Büyük Hüzün: Bölüm 25


Mustafa Gökçek

Mustafa Gökçek

Okunma 28 Temmuz 2017, 13:54

Ve gardiyanlar, müdürün haşin, sadistçe hareketleri nezaretinde, cezaevine yeni gelen bu mahkûmları, ertesi gün gelecek olan Rüstem’in dışında, yani yirmi küsur saat eksikli olarak, sa-dece İsmail’i, kalacakları koğuşa getirip, bıraktı-lar… Böylece, bu cezaevinde yeni bir yaşama doğru adım atmış oldu. Fakat burada gördüğü manzara pek değişmiş olmuyordu. Çünkü cezaevi koşulları aynı ama almış olduğu cezanın koşulu değişikti. Artık o bir idamlıktı…

Evet, İsmail’in almış olduğu ceza, Adalet Bakanlığınca da onaylanmış ve idam cezası olarak verilen hüküm, artık beyaz kâğıtlara da geçmişti. Ve İsmail, yeni getirildiği bu cezaevinde idamlık olarak geçireceği günlerini, bu günlerin sonunda da infazın gerçekleştirileceği o kötü anı bekleyecekti… Belki de o acı bir an değil, mutlu bir an olacaktı onun için. O, ölümün sıcaklığını düşünerek geçireceği zamanlarında, hep omu-zunun bir köşesinde, o sıcaklığı hissedecekti…

Koğuş arkadaşlarına baktı durdu bir ara İsmail. Baktı, getirildiği ve ölünceye kadar da kalacağı koğuşuna ve koğuş arkadaşlarına… İleride, köşede bulunan bir ranzada oturan mahkûmlardan biri yanına geldi. Henüz yatacağı yeri belli olmayan İsmail’i, yanına gelen bu mahkûm, kendi ranzasına doğru götürdü. Ve ona doğru duygulu bir şekilde öylece baktı kaldı bir ara… Baktı öyle inceden, daha sonra hüzünlenip, yanında bulunan ve kendisine her daim yoldaşlık eden sazını, çantasından çıkardı. “Dışarıda Mevsim Baharmış” adlı türküyü nağmeli, iç yakan, yanık sesiyle söyleyiverdi orada, kendisine ait olmayan ranzanın üstünde… Bu yanık türküyü, yanık birinden duyan bağrı yanık mahkûmlar, galeyana gelip, coşku içinde dinlediler. Bunların arasında bir başka bağrı yanık daha vardı. Bu da mahkûmların en dayanıklısı (aldığı ceza yüzünden) Galip’ti… Bu mahkûm çok güzel saz çalar ve ayrıca yanık sesiyle, bilhassa yöresinin güzel ve sözleri anlamlı türkülerini söylerdi. Adı, tüm mahkûmlar arasında “Âşık Galip”e çıkmıştı… Bu, mahkûmların ona taktıkları bir lakaptı. Galip, aldığı mahkûmiyetinin yanı sıra, mahkûmlarında hasıydı… Bu yüzden de tüm mahkûmlar tarafından çok seviliyordu.  İsmail’i kendi ranzasına oturtan Galip, duvarda asılı bulunan kendi sazını da aldı. Her ikisi de aynı türküyü hem çalıyor, hem de söylüyorlardı. Böylece, Galip çaldı, İsmail söyledi. İsmail söyledi, Galip çaldı…

