Büyük Hüzün 53.Bölüm

BÖLÜM 40 - Mehmet ile İsmail, dostluklarının yıldönümün-deydiler. Birer şişe şampanya aldılar! Burada en iyi ve en gösterişli şampanya, içi boyalı gazozlardı… Tüm koğuş arkadaşları ile birlikte, onlar için önemli olan bu meşhur günü kutlaya-caklardı! Bu düşünce, mahpushane yaşamında olmayacağını bildikleri halde, kulağa hoş geldiği için Mustafa Kemal’e aitti.  Cezaevinde yaşam, dışarıdaki yaşama pek benzemez. Burada mahkûmlar, bir yılın geçtiğini, acımasız olan bu yıla bile sevinerek karşılık verirlerdi. Bunu salt, mahkûmlar, cezaevinin sakinleri, gardiyanları bilir, birbirlerini kutlayan mahkûmlar ancak bir yılın daha bittiği düşüncesiyle hareket ederler-di… Fakat bu dışarıda, özgürlüklerinin bile farkın-da olamayanların kutlamalarına pek benzemez… Ve cezaevi, mahpusluk… Yaşamı biraz daha katılaştırır, biraz daha acemice davranışlardan uzaklaştırır mahpus… Mahpusluk… Yani da-mındaki insanı… Bu belki de cahilce davranışlar-dan uzak olabilmek, olgunlaşabilmek gibi bir şeydir… Eh, bazılarını da cezaevi yaşamı, yaşantısı adam eder…

***
İsmail, Mustafa Kemal, Orhan ve diğer mahkûm-lar, cezaevi avlusunda oturmuş konuşuyorlardı. Hava çok güzeldi. Ve mevsim bahardı. Bahardı ya… Mahkûmların gönlü ise hazandı… Mahkûm-lar, fikirlerinde ortak oldukları konularda, birbir-leriyle dertleşip duruyorlardı. Onlara, Onların bu güzel havada, bu bedbaht ortamda bulunmala-rına üzülen, hatta bir ara yanlarına gelip Onlarla konuşan gardiyan palaska Nuri bile vardı…

Evet, hava çok güzeldi. Mahkûmlar, cezaevi yönetimince havalandırma adı altında, cezaevi-nin avlusuna çıkartılıyorlardı. Mahkûmlarda, hiç yoktan iyidir diyerek, kaderlerine boyun eğiyorlardı. Çünkü avluda bile dışarıda mevsimin bahar olduğunu daha iyi algılayabiliyorlardı. Böyle bir havada mahkûmların sohbetleri de güzel ve anlamlı oluyordu. Ve böylesine, kendilerine göre tabi ki, bir ortamda gardiyanla-rın biri avluya geldi. Gardiyan, avlunun orta yerinde durdu. Heyecanlı ve telaşlıydı. Özellikle de gardiyan palaska Nuri’nin yanına yakın bir yerde durdu. Ve palaska Nuri’ye yüksek sesle bir şeyler söyledi. Bu gardiyan, sanki bu söyledikleri-nin diğer mahkûmlar tarafından da dinlenmesini ister gibiydi. Gardiyan, palaska Nuri’ye; “Nuri başgardiyanım, müdür beyimize Adalet Bakanlığından bugün bir yazı geldi. Yazıda, Nisan ayının sonuna doğru bir mahkûm gönderileceği yazıyor…”. Palaska Nuri güldü. Bu gülüşüne şaşıran gardiyan, Nuri’ye bunun nedenini sorunca; “lo zatı bu cezaevinin tüm koguşlarındah yerler doludur, yengi gelecah olan mahgema nasıl yer bulunah…” . Öbür gardiyan ise palaska Nuri’nin ne demek istediğini gayet iyi anlamıştı. Fakat Onun böyle konuşmasına karşılık salt, dudak bükmekle yetinebildi. Ve palaska Nuri sözüne, kaldığı yerden devam ederek; “yav gardaş, biz hele bura mahgemları rahat ettiremiyeh, vallah yengi gelen mahgem gardaşımızı nası ırahat ettirah… Degil?”. Gardiyan önüne bakar, düşünür gibi ve sonra; “Doğru söylersin, doğru söylersin be Nuri başgardiyanım ama ne yapalım emir büyük yerden…”. Palaska Nuri, başını çaresizce iki yana salladı, ama gülmeden de yapamadı. Öyle bir güldü ki, orada bulunan ve bu konuşmayı dinleyen diğer mahkûmlarda güldüler…

