Büyük Hüzün: Bölüm 20


Mustafa Gökçek

Mustafa Gökçek

Okunma 14 Temmuz 2017, 17:53

Koğuş kapısına geldiler. Koridor nöbetinde olan bir başka gardiyan, onları görünce İsmail’in kal-dığı koğuşun kapısını açtı. İçeriye giren İsmail’in arkasından kapanan demir kapı, ranzalarında yatan ve kendi hallerinde olan gardiyanları biraz olsun irkiltmişti. Hepsinin başı, koğuşa giren İsmail’e döndü. İsmail’in çevresini saran birkaç mahkûm, müdürün neden çağırttığını ve neler olduğunu sorsa da pek yanıt alamadı. Ranzasına dönen İsmail’in yanına bu kez Ahmet ile Ali gel-di. Onlarında neler soracağını tahmin ettiğinden, henüz onlar sormadan kendisi söyledi. Müdürün ilk karşılaşmalarında adeta melek gibi bir adam olduğunu gördüğünü, oysa daha sonraları yanın-da bulunan yabancı gazetecilerin yüzü suyu hürmetine, kendisine iyi davrandığını, onlara yaranmak için iyi davranmak zorunda olduğunu ve bütün bunları da daha sonraları anladığını, arkadaşlarına birer birer anlattı… . Ali, her ne ka-dar iyi yaptığını söylese de, Ahmet daha temkin-liydi. Çünkü müdürün zayıf olan karakterini çok iyi biliyordu. Ayrıca İsmail’in anlattığı gibi, gardi-yanın dışarıda da dediğini Ahmet, şimdi de söy-lüyordu. Biliyorlardı ki müdür, bunun acısını muhakkak çıkarırdı. Ama İsmail, en çok geride kalan arkadaşlarını düşünüyordu. Bu aksi huylu adam, kim bilir sonraları daha neler yapardı. İşte İsmail, daha neler neler söyleyebileceğini, ama geride kalacak olan arkadaşlarını da düşündüğü-nü ve daha fazla müdürü, kızdırmamaya özen göstermişti. Tüm bunları da açıkça arkadaşları-na, içtenliğiyle anlattı. Arkadaşları elbette onu kutladılar, onu çok özleyeceklerini bir kez daha ifade ettiler. Sarıldılar ve bir müddet öylece kaldılar…

BÖLÜM 8

Müdürün İsmail’i çağırmasının, tekrar koğuşa göndermesinin üzerinden tam beş saat geçmişti. Hatta iki saat sonra da akşam yemeği yenilecek-ti. Koğuş kapısının olduğu tarafta sert ve acıma-sızca soğuk olan bir ses duydular. Tüm mahkûm-ların dikkati o yöne kaydı. Koğuş kapısının pen-ceresi açılmış, kara gözlü, sert bakışlı bir gardi-yan içeriye doğru baktı. Daha sonra ise aynı sert-likle demir kapı gürültülerle açıldı. İçeriye giren gardiyanın acımasız ve soğuk bakışları, tüm mahkûmları süzdü bir müddet. Ahmet ve Ali, İsmail’in ranzasında oturup, konuşuyorlardı. Ama en çok, bu gardiyanın koğuşa girmesinden onlar etkilenmişlerdi. Çünkü müdür ile İsmail’in az önce yaşadıkları gerginlikten, İsmail’in anla-tımlarıyla haberleri olmuştu. Bu nedenle, içeriye giren bu gardiyanın bakışından etkilenmiş ve biraz da ister istemez çekinmişlerdi. Gardiyan bir müddet kapıda, aynı sert ve soğuk ifadeyle durdu. Bu gardiyan, günün nöbetçi gardiyanıydı. Üstelik az önce de müdürün odasından İsmail’i, koğuşuna getirmişti. Başını İsmail’in ranzasına doğru çevirdi. Bu arada Ahmet ağzının kenarıyla, “eyvah İsmail, boku yedik…” diye söylendi. Oysa yanılmışlardı. Çünkü kapıda öylece duran gardi-yan avluya çıkma saatinin geldiğini ve koğuşta bulunan bütün mahkûmların avluya çıkmasını, ayrıca da müdürün gelip, orada bir konuşma yapacağından söz etti. Bunun üzerine de koğuş-ta bulunan tüm mahkûmlar teker teker, koğuşu boşalttılar. 

