Büyük Hüzün 56.Bölüm


Mustafa Gökçek

Mustafa Gökçek

Okunma 13 Kasım 2017, 07:34


Sizler mahkûmların arasına girip, copla-rınızla bunların neresine denk getirebilirseniz, getirin. Haydi, aslanlarım!”. Polisler amirlerinin emrini yerine getirmek için dışarıya çıktılar. Elle-rinde bulunan coplarını, karşılarında dövülmeye ihtiyacı olan birileri varmışçasına ve bir tür sava-şa gidercesine, mahkûmların aralarına girip, a-mirlerinin dediği gibi fütursuzca, ellerindeki coplarını bir o yana, bir bu yana savuruyorlardı…

***

Soğuk hava, ıslanan vücut ve sonrasında birbiri arkasına inen coplar… Beş dakika kadar geçti. Mahkûmların içlerinde bu kadar işkenceye dayanamayan bazı mahkûmlar, yavaş yavaş diz-lerinin üzerine çökmeye başladılar. Copların vücutlara indiği yerlerde müthiş bir kızarıklık oluşuyordu. Havanın soğukluğu, bir anlamda acı-yı fazlaca hissettirmiyordu. Ancak, bu tür işken-celerin faturası daha sonraları ödenirdi. Hem de misliyle… Çünkü zamanla vücutta, tarifi imkânsız bir tür ağrı oluştururdu. Hele baş kısmına vuru-lursa… Oysa komiser bu tür işkenceleri çok iyi bildiğinden, polislerine baş kısımlarına sakın vurmayın diye tembihlemişti. Ne büyük bir dü-şünce!

Bu arada polisin biri, sırtına doğru sertçe vurdu-ğu Selo dayıyı yere düşürdü. Dizlerinin üzerine düşen Selo dayıya ikinci cop, yine bu polis tara-fından inecekken, Selo dayının yanında bulunan Mustafa Kemal, ona doğru eğilerek, adeta kal-kan gibi olduğu selo dayıyı bu coptan korudu. Oysa buna sinirlenen polis, copunu bu kez Mus-tafa Kemal’e yöneltip sertçe dizlerine savurdu. Mustafa Kemal dizlerinin üzerine çöktü. Bunu fırsat bilen polis memuru elindeki copu havaya kaldırıp, ikinci kez Mustafa Kemal’in sırtına vur-du. Bu kez hafif bir inilti çıkaran Mustafa Kemal’ in sırtında, birkaç kez aynı yere vurulmanın etki-siyle yara oluşmuş ve bu yara patlayarak kan çık-masına neden olmuştu. Bunu gören polis, dura-cağı yerde daha da coştu. Bu kez daha sert bir şekilde, ensesine doğru yönelttiği copu, son an-da yakalayan Mustafa Kemal, çok sert ve ağzın-dan dökülen bir dolu küfürle, öyle okkalı bir tokat attı ki… Bunu gören komiser ve jandarma komutanı adeta sinir krizi geçirircesine, bulun-dukları yerden dışarıya, avluya inen tümsek gibi bir yere çıktılar. “Ne oluyor orada?”. Komiserin sert ve kızgın bir ifadeyle söylediği bu soruyu pa-laska, komiserin yanına giderek cevapladı. “Etmen gurban gomserim, o daha gencecih. Üs-telih de idam hökmünde…”. Jandarma komutanı ve komiser bu söz üzerine birbirlerinin yüzüne baktılar. Konuyu uzatamayacaklarını, üstelik ce-zaevine Refik Bey’in yokluğunda geldiklerini ve böyle bir emri vermelerinin sakıncalarını da çok iyi biliyorlardı. Bu nedenle komiser, “demek bu çocuk idamlık ha…”. Bu sözün üzerinden kahka-haya benzeyen ama sanki kabız olduğunu hatır-latan sıkıntılı bir gülüş attı. Jandarma komutanı, komiserin yanına yaklaşıp kulağına doğru “komi-serim, olayı burada keselim isterseniz. Hem vakit bir hayli ilerledi. Şu saatte nöbetimin bitmesine az bir zaman kaldı. Dolayısıyla kışlaya gidip, nö-beti devretmem gerekir. Daha sonra da eve git-mem gerekiyor.”. Komiser komutanın yüzüne baktı, “evet benim de gitmem gerek komutan, daha kızın doğum günü için pasta, kurabiye gibi şeyler almam lazım...”. “E, hadi o zaman komiser, polislere geri çekildiklerini bildirin!”. Emri vermek için iki kolluk kuvvetlerinin komutanları da bulundukları tümsekten aşağıya, avluya indiler. Ama bir basamak kala durdular. Daha fazla gidemiyorlardı. Çünkü yerler, henüz kurumakta olan toprakta balçık etkisi yapıyor-du…  Ve gidecekleri partiye, çamurlu ayakkabılarıyla katılmaları pek uygun düşmezdi!