Nihayet biraz daha sohbet edilip, voltalar atıldıktan ve gülücükler paylaşıldıktan sonra, mahkûmların avluya çıkartılmaları ve havalandır-maları bitmiş oldu… 

          Ve tüm mahkûmlar, gardiyanların gözeti-minde koğuşlarına doğru gitmeye, koğuşlarına girmeye başladılar. Elbette sırayla… Ve elbette gardiyanların gözetiminde… Ama itilmeden, kakılmadan… Yani insani duygularla…

Daha sonra ise cezaevinin günlük yaşam gereği olan, ayrıca tüm insanlık için ve en önemlisi de yaşamak için… Akşam yemeği hazırlıkları başladı. Sanki salaş bir lokantanın, önemli müşterilerini ağırlaması gibi, cezaevinin kadrolu aşçıları seferber... Ve Mardin cezaevinin restorandın da bir akşam yemeği… Cezaevi aşçılarının hazırlamış oldukları, birbirinden enfes yemekler! Yine gardiyanların gözetiminde yenildi. 

Düzen ve sıra içerisinde yemeklerin yenilmesinden sonra, yine gardiyanların gözetiminde koğuşlarına dönen mahkûmlar, ranzalarına uzanıp, biraz dinlenmeye çalıştılar. Dinlenebildiklerince ve günün yorgunluğunu, stresini vücutlarından atmak istercesine…

***


Cezaevinde günler, acısıyla ve tatlısıyla da olsa geçiyordu. Ve beklenen mahkûm nihayet geliyordu. Tutuklu arabası, büyükçe bir askeri cemse idi.  Büyük bir gürültüyle gelerek, avluda durdu. Cemsenin ön kapısı açıldı. Eli silahlı iki jandarma eri aşağıya inerek, arka kapıya doğru geçtiler. Jandarmalar, gelen birkaç gardiyanla beraber, aracın arka kapısını açtılar. Daha sonra ise, aracın içinde bulunan tutuklular jandarma-ların ve gardiyanların gözetiminde araçtan aşağıya indiler. Gelen mahkûmlar, iki kişiydiler. Ancak bunlardan biri diğer tutukludan daha gençti. Olsa olsa 19–20 yaşlarındaydı. Belki de diğer mahkûm sürgündü… Ve bu mahkûmlar, oranın, yani Mardin cezaevinin kıdemlisi olan başgardiyan palaska Nuri’ye jandarmalar tarafından bir kâğıt imzalattırılarak, teslim edildi. Palaska Nuri’de, Onları önüne katarak, doğruca cezaevi müdürünün önüne çıkardı. Müdür, gönderilen mahkûmları bir müddet inceledikten sonra, Nuri gardiyandan, bu cezaevine nakillerini belgeleyen kâğıdı sordu. Kâğıdı veren Nuri gardiyan, müdürün bir müddette kâğıdı incelemesinden sonra palaska Nuri’ye emir verdi. Müdür; “Nuri, benim biraz işim olması nedeniyle yanınıza gelemedim. Ama görüyorum ki, işi layıkıyla yapmışsın, aferin sana… O zaman yine bunları yanına al ve üst-baş giyinildikten sonra, A–2 numaralı koğuşta sanırım yer var…”. Palaska, başını salt sallamakla yetindi. Müdür devamla; “iyi o zaman, bunları, giyinmeleri tamamlandıktan sonra o koğuşa koyarsın…”
A–2 numaralı koğuş… Bu koğuş İsmail’lerin kaldığı koğuşun hemen yanıydı. Palaska Nuri, müdürün talimatlarını yerine getirmek üzere, müdürün odasından, yeni gelen mahkûmlarla ayrıldı. Cezaevinin uzun koridorunda uzun uzun iki mahkûmla birlikte yürüdü. Bu arada karşısına çıkan diğer gardiyanlarla da, yeni gelen bu iki mahkûma tanıştırıyordu. Palaska Nuri, bu iki mahkûmu cezaevinin berberine götürüp, Onları bir güzel tıraş ettirdikten sonra, cezaevinin alt katına, mahkûm elbiseleri giymeleri için aşağıya indirdi. Burada, ölçülerine göre giyindikten sonra, cezaevi mahkûmlarının statüsüne uydu-rulmuş, artık oranın kurallarına göre yaşamları-nın bir bölümünü, burada tamamlamaları için hazır durumdaydılar… Ve palaska Nuri, cezaevi müdürünün de daha önce demiş olduğu gibi, mahkûmlar Nuri gardiyan nezaretinde, müdüri-yetçe de kalmaları uygun görülen A–2 koğuşun önüne getirildiler… Palaska Nuri, koğuşlara giden koridorda bulunan demir parmaklıklı kapı-ları açıp, mahkûmların barındırıldığı koğuşun yine demir kapıyı da açtıktan sonra, bu mahkûmların içeri girmelerini sağladı. İçeride bulunan tüm mahkûmlar, şaşkınlık içinde kapıya, palaska Nuri’nin yanında bulunan iki yeni mahkûma bakıyorlardı. Palaska Nuri sessizliği bozdu. Ve yeni gelen bu mahkûmları, koğuşta bulunan diğer mahkûmlarla tanıştırdı. Tabii orada bulunan mahkûmlarda, koğuşun emektar-ları olduğu kadar da, sanki demirbaşlarıydı! Ve elbette bu yeni gelen mahkûmların yanında da kıdemlilerdi… Koğuşlarına misafir gelen bu iki yeni mahkûmla tanıştılar…