***

İsmail, avluda bulunan bir bankın üzerine çıkıp, oturmak istedi. Fakat Ahmet oturmaktan yana değildi. Çünkü koğuşta devamlı hareketsiz kalan vücutlarının da biraz olsun harekete ihtiyacı vardı. O nedenle, çok uzun bir yürüyüş alanı olmasa bile! Kendilerince bir aşağı, bir yukarı gidip gelmeleri bile, kim bilir yine de nimetti…

İsmail, yanında olan Ahmet ve Ali ile cezaevinin avlusunu arşınlıyordu. Bir müddet öylece gidip, geldiler. Ama bu sessizlik pek uzun sürmedi. Ahmet, sessizliği ilk bozan oldu. “İsmail kardeş, müdürün gelip, konuşmasına pek şaşırmadım dersem yalan olur. Hele senin sert tavrına pek bir şey dememesini ele alırsak…”. İsmail ise bu sözlere alaylı bir şekilde güldü. “Ah be Ahmet’im ne diyecekti ya… Yanında iki tane aslan gibi ga-zeteci vardı. Hem yabancı gazeteciler… Benim başım değil, kendi başı da yanacak… Elbette bunu biliyor.”. Ahmet, sen yine de dikkat et der gibi bir şeyler söyledi. Ve tam bu arada da cezaevi müdürü oraya geldi. Yanında bulunan gardiyanlardan biri, avludaki gardiyanları, müdü-rün yapacağı konuşmaların daha iyi duyulması için, küme halinde hepsini bir yere topladı. 

