Büyük Hüzün 52.Bölüm


Mustafa Gökçek

Mustafa Gökçek

Okunma 10 Ekim 2017, 08:57

Bir ara Zeynep, İsmail’in ne kadar iyi bir genç olduğunu Osman’a söylüyordu. Bu söyleneni ise hem Mustafa Kemal, hem de Osman tastikledi-ler… Oysa Mustafa Kemal’e Zeynep bir soru sordu. O sorulan soru ve alınan yanıtı bir anda, neşeli havayı sanki aldı, götürdü… “Ağabey, suçu neymiş ki bu gencin?”. “Ne olacak Zeynep, annesini kollayayım derken, yanlış bir istekte bulunan üvey babasını öldürmüş, daha sonra da cezaevinde bir kumpas… İki siyasiyi öldürmüş… Düzene paravan olanlardan… Suçu ise benim gibi… Yani idamlık… Ve birlikte cezamızın, bir gün muhakkak gerçekleşecek infazını bekliyo-ruz…  Mustafa Kemal’in bu son sözleri oldu. Acı ama gerçekti… Bir gün… 

Bir müddet sonra da zaten, koğuşta yalnız olan İsmail, görüşmeleri biten mahkûmların koğuşla-rına dönmeleriyle yalnızlığından kurtulmuş oldu. Biraz sonra da, görüşmesi biten Mustafa Kemal koğuş kapısında göründü. Yüzünde belirmiş olan yarı sevinç yarı üzüntü hali, İsmail’i koğuşta görünce biraz değişti. Ama İsmail, ranzasının üzerine çıkıp, oturmuş öylece, düşünceli bir vaziyette duruyordu. Sanki hâlâ bir takım şeylere canı sıkılıyor gibiydi. Bunu hisseden Mustafa Kemal, gitti ve bir müddet öylece yanında durdu. Maksadı, halini hatırını pek sormak değildi. Onu, biraz da olsa rahatlatabil-mek, güldürebilmek, sıkıntılarından uzaklaştıra-bilmekti… Mustafa Kemal,“İsmail” diye seslendi ranzasının yanına geldiğinde. Fakat İsmail, o denli dalgındı ki Mustafa’yı işitmedi bile… Mustafa Kemal, ısrarcı tavrını yineleyince, İsmail, dalgınlığından bir an olsun ayrılıp, başını sesin geldiği yöne doğru çevirdi. Baktı Mustafa Kemal karşısında duruyor. Mustafa gülerek; “nedir bu halin be arkadaşım?” diye sordu. İsmail’de gülerek Mustafa Kemal’e, ranzasına çıkıp yanına oturması için, yanını gösterdi. Mus-tafa Kemal’de tereddüt etmeden, gülerek İsma-il’in ranzasına çıkıp oturdu. Bir müddet ikisi de birbirlerinin yüzüne baktılar. Sessizliği Mustafa Kemal bozdu. “İsmail” dedi. İsmail, “ne var” gibisinden salt yüzüne doğru anlamlı bir şekilde baktı. Mustafa Kemal devamla, “İsmail, hayrola kardeşim üzüntüne bir anlam veremedim. Yanlış bir şey mi söyledik…”. İsmail, Mustafa Kemal’in yüzüne gülerek baktı ve “Mustafa, kardeşim, bak senin ne güzel ilk geldiğin günden beri ziyaretçilerin geliyor. Yanlış anlama beni, kıskanmıyorum, ne olur yanlış anlama… Ama düşünüyorum da Mustafa, benim hiç kimim kimsem yok… Hatta günlerim sayılı, gerçi ikimiz için de bu geçerli ama… Burada, bu cezaevinde, bu ranzanın köşesinde, bu dört duvar arasında, bu demir kapıya karşın, infazımı bekliyorum. Neden beni hiçbir Tanrı’nın kulu aramaz sanki… Neden Mehmet? Toplumun yüz karası gibiyim şu dünyada… Dayılarım bari ziyaretime gelse-ler… Onlarda gelmez. Mustafa Kemal, ben, babalığımı öldürdüysem Onların namuslarını, şereflerini de korudum bir yerde… Öyle değil mi?  Yaşamaya benim de hakkım yok mu? Mustafa Kemal, ben insan değil miyim? Zaten, zaten genç yaşımda geçirecekler boynuma ilmiği… Ne kardeş, ne ana, ne de baba… Söyle Mustafa Kemal… Söyle kardeş…  Ben sıkılmaya-yım da… Söyle ne diyeyim…”. Mustafa, İsmail’in bu sözlerini düşündü. Düşündü ve kendi aklıyla ve kendine göre yorumuyla da bir müddet canlandırdı. Sonra, sonra İsmail’i haklı buldu. Ve İsmail gibi olanları, İsmail gibi itilmişleri, kendi dünyalarında Mustafa Kemal… Aslında burada olan tüm mahkûmları, özellikle de kendileri gibi olan yarını meçhulleri…   Ve Mustafa Kemal, bu düşüncelerine, İsmail gibilerinin bir bedel ödediklerini, hep çile kendine göre yorumlaya-rak kendi aklına ekledi… 