 Yeni gelen bu mahkûmlar, bir müddet sonra alıştıkları bu ortama bir tür yakınlık, sıcaklık duymaya başladılar. Bu mahkûmlar, bu koğuşa sanki bir neşe, sanki bir mutluluk getirmişlerdi. Zira dışarıdan yeni gelmişliğin enerjisini taşıyor-lardı. Bu mahkûmların neşeli bir potansiyel oluşturmaları, bir anda bulundukları koğuşun ortamını değiştirdi. Daha gelmeleri yeni olmasına rağmen, çevrelerinde sempati, bir sevimlilik yaratmışlardı… 

***

Cezaevinde yine sıkıntılı bir akşam vakti… Yeni gelen mahkûmların, A–2 koğuşunda ki parıltıları, onları gün içerisindeki yorgunluktan alıkoyama-mıştı. Zaten tüm cezaevinde ışıkların belli yerlerde söndürülmesi, dolayısıyla mahkûmların da yatma zamanlarının da gelmiş olmasıydı. Yorgun olan yeni mahkûmlar, ilk gecelerini, benliklerinde yadırgamalarına rağmen, yine de yorgun olan bedenleri daha fazla dayanamadı. Ve onlara, koğuş arkadaşlarınca verilen ranzalarına istirahata çekilip, zorla da olsa uyumaya çalıştılar… 

Cezaevi bu, elbette gürültü-patırtı olur. Bu nedenle, diğer mahkûmlarda da bazı tıkırtılar oldu ama daha sonra ise A–2 koğuşu olduğu gibi uykuya daldı… Ve Mardin cezaevi, bu gece yeni gelen, dışarıdaki baharı içeriye taşımaya çalışan iki misafirini ağırlıyordu…

Ve sessizlik, A–2 koğuşunda hâkim olmuştu. Fakat İsmail’in bulunduğu koğuşta gardiyanlar biraz daha müsamahalı davranıyorlardı. Çünkü A–1 koğuşunda idamlık mahkûmlar vardı. Bu nedenle, cezaevinin tüm ışıkları aynı saatte kimi yerlerinde kapanmasına karşın, A–1 koğuşunda ışıklar, sabaha kadar yanıyor, ancak belirli bir saatten sonra söndürülüyordu… Müdüriyetin verdiği emir gereğince… Ve imtiyazlı A–1 koğuşu hariç, cezaevi sessizliğe bürünmüştü…