***

Bu arada polisler tarafından coplanma devam ediyordu. Komiser, “çocuklar, bırakın artık şunları coplamayı, ellerine yazık! Haydi, bakalım çekiliyoruz…”. Bunları söyledikten sonra, durdu ve “şu… Az önce kahramanlık yapıp, o çok sevdiği mahkûmu koruyan şu… Kendini bilmez adamı hele getirin bakalım…”. Komiserin çok garip bir şekilde ve sanki boğazında birikmiş tükürüğünü yere atarcasına söylediği, Mustafa Kemal’e yardımcı olan başgardiyan palaska Nuri’ydi. Polislerden biri, amirinden almış olduğu emri yerine getirmek üzere palaskanın yanına gidip, kolundan sıkıca kavradı. Oysa tam o anda da Mustafa Kemal bu polisin koluna yapıştı. Bu sefer ikisi arasında çekişme başladı. Hatta polisin biri, Mustafa Kemal ve palaskanın sert davranışlarına fazla dayanamayıp, yere düştü. Orada bulunan başka bir polis, elinde sıkıca tuttuğu copunu Mustafa Kemal’in sırtına, bir önceki vuruşlardan daha sert ve daha acımasız vurdu. Mustafa Kemal daha fazla dayanamayıp, yere düştü. Palaska Nuri, adeta öfkeden çılgına dönmüş gibiydi. “Ula oglim ne yapasan?”. Bunu söylerken palaska Nuri, sanki burnundan soluyordu. Mahkûmu yerden kaldır-dı. Ancak iki, üç polisin bir araya gelerek palas-kayı iki kollarından da, müdafaasız bir şekilde tuttular ve amirlerinin yanına götürmek istedi-ler. Palaska gitmemek için direniyordu. Amiri de-ğildi, herhangi bir şey yapamayacağını bildiği halde gitmek istemiyordu. Çünkü böyle mert ve yürekli bir insanın, bu kadar şerefsiz birinin aya-ğına gitmek onurunu zedeleyecekti… Bu nedenle de direniyordu. Fakat yanında bulunan polisler kapıya, amirlerine götürmek için adeta yemin etmişler gibiydi. Israrcı polislere bu kez İsmail karşı çıktı. Ama polislerin copundan nasibini aldı. “Oglim helbet hepcagınız emir gulusunuz, emma bu çocuhta idam hökmündedir lo…”. Palaska bu-nu bağırarak söylemiş, polislerin amiri ve jandar-ma komutanı bu söyleneni duymuştu. Jandarma komutanında endişe iyice arttı. Bunun üzerine, “komiserim artık lütfen gidelim, bırakalım şun-larla uğraşmayı. Daha öbür koğuşlara geçip, on-lara da gözdağı vereceğiz…”. “Yok…  Komutan, onlar bizim işimiz değil… Artık, bundan sonrası size ait. Bu adamlar sayesinde, koğuşlarında olan ötekiler yeterince ders almışlardır. Bak… Sesleri artık yükselmiyor…”. “Tamam o halde komiser, bu adamla ne uğraşıyorsunuz? Bırakın gelmesin!”. Komiser, jandarma komutanının bu sözlerinden biraz ikna olmuş gibiydi. “Komutan, dua etsinler size, bir de şu bizim kızın doğum gününe! Yoksam ben onlara bilirdim yapacağı-mı?

***

Coplanarak dayak yiyen mahkûmlar artık dayanma güçlerini yitirmişlerdi. Ancak, birbiri ardına gelen dayanışma içinde yer alan mah-kûmlardan Orhan’ın yanı sıra, hemen tüm mah-kûmlar da aynı özveriyi ve cesareti gösterdiler. Bunların içinde de öne çıkan isim, yine çoğunluk-la coplanan Orhan’dı… Jandarma komutanı ve polislerin amiri, hangi mahkûma ceza vereceğini ve bu isyanı kime yükleyeceğini bir anda şaşır-mışlardı… Oysa yine de ve her zaman bu gibi olaylarda bir günah keçisi, bir suçlu, bir tür elebaşı bulunurdu!  