Bir ara kendi yaşamını düşledi. Öyle değil miydi yaşam… Hep büyükler, sırtı, arkası kuvvetli olanlar… Bu dünyada sefa sürüp, eğlenmiyorlar mıydı? Onların bu eğlentileri arasında İsmail gibilerinin gülmeye bile hakkı, hakları yoktu ki… Düşündü bir kez, haklı, haksız diye bir dava vardı şu dünya da… Bazı insanlar ortaya çıkıyor, dernekler kuruluyor ve bu insanlar bas bas bağırıyorlardı, insan hakları diye… Ve bu insanlar, bazılarını da maalesef sömürüyorlardı. Gerçi dünyada, hak, hukuk diye bir şey vardı!  Ancak o tür denilenler, nedense hep büyüklerin, gücü yetenlerin oluyordu… Bu insanlar yedikleri pasta diliminden, ancak bir kenarını verebiliyorlardı hor gözlerle baktıkları bu tür insancıklara… Bunlar, gerçi yaşamın tuzu-biberiydi. Ama nedense tuzu, biberi hep ezilenler, garibanlar tadıyorlar, tadabiliyorlardı… Çünkü bizim okumuş, ekin sahibi bazı aydınları-mız bile, birçok dertle boğuşan bu insanlara ‘gariban’ kelimesini bile lüks buluyorlardı. Çünkü Onlara göre gariban, basit bir doğu kültürüydü! Oysa işini bilen, ya da bildiğini sananlar, durma-dan ballı şeylerle öğünlerini geçiriyorlardı… E… ne demişler  ‘Bal tutan parmağını yalar’. Ancak, hiç olmazsa, yani arada sırada da olsa tuzdan, biberden tat almak gereklidir… Sonra insan tatma duygusunu kaybeder! Sonra sürekli tatlı yemek, insanı şeker hastası da yapar…


BÖLÜM 39

Evet, İsmail gerçekten çok doğru söylemişti. Kuralı anlatmıştı. Bu kısır döngüler içerisinde bir kural vardı. Ve bu kurala, rahatını bozmak istemeyenler elverdiğince uymak zorundaydılar. Bu düzen, bu sadistçe ortamda dışarda mevsim baharmış… Kimene! 