BÖLÜM 41 


Evet, dokuzuncu koğuşta bulunan mahkûmlar ayaktaydı. Çünkü orada, kendilerince düzenle-dikleri bir eğlence, fazla bir gürültü çıkarmadan yaşadıkları şamata vardı… Çünkü her ne kadar şamatasız olsa da, yılbaşı eğlencesi, kim bilir bir şeyleri unutma düşüncesini de getiriyor gibiydi sanki… A–1 koğuşunda bulunan mahkûmlar, Hösmen ağa ile rakibi Selo dayının çevresini sarmışlar, bu tatlı, pinpon, yaşlı ve sevecen insanların tavla oyununu seyrediyorlardı… Tavla oyunu, Hösmen ağanın şamatası ile sürüyordu. Ve oradakiler bu karşılaşmayı, salt orada bulunan mahkûmlar değil, masanın çevresinde toplanan bazı mahkûmların yanı sıra, Orhan, Celil, Rıza, Salim, İsmail ile Mustafa Kemal’de bir köşeden izliyorlardı pek masaya yaklaşmadan… “Cevurun zari gelemedın ba, gelemedın bı türlen… Madâm gelamıysan bencazi nıdan yorarsın ba…”. Selo dayı ise, hem yaşının verdiği acelelik, hem de şamata olsun diye ve biraz da rakibi Hösmen ağayı kızdırırım düşüncesiyle Selo dayı, Hösmen ağaya söylenip, duruyordu. “Hadi Hösmen ağa be hadi, o…takıldın kaldın ha…”. “Ula deyyus o… eşşe denır ba…”. Gülüşmeler sonucunda, işler tatlıya bağlanır, oyuna kalındığı yerden devam edilirdi. Ve bu türden konuşma-lar, A–1 koğuşunda oyun bitene! İdarece verilen zaman müddetince, bu şekilde devam edilirdi.

Zaman böylece ilerlemiş, yatma borusu için gardiyanların gelmesi de yakınlaşmıştı… Ve başgardiyan palaska Nuri, koğuşun eğlencesini bildiğinden, ışığı kapatmanın da zamanı gelmiş olduğundan koğuş kapısında bulunan gözetle-meyi açıp, içeriye bağırdı. “Hayda beglar, hayda artıh, yatma zemanı gelmiştir. Hayda lo, ışıgı söndüreyam ha…”. Başgardiyan palaska Nuri’nin konuşmasına karşın içerden bağıran Hösmen ağa, yenilen pehlivan güreşe doymaz düşüncesiyle, rakibine her defasında, oysa hep yenmek için defalarca oynamak istiyordu. Ama yeniliyordu… Kızgınlığını da palaskaya sitemkâr konuşarak çıkardı. “Dur ba, az kaldı. Bitircem şu hinoğlunun işini…” . Palaskada onun konuşmalarını severdi. Bu nedenle, “ de hada ula Hösmen ağa, sen, beni bitircan ha…”  Tabi bunu duyan rakibi Selo dayı önde olmasına rağmen, zaman zaman Hösmen ağanın coşması için, bilhassa yanlış zarlar atıp, pozisyonunu dağıtıyordu. Fakat palaska Nuri ısrarcıydı. Ve yine ısrar ederek, sözlerini yineliyordu. Nihayet, tavlada yenilen, ama yenilmeyi kabullenmeyen pehlivan usulü Hösmen ağa, kızgınlığını! Palaska Nuri’den çıkarmak istedi. Ancak bunu hisseden koğuşun kıdemli diğer mahkûmları, birbirlerine göz kırparak, Hösmen ağanın oyunu kazandığını hissetmesini sağladılar. Tabii bunu hisseden Hösmen ağa, bunu büyük bir zafere dönüştürdü. Kızgınlığını adeta unutup, kendince zafer narası attı. Hatta koğuş kapısına kadar gidip, orada bekleyen Nuri gardiyanı bile, sürgülü pencereye yaklaşarak, zorlukla da olsa öptü. Palaska yüzünü buruşturdu. “lo gurban ne yapıysan. Yapma lo ögle, ula bi gören neyim ola…”. Ve tekrar arkadaşlarına dönen Hösmen ağa, zaferinin sarhoşluğuyla, rakibinin karşısına geçip, “nasıl ba… eyi çalişcen, eyi çalişcen ve eyi öğrencen. Yoksa bu tavlayı öğrenemen ba, eşti böle yenilen ba, Emme, yenilen pelivan o şeye pek domazmış Selo ba…

İşte böyle, Hösmen ağa kazanmanın verdiği! Ki bu kazanmaya arkadaşlarının desteğini de katabiliriz… Ve zafer kazanabilmenin yarattığı sarhoşlukla rakibine karşı böyle, kısaca bu tür konuşmalarla, kendince ona saldırıyordu. 