Onlar böyle bağırırken, dışarıda ki görevi biten cezaevi müdürü geldi. Aslında ertesi gün gele-cekti. Oysa bu durum olağan değildi. Bunun için bizzat gelmesi uygun olacaktı. Onu gören mahkûmlar bir an sustular, polisler ise şaşkınlık içerisindeydiler. Çünkü hem mahkûmlar, hem de kolluk kuvvetleri müdüre ait bir mahalli durum olduğundan, bu duruma daha fazla müdahale etmeleri olanaksızdı. Oysa gardiyanlar nedense müdürün gelmesini pek istememişlerdi. Çünkü bir anlamda polisler ve jandarmalar, onların lehine bu isyanı sindirmişlerdi. Şimdi ise müdü-rün gelmesi ile rahatları bir anda bozulmuştu! Mahkûmlar, en azından daha fazla işkence görmeyecekleri için, Müdürün gelmesi ile sanki kendilerinden yana iyi şeylerin olacağı inancıyla biraz rahat ve memnundular… Müdür, orada, yanında bulunan gardiyanlardan birine neler olduğunu sordu. Gardiyanda, hastalanan bir mahkûma, cezaevi doktorunun yanlış teşhisi nedeniyle onu ölüme sebebiyet verdiğini ve bu mahkûm arkadaşlarının da galeyana gelip, isyankâr davranışlara girdiklerini anlattı. Cezaevi müdürü gardiyanları dinledikten sonra, birde polisleri dinlemek istedi. Polislerin ekip başını karşısına alıp, “isyanı kim, hangi mahkûm çıkartmış, bu olayın elebaşlılığını yapan mahkûm kim?” gibi sorular yöneltti polis şefine… Polis şefi de, isyanın elebaşlılığını yapan mahkûmu ortaya çıkartıp, bir güzel dövdüklerini böbürlenerek anlattı. “Peki… Hangi mahkûmmuş bu?” diye soran müdüre, arkadaşlarını korumaya çalışan Orhan’ı gösterdi. Sinirlenmeye başlayan müdür, alaylı bir biçimde salt, “iyi yapmışsınız…” dedi ve ardından da kulağına eğilerek, “iyi yapmışsınız da komiserim böyle soyarak yapmasaydınız keşke… Bu adamlar hem siyasi, çoğunlukta idam mahkûmları… Dolayısıyla hastalanırlar ya da… Ne bileyim, başka bir hastalık kaparlarsa… Sonuçta ben de hesap vermek zorunda kalırım!”    Polis şefi gayet sakin, “boş ver… Müdür, bunlar, merak etme kimsenin umurunda bile olmaz!”. Polis şefi bir anlamda müdürden yana destek bulmuş gibiydi…  Müdür, mahkûma doğru yak-laşmak için, avluya kapısında bulunan tümsek-ten aşağıya inmeden, bu mahkûmun yüzüne baktı… Aşağıya inemedi. Çünkü çamurdu. Henüz boyatmıştı ayakkabılarını! Bu nedenle, yanında bulunan gardiyan Canip’ten, Orhan’ı yanına getirmesini istedi. Palaska durumu seyrediyor-du. Canip’in müdürün olmadığı bir zamanda ortadan kaybolmasına pek şaşırmamıştı. Müdü-rün yanına getirilen Orhan, müdüre adeta tükürür gibi bakıyordu. Fakat beklenenin aksine müdürün yüzünde hafif bir tebessüm oluştu. Orada bulunan diğer mahkûmlarda, müdürün bu içten ve samimi davranışından aldıkları cesaret-le, bir rahatlık, bir iç huzur hissettiler…  Ve bu nedenle, az önce yaşadıkları olumsuz durumdan bir anda uzaklaşıvermişlerdi… 

Fakat müdürün yüz ifadesi, Orhan’ın yanına doğru iyice yaklaşmasıyla, sanki değişiyordu. Ve Orhan iyice yanına yaklaştıktan sonra, gülerek, kulağına doğru elinin içiyle ve hızlı bir şekilde, aniden bir tokat patlattı. Sonra birdenbire ciddi-leşti. Tüm mahkûmlar şaşırmış, bu durumu hayret ve esefle izliyorlardı. Ve müdür, attığı tokadın yanı sıra, başladı bu mahkûmu pata küte dövmeye… Polislerin attığı dayak yetmiyormuş gibi bir de müdür, acımasızca dövüyordu. Hem de öyle vuruyor ki Orhan’a, durmaksızın… 