Mustafa Kemal’in gözünde bunlar, bu düşünce-lerin hayali canlanırken, aklına da bu olgular, olgusallıklar gelmişti… Ve sonra, yine yanında bulunduğu, kısa zamanda can yoldaşı olduğu İsmail’ine döndü. Bir anda düşündüklerini unutup, sanki bir şey yokmuş gibi… Ve birazda olsa, hem kendi, hem onun sıkıntısını asgariye ye indirebilmek için oradan buradan konuştu… İsmail, Mustafa Kemal’in böyle vurdumduymaz oluşuna aslında şaşırıyordu. Fakat öte yandan da, yalnızlığı ve biraz kendi gibi oluşu, pek bir şey demesini engelliyordu. Çünkü Mehmet’te kendi düşüncelerinin zaferine yenik düşmüş, bir siyasi, bir fikir suçlusuydu. Ve her fikir sahibi, kişilikli insanın düşüncesinde olduğu gibi, aklı bir olanın düşüncesinde yani aydın insan olabilmenin amaçlarını savunuyordu. Yani aydınlanmanın bir gereği olan ışığı, alnında ilk hisseden ve bu ışıkla aydınlatabildiği çevreyi aydınlatabiliyordu. Ve bunun arkasında da şerefiyle, onuruyla göğsünü gere gere duruyordu… Hem bu konuları, kendi-sinden daha iyi bilir ve daha iyi dile getirebilirdi. Ancak neden böyle yapıyordu. İsmail tüm bunları, şaşkınlıkla izliyordu. Mustafa Kemal’e bunların nedenini sordu. Mustafa Kemal, İsmail’ e, bu sorduklarını yanıtlamadan önce derinden bir iç çekti ve “bak İsmail, ben bu anlattıkların ve benim anlattıklarım davaların yüzünden bura-dayım. Bu anlattıkların öyle yenilir, yutulur cinsinden şeyler değillerdir. Ben sana bunları, böyle şeyleri uzun uzun anlatırdım. Yalnız İsmailciğim, burası yeri değildir. Ben işin eğlence yanında değilim, yani senin anlayacağın… Zaten bu sorunlar nedeniyle bir takım sorunlar yaşamıyor muyuz?”. İsmail düşündü ve Mustafa Kemal’e hak verdi. Vermek de zorundaydı bir yerde… Ve şimdi de, onlar haklı bir gurur taşıyarak yargılanıyorlar. Ve kimileri de infaz edileceklerdi. Oysa İsmail… Orhan ve Mustafa Kemal’i, onlar gibilerini keşke daha önceden tanıyabilseydi… Daha sonra ise, ikisi de birbirlerinin yüzlerine bakıp, bakıp gülüştü-
ler… Ve birbirlerini, sanki hiç görmemiş gibi sarıldılar. Sarılı kaldılar bir müddet… Her ikisi de sanki bir gerçeği ortaya çıkarmışçasına, huzur içerisinde ranzalarından aşağıya indiler. Ve Mustafa Kemal, İsmail’in kulağına eğilip; “bunları daha sonra, daha sakin ve sessiz bir yerde konuşuruz, olmaz mı İsmail…” dedi. Ve böylece, konuşmalarını burada, bu şekilde tamamlamış oldular. Ve Mustafa Kemal, tekrar görüşmek umuduyla, ranzasına doğru gitti ve üzerine çıkarak, biraz uyumak istedi…

***

Alt ranzada yatan, koğuşun en eski, yani bir anlamda müdavimi olan, emektar Selo dayıydı., diğer mahkûmlar tarafından hem sevilip, hem de sayılan biri olduğundan, bu kısa ve sevimli kısaltmayı ona uygun bulmuşlardı… Gerçi bu lakap Selo dayının çok hoşuna gidiyordu. Burada bulunan mahkûm arkadaşlarını ve bu koğuşu seviyordu. Fakat Selo dayı için mahpusluk yine de zordu. Çünkü yaşı da hayli ileriydi… 

Selo dayı, tavla oynamasını çok sevdiği için, ayrıca da başka türlü vakit geçirebilme alanı dar olduğundan… Zar şıkırtılarından geçilmiyordu. Gerçi, hemen hemen tüm mahkûmlar için durum aynıydı… Yani mahpusluk zor zanaattı! 
Ve Selo dayı, bir mahkûmu karşısına almış, kıran kırana tavla oynayarak, onu yenmeye çalışıyor-du. Selo dayı, kendisi gibi yaşlı ve koğuşun bir anlamda o da emektarı gibi olan Hösmen ağa ile tavla maçını kotarmaya çalışıyordu. Hösmen ağa, hem yaşı nedeniyle, hem de zaman zaman birbirlerine kızsalar da anlaşabilmeleri mümkün olan iki sevimli ihtiyarlardı Hösmen ağa ile Selo dayı… Ve bu iki insanın yaşamlarında günler artık azalmaya başlamıştı. Oysa artık onlardan, kim bilir çok korkulduğu için mahpus damında tutardık onları…

Hösmen ağa, zamanında Rumeli’nden buraya ailesi ile birlikte gelmişti. Hösmen ağaya, nasıl geldiğini soranlara ise cevabı ; “bir fırsatını buldum kaçıverdim o yerlerden ba… Kaçeyken de tam on iki dene cavur vurmuşam… Nah şoyle…” diyerek, bir de bu yaptıklarını eliyle gösteriyordu. Belli ki diğer mahkûmlardan da bu yaptıklarına onay bekliyordu… 

Sonra tekrar, Hösmen ağa, önünde açık bulunan tavlaya, tavla oyununa döndü. Ve biraz daha sesini kalınlaştırarak; “hadi ba, Selo… oyneya-caksan bu oyunu anadın mı bu oyuncağızı doğru oynayasın ba…”. 

Hösmen ağa, bir yerde koğuşun sanki neşesiydi. Canı sıkılan ve sıkıntısını bir türlü yenemeyen İsmail bir yanına, Mehmet diğer bir yanına oturdular. Maksatları Onu seyretmek değildi.