Fakat zaman epeyce ilerlediğinden, vakit de bir hayli geç olmuştu. Hele palaska Nuri’nin ısrarlı konuşmalarından da etkilenen mahkûmlar, ranzalarına çekilip, günün yorgunluğunu! Atma-ya çalıştılar. 

***

Sabahın ışıltıları, mevsimin bahar olması, koğuşa süzen ilk ışıkları ve bu ışıkları yüzünde… Yüzünde adeta bir tokat gibi hisseden bazı mahkûmların uyanması… Sanki hepsi de sistemli ve dengeli bir şekilde oluyordu… Ve uyanan tüm mahkûmlar saatin ilerlemesiyle, gardiyanların koğuş demirlerine vurarak gürültü çıkarmaları ile tüm cezaevi mahkûmları sabaha, yeni bir güne göz açmışlardı. Gardiyanların “haydi artık… Kalkma saati… Uyanın artık…” diye söylenmeleri sonucu, cezaevinin tüm koğuşlarında kıpırdanmalar, gü-rültüler ve hareketlenmeler başladı.

A–1 Koğuşunda bulunan mahkûmlar, Salim’in hazırlamış olduğu kahvaltı masasına,  ihtiyaçları-nı gören mahkûmlar birer, ikişer oturuyorlardı. 

Kahvaltı esnasında Selo dayı Hösmen ağaya takılmadan edemedi. “Ula Hösmen, akşam beni nasıl yendiydin deel mi?”. “Helbet yenirem ya… Sen giminlen oynaysın?”. Masada bulunan mah-kûmlar için sabah neşesi başlamıştı. Bu güzel insanların, güzel diyaloglarını sabır ve sükûnetle dinliyorlardı. Arada bir Salim, demli çaylarını dolduruyordu. Gülerek ve neşeyle yapılan kah-valtıdan sonra Salim, mahkûm arkadaşlarına birer bardak daha demli çaylarını veriyordu… Koğuş kapısının üzerinde bulunan pencere açıldı. Pencereden bakan gardiyan Canip’ti. Belli ki bir şey söyleyecekti koğuş mahkûmlarından birisine. Kahvaltı masasında hâlâ oturmakta olan, çayla-rını yudumlamakta olan mahkûmların yanı sıra, İsmail ve tüm arkadaşları da oradaydı. Masada bulunanlar ve İsmail, kapıdan yana baktılar. Canip’in bir şeyler söyleyeceğini düşünen mah-kûmlar yanılmışlardı. Çünkü Canip, salt İsmail’in yüzüne bakıyor, ona bir şeyler anlatıyor gibiydi. İsmail kalktı ve kapının yanına gitti. İçinden, bahçe saatinin geldiğini bildireceğini düşündü. Oysa Canip, sert tavırlarıyla İsmail ve ekibine, bir daha bahçeye çıkma işinin olmayacağını bildiri-yordu. Soğuk bir duş almış gibi oldu İsmail, bu söz üzerine… Bir ara sendeledi de. Kapıda olan-ları gören Mustafa Kemal ve Orhan, hızla yerle-rinden kalkarak, kapıya geldiler. Oysa Canip, onların bir şeyler söylemesine bile fırsat verme-den, kapının üzerinde bulunan sürgüyü aniden çekti. Ve ayak seslerinden de oradan uzaklaştı-ğını hissetmişlerdi iki arkadaş… 