Elbette bu dövmelere, zavallı mahkûm artık dayanamadı ve olduğu yere yığılır gibi çöktü. Hatta o denli olmuştu ki, birkaç mahkûm arkada-şı, bu mahkûmun yanına gelip, kollarından tuta-rak ayağa kaldırdılar. Daha sonra ise mahkûm arkadaşları, kötü bir halde dayak yiyen Orhan’ı cezaevinin revirine götürmek istediler. Ancak müdür onların bu isteğini geri çevirdiği gibi faşist duygularının hâkimiyetiyle, sadistçe birkaç kelime sarf etti. Müdür, orada bulunan mahkûmlara sinirli bir biçimde parmağını uzatarak; “sakın ha… Sakın revire götüreyim filan demeyin. İsyancı pezevenk, o…çocuğu… Nasıl dikleşmeyi öğrenmişse herhalde iyileşmesini de bilir. Götürün hıyarı koğuşunuza da yatırın yatağına… Zıbarsın orda kalsın pezevenk… Sonra da siz kendiniz bakarsınız artık bu ite…” dedikten sonra, “sizlerde koğuşunuza dönün ve bir daha da böyle şeylere girişmeyin. Akıllı olun… Haydi, şimdi gidin koğuşunuza. Gözüm görmesin it herifler…” diyerek, böylece bu mahkûmu bu şekilde silkelemiş, üstünden bu yükü atmış oluyordu. Ki bu mahkûm ölse bile, umurunda mı olurdu… Ve mahkûm yediği dayakla kalmış oldu… Hatta tüm A–1 Koğuşu…


BÖLÜM 47


Aslında komiser, mahkûmlardan Rıza’yı çıkarta-caktı müdürün karşısına, isyanın elebaşı diye. Oysa Orhan, nasıl olsa komiser tanımıyor diye kendini müdürün önüne atmıştı. Çünkü Rıza tüm arkadaşlarının korumasına ihtiyacı olan gence-cik, naif, mahzun ve mahcup, henüz daha ana kuzusu tabirinde biriydi… Bu nedenle Orhan, komiserin gözüne kestirdiği ve aradığı günah keçisi olarak seçtiği mahkûm Rıza’ydı.

Alelacele koğuşuna kaldırılan Orhan, arkadaşları, bilhassa da ağlayarak ona yardımcı olan Rıza ta-rafından, içeriye taşınıyordu. Bu arada da, savaştan çıkmış birer gazi gibi tüm mahkûmlar, birbirlerine yardım ederek, içeriye, koğuşlarına dönüyorlardı. Gözlerinden yaş gelerek, acı çekerek ve her şeyden önemlisi de onurları kırıl-mış olarak… 

Koğuşa dönen mahkûmlar, hemen üstlerine elbiselerini giydiler. Üstlerini temizlemeden ve çamurlarını yıkama olanağı bulamadan… Orhan’ ı, kendisi gibi aynı kaderleri paylaştığı diğer mahkûm arkadaşları kolları arasında ve onların desteğiyle, orada bulunan bir ranzaya yatırdılar. Yanında ve ranzasının başında bulunan, elbette Rıza’ydı. Çünkü o da biliyordu Orhan’ın yaptığı fedakârlığı…  Müdür her ne kadar revire götürmeyin dese de, ortalığın sakinleşmesinden sonra palaska Nuri, hemen revire koşturdu. Revir doktoru masasına oturmuş, önünde bulunan kadehten birkaç yudum almaktaydı. Fakat gelen gideni iyi seçebildiği anlaşılan doktorun, alkole henüz başladığı hissi uyanıyordu. Bu nedenle palaskayı seçti. Ne istediğini palaskaya sorarken, palaska, doktor Önder Bey’e, A–1 koğuşunda bulunan bir mahkûmun, durumunun çok ciddi olduğunu be-lirtip hemen koğuşa dönmelerinin gerekliliğin-den söz etti. Oysa doktor hâlâ bir yudum daha içmekten söz ediyordu.  Başgardiyan ise işin aci-liyetini bir kez daha, hiddetle doktora anlattı. Durumdan biraz da korkan doktor, malzemelerini koyduğu çantasını alarak, hemen başgardiyanla beraber odadan dışarı çıktılar… Uzun koridordan geçerek, aşağıda bulunan koğuşa ki kapıda bulunan gardiyana başka bir yalan söyleyerek, içeriye girdiler…