Müdür konuşmasını yapmak için sanki bir şey ya da birilerini bekliyor gibiydi. Arada bir arkasına dönerek baktığından, bunu mahkûmların tümü de anlamıştı.  Bir müddet sonra ise, müdürün neyi, ya da kimleri beklediği ortaya çıktı. Çünkü kapıya, İsmail’in az önce müdürün odasında kar-şılaştığı gazeteci iki bayan, cezaevinin karanlık koridorundan yanlarında bir gardiyanla kapıda göründüler… Müdür, onları görünce sevinip kenara çekildi. Bayan gazetecilerden yaşça büyük olanı mahkûmlara hitaben, Fransızca birkaç şey söyledi. Gazeteci bayan konuşurken, mahkûmların, aralarında bu dili bilen ve fakülte mezunu veya terk siyasi mahkûmların yanı sıra, hemen tüm mahkûmlar bu tür konuşmalardan bir şey anlamıyorlardı. Oysa siyasi bir nedenle mahkûmiyeti kesinleşmiş olan Ahmet, fakülte mezunu olduğu gibi, Fransızcası da çok iyiydi. Bu nedenle konuşan gazeteci bayanın ne dediğini anlıyor ve olduğu gibi İsmail’e tercüme ederek aktarıyordu. Bu tercümelerin sonucunda da, konuşan gazeteci bayanın cezaevinde hemen hiçbir sorunun yaşanmadığını, ortamın adeta güllük, gülistanlık olduğunu vurgulayan terimle-ri, yüzünün gülmesi sonucunda ancak mahkûmlarca da anlaşılabiliyordu. Ahmet, İsmail’in yüzüne doğru bakarak, “İsmail, sana bir şey soracağım. Bu hanım, müdürün odasında sen konuşurken ne yaptı?”. İsmail bunun üzerine bir müddet düşündü. Çünkü orada oturup, çay içmelerinden başka hiçbir şeyin olmadığını, kendisinin ise çay bile içmeden oradan, söyleye-ceklerini bitirdikten sonra ayrıldığını, Ahmet’e anlattı. Ahmet ise bıyıkaltı gülüşüyle, “İsmail, yanınızda tercüman var mıydı?”. “Nasıl yani, konuşmalarımı kendi dillerinde aktarmaları mı?”. “Evet İsmail, böyle biri var mıydı?”. İsmail önüne baktı. Düşünme pozisyonunda bir müd-det öyle kaldıktan sonra, “yok be İsmail, öyle biri yoktu.”. Ahmet’in yüzü birden bir şey bulmuşça-sına ışıldadı. “Ahmet, kardeşim ne oldu?”. “Evet İsmail, işi çözdüm. Senin, müdürün odasında yaptığın konuşmaların hepsi boşa gitti.” “Nasıl yani?”. “Ah… Bu liboş müdür çok kurnaz İsmail. Şu… Fransız gazeteciler var ya, senin Konuşmala-rına karşı neden Fransız kaldıkları az çok belli oldu…”. “Belli olan ne İsmail.” “Kardeşim, kadın senin anlattıklarını anlamadı. Ancak hareketle-rinden bir şey çıkarabilirdi. Ama müdür efendi bu hareketleri de başka türlü, kendisine doğru olumlu bir şekilde yorumladı. Çünkü bir ara yani yıllar önce müdürün odasında, kendisiyle konuşmamız esnasında, kendisinin de aynı fakül-teden mezun olduğunu ve Fransızca bildiğini söylemiş, üstelik güzel ifadeleriyle, beni de, ken-dince imtihan etmişti. Yani Fransızcayı çok iyi bi-liyor İsmail. Bu nedenle sen ne anlatırsan anlat, anlatımlarıyla, bu kadınları kendi lehine çevirebi-lir… Hem zaten çevirmişte…”. “Yani Ahmet, ben daha önce, bu adamın odasında boşuna mı konuştum…”. “Eh, biraz öyle oldu be İsmail…”. İsmail, konuştuklarının sadece müdür tarafından anlaşıldığını, şayet cezaevinden nakli olmasa, müdürün, kendisine daha neler yapabileceğini, üstelik ne denli umarsız olduğunu da anlamıştı. Neyse ki bu cezaevinden gidecekti. Şayet, öyle olmadığında demek ki başına daha neler neler gelirdi. Demek, yabancı gazeteciler olmasa, kim bilir daha ne sertliklerle karşılaşacaktı… “İsmail, kardeşim neler düşünüyorsun?”. “Ne düşünece-ğim be Ahmet, elbette az önce müdür tarafın-dan düşürüldüğüm çaresiz durumu… Ne kadar üçkâğıtçı bir adammış…”. “Ya… İsmail, neyse ki buradan, bu pislikten ayrılıyorsun. Bizlerle artık uğraşacak…”. “Evet Ahmet, ama inan aklım, dü-şüncem hep sizlerle birlikte olacak…

***

Müdür, avluyu ve avluda bulunan mahkûmları tüm şirinliğiyle anlatıyordu. Yabancı gazeteci bayanlarda ellerinde bulunan bir deftere not alıyorlardı. Kim bilir onlara, ne yalanlar uyduru-yordu. Çünkü bayan gazeteciler adeta gıdıklan-mışçasına hep kıkırdayıp duruyorlardı. 

Müdür anlatımlarını bitirdi. Daha sonra onlar müdüre bir şeyler sordular. Elbette hep olumlu cevaplarla geçiştirildi. Bu kez gazeteci bayanlar, mahkûmlara bir şeyler sormak istediler. Bu soru, cevap kısmında ise müdür tercümandı. Bu du-rumda da, elbette soruların olmasa bile, yanıtları az çok belliydi. Çünkü müdür tercümandı. İstedi-ği gibi de yanıtlıyordu yabancı gazetecilerin sorularını… 