Koğuşta bulunan bir diğer mahkûmda, “aldırma-yın arkadaşlar, sakın aldırmayın” diyordu onlara doğru bakarken… Ve koğuşta bulunan tüm mahkûmlar, dışarıda nöbet tutan gardiyanlar, hepside peşi sıra söylenen türküleri, güzel bulup, candan ve içten bir halde dinlediler… Türkü bitince, hepside coşku içinde İsmail’i ve ona sazıyla eşlik eden Galip’i, çılgınca ve doyasıya alkışlıyorlardı. Bu sesleri duyan müdür koşar adımlarla, neler oluyor diye, heyecanla merdi-venlerden, yaşından beklenilmeyen hızlılık ve çabuklukla aşağıya indi. Koğuşun kapısına kadar geldi. Telaşlı bir halde, kapıda duran gardiyan-lara heyecanlı ve sert bir şekilde “ hayrola, bu koğuşta neler oluyor?” Diye sordu. Müdürün, sert bir şekilde “neler oluyor…” demesi üzerine, tüm gardiyanlar ve elbette, henüz görevine başlamış olan başgardiyan palaska Nuri’de oradaydı. Nuri, herhangi olumsuz bir şeyin olmadığı bilinciyle, rahat ve umursamazdı. Fakat orada bulunan diğer gardiyanlar müdürün huyunu bildiklerinden ve göstereceği tepkiden çekindiklerinden, bir an için öylece kaldılar. Müdür ise, nöbetçi gardiyanlardan birine hemen, koğuş kapısının açılmasını emretti. Müdür koğuştan içeriye sinirli bir şekilde girince mahkûmlar, bir an ne diyeceklerini şaşırdılar. Ancak, jurnalciliği ile tanınmış ve adeta mahkûmlar tarafından dışlanmış, içlerinden müdüre yakın olan bir gardiyan ki, bu gardiyan Canip’ti… Canip, tüm açıklığıyla olanları, müdüre şikâyet gibi, müdürden ters bir tepki beklercesi-ne anlattı. Oysa müdür beklenen, malum kızgınlığının, öfkesinin, sinirleneceğinin aksine, yüzü güldü ve çok mutlu oldu. Sanki az önce ki sert yüz ifadesiyle oraya gelen o değildi. Elbette otoritesini yitirmeden… O sert yapısından pek ödün vermeyen müdür, yüzünden yumuşak gülüşünü eksiltmeden, İsmail’e hemen oracık da bir teklifte bulundu. Bu teklifiyle müdür, İsmail’in cezaevinde kendisinin kurulmasına izin verdiği koroda görev almasını istiyordu. Hatta isterse, Galip’i de yanına alıp, bu işle ilgili olan mahkûmlardan bazılarını da, bu koronun kurulması için seçmelerini istedi. İsmail düşündü bir ara, ancak bu düşüncesinde pek olumlu değildi. Üstelik bu düşünceye olumlu bakmadığını açıkça belli etti. Bu düşüncesini müdüre sesli olarak izah ettiğinde, müdür gardiyanların, mahkûmların yanında alışık olmadığı terslenmesinden pek hoşnut kalmadı, fakat düşüncesinde ve teklifinde yine de ısrar etti. Ve kendisi çok sinirlenmişti. Sinirine hâkim olarak, acele karar vermemesini, bir kez daha düşünmesini istedi. İsmail, müdürün teklifine olumsuz bir yanıt vereceğinden bunu düşünmek bile istemedi. Ancak oyalanırım diye de, usuyla paylaşmadan da edemedi. Fakat cezasının müebbet hapis veya kısa bir ceza olmadığını biliyordu. Cezasının idamlık ceza olduğunun bilinciyle, korkusuzca yaşamını, eceliyle son bulundurulmadan yaşayacağının bilincindeydi… Bunun içinde, müdürün yaptığı teklife “değmez, boş ver…” diyordu… Üstelik Galip’in gözüne, gözü değdiği anda ve masumca kendisine bakarken…

Galip’in, kabul et diye bakan gözleri karşısında, onun kulağına eğilerek ve sessizce, “merak etme Galip, ortalık sakinleşince seninle konuşur, kara-ra varırız. İsmail’in, bu teklifi kestirip atmayışı karşısında Galip, bir hayli sevindi. Çünkü sevdiği bir işi yapmanın yanı sıra, birbirine uladığı ömrünün günlerine sanki bir tür renk ve hareket gelecekti.

Bu düşüncelerinin yoğunlaştığı bir anda İsmail, müdüre, bu konu hakkında düşünüp, en kısa zamanda bilgi vereceğini belirtti. Bunun üzerine Refik Bey, oradan ayrıldı.

***

İsmail’in cezasının idam olmasından mıdır nedir, müdür ona karşı pek samimi davranıyordu. Ki, gelmiş olduğu Uşak Cezaevi müdürünün, İsmail hakkında ayrıntılı bir şekilde jurnale varırcasına, aleyhinde konuşmasına rağmen… Ve İsmail, ranzasında uzanırken bu olguları, daha önceki cezaevi müdürünün kaba davranışlarını, terbiye-sizliğini bir an düşündü. Tüm bunları, olumlu ya da olumsuzlukları usuna getirdiğinde, “yok…  Olmaz, bu adam, o müdürden farklı diyordu… Ayrıca da, geldiği cezaevinin, kaldığı koğuşunda bulunan arkadaşları Ahmet, Ali ve hatırından u-zaklaştıramadığı İbrahim, çoban İbo… Orada bıraktığı tüm arkadaşları da birbirinden güzel ve iyi yüreklilerdi. Hem zaten ne demişler, mahpus arkadaşlığı farklı olurmuş… Ayrıca, İbo’nun şive-sine adeta bayılıyordu. Bunun yanında da siyasi suçlu olan Ahmet ve Ali, hem kültürleri ve hem de ideolojileri bakımından, hem İsmail’e ve hem de çoban İbo’ya, yaşamının şimdiye kadar olan kısmında, ne denli boş bir şekilde yaşadıklarını defalarca kendilerine, tüm içtenlikleriyle hatır-latmışlardı…

Evet, İsmail idam edilecekti. Oysa yirmi dört senelik ömründe, babası ve hatta çevresinde kimse, ama kimse İsmail’e kapitalizm nedir, bu nasıl bir şeydir ki, onun uşaklığını yapıyorsun dememişti… Ve bu olumsuz, adeta ot gibi olan yaşamını bir şekilde geçirmişti. Evet, bu dünya-dan, kendi isteğinin dışında gidecekti, gidecekti ama ölümden, ölmekten yana üzülmüyordu. Şimdiye kadar öğrenemediği kapitalizm ve bil-hassa emperyalist güçlerin sayesinde ölecekti. Ve bir gün inanıyordu ki, bir gün geldiğinde o güçler, o güzel, o masum çocuklara hesap vere-cek ve o çocuklar büyüyecek, ondan acımasızca aldıkları canın bedelini, çok fena olarak o çocuklara, o gençlere ödeyeceklerdi…  

BÖLÜM 12

devam edecektir...

BÜYÜK HÜZÜN adlı kitabımdan.

bu bölümde sitemizde yine ana manşetteyim...

banner363
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.