Doktor, mahkûmu o halde ve yatarken görünce birden içi burkuldu. Çünkü palaskadan, az önce yaşanılanları dinlemişti… 

Evet, doktor her ne kadar alkolik biri bile olsa nihayetinde bir insandı… Ve ağzı içinde dönen diliyle, bunu ona kimin yaptığını sordu. Ama aldığı yanıt karşısında, şu sözleri de söylemeden edemedi. Ve o kelimeler sanki bir anda ağzından dökülüverdi,“elleri kırılsın…”.  Daha sonra tüm mahkûmları, bilhassa da Selo dayı ve Mustafa Kemal’i… Çünkü her ikisinin de sırtlarına aldıkları darbeler sonucunda derin yaralar oluşmuştu. Doktor, az içtiği zamanlarda harikalar yaratıyor-du. Daha önce yaşanılan olay için de tüm mahkûmlardan özür diliyor, uzun süredir takip ettiği kendisinin nakil durumunun pek değişme-yeceğini, başka bir cezaevine gönderileceğini söyledi. Doktor özünde iyi olan bir insandı ve mahkûmları, palaska Nuri gibi çok seviyordu. 

Mahkûmlara sırasıyla bakıyordu. Ancak Selo dayı, baş ve beyin üzerine ve başının belirli bölgesine almış olduğu şiddetli darbeler sonucunda, sarsıntı geçirebileceğinin endişesi içerisindeydi. Bu sözler üzerine telaşlanan palas-ka ve onu çok seven Mustafa Kemal, birden telaşa kapıldılar. Hatta doktor, “başgardiyanım ne yürekli bir adamsın… İyi ki müdürü dinleme-yip bana haber verdiniz…”. Tüm mahkûmlara dönerek, “arkadaşınızı ben revire götüreceğim, yani sorumluluk bana ait.”. Ama bu söz ve doktorun sarf ettiği diğer sözler, mahkûmları daha çok galeyana getirmiş oldu… Mahkûmlar arasında bağırtılar ve olur olmaz konuşmalar, hele mahkûmların birbirlerinin tansiyonunu yükseltici konuşmaları sonucunda, gürültüler duyan cezaevi müdürünün oraya, bulundukları koğuşa inmesi… Ve orada olan olayları kendi gözleriyle görmesi…

***

Olayın büyüdüğünü ve işin çığırından çıktığını gören cezaevi müdürü ve o an, henüz daha oradan uzaklaşmamış olan jandarma komutanı, bir an ne yapacaklarını bilemez bir halde dururlar. Daha sonra ise hemen, ikisi de birlikte, cezaevi müdürünün odasına çıkarlar. Derhal odada bulunan telsizle jandarma karakolunda bulunan ve cezaevindeki komutanının yerine bakan jandarma çavuşuyla irtibata geçtiler. Durumu algılayan jandarma çavuşu, telsizin diğer ucundan emirler veren komutanına “derhal” diyerek, hemen harekete geçer ve tam teçhizatlı olarak bir grup jandarma erini buraya gönderir. 

Bir müddet sonra cezaevinin kapısında görünen ve Jandarmaları taşıyan araç, büyük bir hızlılıkla, cezaevi avlusundan içeri girdi. Hemen aracın kapıları açılıp, içinden silahları ellerinde bir grup jandarma eri ivedilikle aşağıya indi. Askerlerin geldiğini, bulunduğu yerin penceresinden izle-yen Jandarma komutanı askerlerinin yanına giderek, onlara bir takım emirler yağdırmaya başladı. Birkaç jandarma aracın yanında, cezaevinin bahçesinde beklerken, diğer jandarmalar ve komutan, cezaevi müdürünün anlattığı gibi hemen olayların yoğunlaştığı koğuşa doğru yöneldiler…

Cezaevi müdürünü, jandarma komutanını ve bir grup jandarmayı karşılarında gören ve yaralı mahkûm arkadaşlarını tedavi eden doktorla birlikte, burada bulunan mahkûmlar, bir anda karşılarında bu kadar insanı ve tam teçhizatlı olarak jandarmaları görünce, biraz olsun, doktorun vermiş olduğu merhem sayesinde hafifleyen acıları, ağrıları ve gerilen sinirleri yumuşamaya başlayan mahkûmlar, kelimenin tam anlamıyla adeta zıvanadan çıkmışlardı… 

banner363
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.