsun oğlum, sen sağol, bize yeter” diye cevap verdi babası. Ayağa kalktı, iyiden iyiye yaşlanmış. Kürşad`ın yanına oturup, elini tuttu.

- Oğlum, gözümün nuru, canımın parçası oğlum. Biz gençken dünyayı değiştirmek için yola çıkmıştık, an geldi kendimizi değiştiremedik. An geldi yapmamamız gereken çok şey yaptık, an geldi yapmamız gerekenleri yapamadık. Bütün yaptıklarımızın cefası, vebalini yüklendiğimizi zannettik. Ama cezasını çekmek size kalmış be oğlum. Özür dilerim, bu cezayı çektirdiğim için affet beni oğlum!
Kürşad, başını babasına doğru çevirdi. Elini sağlamca kavrayıp, öptü. 
"Üzülmene gerek yok baba.
Bugün olmasa da elbet yarın olur.
 Sen sağol
Vatan sağolsun." dedi.
banner363
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Şafak Bozkurt - 1 yıl önce
hayırlısı olsun.