***

Mahpusluk zordur, zordur mahpus damında olmak… Tanrı korusun, oraya düşenler ancak bilirler bunu… Akşamı, akşamdan sabahı ve yeni bir güne zor ulaşırsınız burada… Hele Mustafa Kemal ve İsmail gibi, geri dönüşü olamayacak bir cezaya çarptırılmışsanız… O zaman yaşamınızın akışı bir anda değişmiştir. Fakat bu ceza İsmail gibilerinin yanında veya müebbet bir cezaysa aldığınız hüküm… İşte o zaman durum değişir. Vurdumduymaz oluverirsiniz bir yerde… Sanki umursamaz veya öyle görünmek istersiniz… Ancak onlarda bir yere kadar bu duygular içerisindedirler. Biraz sabır gösterebilirler belki ama salt biraz… Sonraları ise onlar için de günler geçmek bilmez. Sıkıntı, kasavet doludur günleri… Gündüz olunca akşamın olmasını beklerler, akşam olunca da, sabahın, gündüzün olmasını isterler. Çünkü mahpus damında geceler insanın yüreğini sıkar ve içini bir başka acıtır sanki… Mahpuslarda olan tüm mahkûmlar, bu nedenle akşamın oluşunda hüzünlenirler. Çünkü içlerindeki hüzün, sıkıntı artar. Sanki bir başka boyut alır. Bu nedenledir ki sabahın olmasını beklerler… Ve dışarıda su gibi akarak geçen günler, mahpushanede, günlerin sayılmasıyla, duvara atılan çentiklerin, parmak hesabıyla sayılmasıyla geçer… Geçer… Delerde geçer… Kısaca, uykuları bile onlar için sıkıntı doludur. Bu günlerce böyledir mahpushanede… Evet, böyledir, hem de verilen cezanın infazına değin…
Biterse tabii… Yaşamlarının ve bu sıkıntılı, rezilce hayatın çok çabuk geçmesini isterler idamlıklar, müebbetlikler… Çünkü mahpus olmak, idam edilmek, infaz zamanını beklemek, bekleyebil-mek… Kısaca ölümü, ölmeden önce yaşayabilmek zor… Zor iştir insanoğlu için…

İsmail, düşünde salt bunları geçirebildi. İsmail’in sıkıntısı, Mustafa Kemal’in anladığı cinsten değildi. Yani bu, salt birkaç günlük bir şey değildi. Bu yılların birikimiyle, içinde dolmuş olan bir sıkıntı birikimiydi… Hem bu öyle bir ceza değildi ki, yani üç-dört yıllık, sonrasında yine yepyeni özgürce bir yaşam değildi.  Belki de bir af çıkar da, burada olan mahkûm arkadaşları Selo dayı, Hösmen ağa, Celil, Orhan, Salim, Rıza ve daha nice mahkûm… Mahkûmlar… Oysa nice idamlıklar… Kendisi ve Mustafa Kemal… İnfaz gününü bekliyorlardı, çaresizce… Kim bilir, yaşarken, mahpus damında da olsa, bir gün bir af çıkar ve yaşamlarına bir gün dönerler, cezaları daha bitmeden cezaevinden çıkabilirlerdi… İşte bu nedenledir ki, kimi mahkûmlar İsmail’i anla-yamıyorlardı.  Anlayamamıştı ne Rıza, ne de Orhan ve ne de Mustafa Kemal. Öyle ki Mustafa Kemal’le aynı kaderi paylaştıkları halde… Siyasi olmaları, fikir suçlusu olmalarına karşın… Bu öyle bir duyguydu ki, öyle, siyaset meydanlarındaki bağırtılara benzemezdi ilmiğin insanın boynuna geçmesi… 

Bunları düşündü İsmail, bu düşünleri canlandır-dı aklının kendi kalan kısmında, özgürce! Bunları düşündü de, pek işin içinden çıkamadı. Ancak düşünmeden, aklına getirmeden de pek yapamadı…  Uzunca anlattı tüm bunları İsmail, Mustafa Kemal’e ve nihayet Mustafa Kemal, İsmail’i anlamıştı… Elbette anlardı… Ama ileride belki… Çünkü kendisi bu cezaevine geleli, hemen hemen 17 ay olmuştu. Oysa Mustafa Kemal henüz 10 aylıktı. Bu nedenle ve usulen Ceza, infaz kuralına göre, cezası ve idamı daha önce onaylanandı. Mustafa Kemal’e karşı bir anlamda daha kıdemliydi. İşte bu yüzdendir ki İsmail, ölüme bir adım daha yakındı. Ayrıca bu stresi yaşayan, hemen her gün ölümün soğuk nefesini ensesinde hisseden, İsmail’i anlaması elbette zordu. Ve kendi kendine İsmail; “zamanla anlarsın beni, zamanla Mehmet…” diyebildi… Bunları içinden söylerken bile hüzünlenmiş, sarsılmıştı… Ve artık dokunsan ağlayacak gibiydi…