Konuşmalar bittikten sonra ise cezaevinin müdü-rü, yanında bulunan gazetecileri, yine kendi dil-lerinde odasına davet etti. Oradan ayrılacaklardı, bu arada müdür döndü ve orada bulunan başgardiyanlardan birine bir şeyler söyledi. Gardiyan avluya doğru, mahkûmlara dönerek onbeş dakika daha avluda kalabileceklerini, mü-dürün kendilerine tanıdığı bu inisiyatifin kıyme-tini bilmelerinin gerekliliğinden söz etti. Kimi mahkûm, müdürün bir anlamda sözcülüğünü yapan, üstelik hemen her şeyi jurnalleyen bu gardiyana alaycı bir bakışla bakıp, salt başlarını salladılar… 

İsmail, cezaevinde geçireceği bu son voltasının kıymetini! Değerlendirmek istiyordu. Çünkü bu durum, az bir tür özgürlük bile olsa yine de ka-bulüydü…

İsmail, Ali ve Ahmet avluda kendilerine ayrılan 60 metrekarelik bir yerde gidip, geliyorlardı. Hem kendilerine bir de lütuf yapılmıştı, cezae-vinin anlı, şanlı müdürü tarafından… Yapılan bu lütuf karşısında, yine de zamanı iyi değerlendir-meleri gerekiyordu. Bu nedenle sık ve çabuk adımlarla avlunun bir ucundan diğerine gidip, geliyorlardı… Ama bu gidip, gelmelerinin ve av-lunun başına dönmeleri esnasında yanlarına bir mahkûm yaklaştı. Bu mahkûmu İsmail ve diğer arkadaşları tanıyor ve yaşadığı kadersizlik nede-niyle onu seviyor ve kolluyorlardı. Çünkü bu genç mahkûmun saf ve temiz olduğuna hepside inanıyorlardı. Üstelik bu mahkûm İsmail gibi idamla yargılanmış ve hâkim ona da kalem kırmıştı. Yani bu zavallı genç, sadece kader mahkûmu değil, acımasız kaderin elinde kalmış, adeta gariban biriydi. Ve o da İsmail gibi idamlık-tı… Bu mahkûmun ismi İbrahim’di. Koğuşta hemen herkes İbo diye çağırıyordu. İsmail ve arkadaşları da öyle seslenip, neredeyse adını öyle biliyorlardı. İbrahim, nam-ı diğer İbo Konya’nın, Karaman ilçesi, Kırıkhan nahiyesin-dendi.  

İbo, avluda volta atan bu arkadaşların yanına geldi. “Merhabayın gardaşlar hele bende size gatılabilebilem mi?”. Hepsi de İbrahim’i sever-lerdi. Bu nedenle, yadsımayıp, kendilerine katıl-masını uygun gördüler. “Gel bakalım benim kader arkadaşım İbo…”. “Sagol İsmail ağbey, buradan gayri gedayon emme, inan olsun seni özleycem.”. “Eyvallah İbo, ama bende seni özleyeceğim. Her an aklımdasın. Sende beni unutma…”. “Hiç unuturmuyam İsmail ağbey…”. Ahmet ise, İsmail’in bu sözüne biraz alınmıştı. “Yapma be İsmail, hem biz ne güne duruyoruz burada. Hiç merak etme, o liboş müdüre bu delikanlıyı yedirir miyiz…”. İsmail, Ahmet’in bu sözlerine gülerek karşılık verdi. Üstelik çok da hoşuna gitmişti. Ahmet, bunları söyledikten sonra, adeta onay alırcasına Ali’ye döndü. “Öyle değil mi Ali?”. “Elbette İsmail, sakın aklın burada kalmasın. Merak etme sen…”. İsmail, her ikisi-nin de omuzlarına, okşar gibi vurdu. Sonra da hep birlikte gülüştüler. Bu gülüşmeye, konuşu-lanları ne denli anladı bilinmez ama İbo da güldü… Sonra İbo, sanki dertleşecek birini arayıp, onları da bulmuşçasına bir şeyler anlattı arkadaşlarına…

devam edecektir...

" BÜYÜK HÜZÜN " adlı kitabımdan

banner441
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.