İsmail kendinde pek değil gibiydi. Orhan ve Mustafa Kemal, hemen masaya oturttular. Sa-lim, raftan bir bardak alarak hemen su doldurup, İsmail’in içmesi için oraya, masaya koydu. İsmail, Salim’e biraz tebessüm ederek verilen suyu içtik-ten sonra masada onu izleyen, Mustafa Kemal, Orhan ve diğer arkadaşlarına; “arkadaşlar, artık bahçe işimiz olmayacakmış…”. Orhan ve Musta-fe Kemal ile Celil birbirlerinin yüzlerine baktılar. Adeta şok olmuşlardı. Bir anda vücutlarında his-settikleri soğuk bir rüzgârın esimiyle titreyen vü-cutları, İsmail’e bunun ne demek olduğunu sor-durdu… İsmail ise, Salim’in su vermesiyle biraz olsun kendine gelmişti. Açıklama bekleyen arka-daşlarını daha fazla bekletmeden, “biliyorum arkadaşlar, hepinizde bu gardiyana çok sinirlen-diniz. Ama nedenini bile soramadan, gördüğü-nüz gibi hemen pencereyi kapattı.”. Orhan bir an için ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bu ne-denle İsmail’e sürekli bir şeyler soruyor, Canip’i sanki bir kaşık suda boğacak gibi kızgınlığını de-falarca dile getiriyordu. Selo dayı da masadaydı. Bu konuşmalara o da şahit olmuştu. “Gençler, biliyorum, kızgınsınız… Ama acele etmen. Ben yaşlıyım. Bir yolunu bulur, Canip deel emme, bir başka gardiyana sorarım bunu.”. “Yerinden kalk-tı ve kapıya doğru yöneldi. Birkaç kez demir ka-pıyı yumrukladı. Orada bulunmakta olan bir gar-diyan tarafından, kapı açılmadı ama kapının üze-rinde ki pencere açıldı. Bir başka gardiyan, Selo dayının yaşlı yüzüyle karşılaştı. Yaşından dolayı hürmet görüyordu Selo dayı. Bu nedenle, açık pencerenin önünde öylece bakan gardiyana, “Yav oğlum ne bakıyon öyle, midem ağrıyo… Hemin ilaçlarım da bitmiş, onları alıp, gelmem için Önder Bey’in yanına çıkmam gerekiyo…”. Gardiyan, bu yaşlı adama hürmette saygısızlık etmemek adına, “tamam amca kapıyı açıyo-rum.”. Selo dayı, açılan kapıdan dışarı çıkınca yanında ona refakat eden gardiyanla beraber revire doğru gitti. İlaçlarının isimlerini söyleye-rek, Önder Bey’den kendisine yardımcı olmasını istedi. Ayrıca, dışarıda bekleyen gardiyanın yan-larında olmamasını fırsat bilen Selo dayı, dokto-ra başgardiyanı sordu. Çünkü İsmail’lerin işini tek halledecek olan oydu… Bu nedenle doktora onu sordu. Doktor, durumun dolaylı olarak ken-disi ile de ilgili olduğunu söyleyince, “nasıl yani, doktor bey?”. “Selo dayı, başgardiyan Nuri Bey, evinde aniden düşmüş ve ayağında bulunan bazı ve önemli kasları zedelemiş. Bu nedenle iki ay hava değişimi için kendisine rapor verildi. İstira-hatı şart…”. “Ha… Anladım doktor bey. Tamam, o zaman, ama onu görebilirseniz selam söyleyin tüm A–1 Koğuşu mahkûmlarından…”

Koğuşa geri dönen Selo dayı, İsmail ve masada bulunan diğer gençlere pek iç açıcı bir şey söyle-yemedi. Ama durumun inceliğini tüm ayrıntıları ile anlattığında, meydanın Canip ve sapık müdü-re kaldığını anlamışlardı. Mustafa Kemal ve Or-han, bunu duyunca çok sinirlendiler. Oysa yapa-cak hiçbir şey yoktu. Çünkü onlar her zaman haklı, çaresiz mahkûmlar her zaman haksızdı… Üstelik her şey yine eskisi gibi olacak ve başkal-dırana tecrit… İsmail’in üzüntüsü ise, bakımı geciken ve zaman zaman sulanması gereken çi-çeklerinin, bilhassa da Sümbüllerinin solmaması gerekiyordu. Onca uğraştan sonra, her şeyden önce bir gün çekip, gideceği bu dünyadan…

Akşam yemekleri için mahkûmlar, yemekhaneye gideceklerini düşlerken Canip, adeta hırslanmış-çasına, palaskanın yapmış olduğu tüm güzellikle-ri kaldırmıştı. Canip, bu tür davranışlarıyla birkaç gün içerisinde tüm mahkûmların, özellikle de İs-mail’in bulunduğu A–1 Koğuşunun tepkisini al-mıştı…

YORUM EKLE
banner441

banner566

banner554

banner558

banner141

banner557

banner568