***

Mustafa Kemal; “hey... İsmail…” diye sorucu bir tavırla ve yüksek bir sesle seslendi. İsmail ise bu düşüncelerinden sıyrılarak kendini soyutladı. Sanki bir anda koğuştan uzaklaşmış, yıllar öncesine gitmiş ve Mustafa Kemal’in seslenme-siyle tekrar koğuşa dönmüş ve ne diyorsun gibi Mustafa Kemal’in yüzüne bakıyordu. “Ne oldu Mustafa Kemal?”. Mustafa Kemal tebessüm ederek, “yok bir şey İsmail, yine daldın, sanki buralarda değildin, sanki bir yerlere gitmiştin de…”. İsmail; “nasıl dalmayayım Mustafa Kemal, durumu biliyorsun.”. “Boş ver be İsmail kardeş, bu sızılarda elbet bir gün geçer.”. İsmail, Mustafa Kemal’in bu teselli ediş biçimine biraz güldü. Ve biraz da alındı. Çünkü cezası üç-dört yıllık bir ceza değildi. Onun sızıları elbet bir gün diner… Ama kendi sızıları… Onmaz bir yaraydı… Ve ilmik boynuna geçtiğin de ancak sızıları dinebilirdi. Üstelik hiç yoktan yere… İsmail gülerek Mehmet’in yüzüne baktı, baktı ve “geçer geçmesine de Mustafa, çok şeyimizi de beraberinde götürür. Yaramızı delerde geçer. Bak bir hele sana ve bana… Birde şu mahkûmla-ra… Kıskanmıyorum kimseyi Mustafa Kemal, fakat benim derdim, benim sıkıntım, yaşam, yaşamak değil be Mustafa… Üstelik yalnızca ben değilim ki asılacak olan… Hep yanlış anlaşılmıştır insanoğlu, hep yanlışlık sonucunda canları alınmıştır. Körpe, nice genç delikanlıların… İşte bu yanlışlık bitmeli derim. Hem Mustafa Kemal, sadece ben değilim ki bu dünyada çile çeken, çilesi ilmiğe geçen. Eminim, Mustafa, daha nice delikanlılar var benim durumumda ve ölümü, boynuna geçirilecek ilmiği bekleyen… Yanlış anlaşılma olduğu sürece, kanun, nizam denilen yaşam uğraşlarında ki şayet varsa… Hak, hak-sız… Bu gibi mevhumlar, yasa koyucucuları pek ilgilendiremeyecek Mustafa… Bizde, burada kaderimizle baş başa infazımızı bekleyeceğiz. İnfazın, bir an önce olması veya tez gelmesi önemli değil, geç gelmesi de önemli değil. Artık bizim için yaşamak, yaşamda önemli değil… Hem benim usumda olan yalnızca yaşamak değil. Benim özgür olmam veya olmamam da değil sıkıntım, ancak yanlış anlama… Şu yanlış anlama yok mu, yanlış anlama… İşte bu yanlışlık ortadan kaldırılmalı… Ve bir gün, cezaları bitip, dışarı çı-kabilecek arkadaşlar için, onlarında bilmelerini istediğim bu düşünceleri bir gün, bir gün Mustafa, sakın ola bu dediklerimi unutmamaları için uzun uzun anlatacağım onlara… Çünkü daha nice genç, bilgilerinden faydalanılacak insanla-rın, nedense bizlerin vermediği, veremediği bil-gilerinden ve düşüncelerinden faydalanmalarını isterim.”. “Öyle İsmail, öyle… Hem Gazi Mustafa Kemal ne demiş gençliğe koskoca hitabesinde ‘Ey Türk istikbalinin evladı! İşte bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve Cumhu-riyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!’. “Ne gözel şöylemiş ba…”. Bunları söyleyen Hösmen ağa ve Selo dayı, Mustafa Kemal’in bunları söy-lemesi karşısında kendilerini tutamayıp, alnın-dan öptüler…

Gece oldu, gündüz oldu. Gündüz oldu, gece oldu. Ve Mardin cezaevinde, sıkıntılı da olsa günler geçti… 

banner363
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.