Büyük Hüzün: Bölüm 30


Mustafa Gökçek

Mustafa Gökçek

Okunma 12 Ağustos 2017, 08:32

Cezaevi yönetimi de tecride koymuş. Kapıda bulunan nö-betçi gardiyandan, demir kapının penceresinden aldığı açıklama bu kadardı İsmail’in. Bunu, ceza-evi yönetimi, mahkûmun davranışı nedeniyle böyle uygun görmüştü. Kapıdan ayrılıp, yönünü koğuşa doğru çevirdiğinde ise, tüm arkadaşları-nın, merakla dolu olan gözlerinin kendisine yönelik olduğunu gördü. Koğuş arkadaşlarına, gardiyanların en azından şimdilik buna izin vermeyeceklerini belirttikleri bir cevap aldığını ve mahkûmunda tecride gönderildiğini söyledi. Bunun üzerine, cezaevine gönderilen yeni bir mahkûmun, adeta yeni bir nefes gibi olduğu için tüm mahkûmlarda, gelen arkadaşları ile bir an önce tanışabilme merakı vardı. Oysa İsmail bu düşünceye uzak ve biraz olsun bu konuda rahattı. Ayrıca bu konuda arkadaşlarına telkinde veriyordu. Onlara yönelik, arkadaşlarının, acele etmemesini, nasıl olsa bir ara havalandırmaya çıkartılacaklarını ve bu esnada tanışmalarının, daha sağlıklı olabileceği kanısında bulunduklarını anlattı. Arkadaşları da, bu durumu makul görüp, sakince ranzalarına çıkarak, biraz uzanıp, hava-landırma vaktini beklediler. 

İsmail, uzandığı ranzasında bir an gözünün önünde geçmişi canlandı. Cezaevi şartları, insanı, başkaca düşüncelerden yoksun bıraktırıyordu. Belki, bu yaşına değin dışarıda olabilseydi… Kim bilir daha değişik bir anısı bile olabilirdi. Ama 18 yaşında bile tam olmayan bir ömürden sonra, bir daha da ayrılamayacağı bir cezaevi yaşantısı tatmıştı… Ve şimdi de, yine genç sayılacak bir yaşta ölümün acısını tadacak-tı. Hatta aniden gelen bir ölüm acısı değil… An be an yaklaştığı, adım adım tattığı bu acı, yaşadığı stres, onu birkaç kez ölümün soğukluğuna itiyordu. Eceliyle ölmek değil, yağlı bir ipin, bir Çingene tarafından boynuna geçirilişi ve birileri tarafından yaşamınıza son noktayı koymaları… Timsah gözyaşlarıyla da olsa… 

Oysa İsmail’in gözlerinden dökülen birkaç damla yaş, her ne kadar gerçek olsa da…

Gözünde biriken birkaç damla gözyaşını elinin tersiyle silen İsmail, aklı yeni gelen mahkûmda olduğundan ranzasında doğrulup aşağıya indi. Kapıya yöneldi. Arkadaşlarının şaşkınlık dolu bakışları arasında demir kapıya birkaç kez vurdu. Kapıya yaklaşan gardiyana tuvaletinin geldiğini, çıkmak istediğini söyledi.  Gardiyan, pek bu kadar iyi niyetli olmazken, idamlık bir mahkûma tüm cezaevi çalışanları sıcak davranıyorlardı. Bu nedenle gardiyan, İsmail’in bu ricasını kırmadı ve hemen kapıyı açtı. Gardiyanla birlikte, koğuşun neredeyse öbür ucunda olan tuvalete gitti. Gardiyan kapıda bekledi. Bir müddet sonra dışarı çıkan İsmail, gardiyana yeni gelen mahkûmu görmek, onunla tanışmak istediğini söyledi. Gardiyan, bir an duraksadı. Belli ki tereddüt etmişti. Fakat idam cezalı İsmail, hemen herkesin sempatisini kazandığı için, yasaklara karşı bu sempatisi, bu sevgisi daha ağır basıyordu sanki tüm cezaevi görevlilerince… İster istemez bazı kurallar söz konusu olamıyordu. 

Gardiyan, İsmail’in bu ricasını kırmadı. Yeni gelen mahkûmun koğuşuna doğru yaklaştılar. Kapıya yaklaştıklarında, nöbetçi olan gardiyan İsmail’in yüzüne doğru baktı. Bu öyle bir bakış değildi. Üstelik bu gardiyan Canip’ti… Ve Canip hakkında Orhan’ın neler anlattığını usuna geti-rip, bir müddet düşündü. Çünkü biliyordu ki bu gardiyan, müdür Refik’in yalakasıydı. Bu duru-mu da ona söylemeyeceği ne belliydi! Ama yine de şansını deneyecek olan İsmail, kararlıydı. Hem ölümden gayri korkacağı ne olabilirdi ki… 

İsmail’in daha önce bulunduğu cezaevinde, yapmış olduğu marangozluk işi nedeniyle biraz birikimleri vardı. Artık, dışarıya çıkıp da baharı göremeyeceğine göre, parayı umursamıyordu. Bu sebeple cebinden biraz para çıkardı. Çünkü Orhan’ın söylediğine göre bu gardiyan rüşveti almayı hep kabul etmiş, ama salt Refik Bey’den rüşvet alamazdı. Hem zaten ona karşı mecburdu jurnalcilik yapmaya… İsmail, gardiyan Canip’in parayı cebine sokarken ki halini görünce bir an için iğrendi ondan… Çünkü yüzü bile kızarmamış, ama eli titremişti… Ve İsmail, onun duyamaya-cağı bir ses tonuyla, “seni adi herif… Pis, şeref-siz…” demekle yetindi. Parayı cebine koyduktan sonra, elini beline attı. Ceketinin altında ve pantolonunu tutan kemerine takılı birçok anahtar çıkardı. Tecrit kapısını açacak anahtarı buldu ve kilidi çevirmeden önce, kapının üzerin-de bulunan sürgüyü açtı. İçerden mahkûmun acı ve ağlayan sesi duyuldu. İsmail, mahkûmun ce-zasının ne olduğunu sordu. Canip, “İsmail, annesini maalesef boğarak öldürmüş ve bu iti-rafı da soğukkanlılıkla mahkemede itiraf etmiş.”. Bir an için, adeta birinden sert bir yumruk yemiş gibi oldu. Bunun üzerine de oradan ayrılmak istedi. Arkasını döndü ve salt tecrit hücrelerinin olduğu bölmeden uzaklaşmaya çalıştı. Fakat Canip, arkasından bağırdı. “Ama İsmail, çok üzül-müş ve çok pişman olmuş…”. İsmail’i bu söz bile ikna edemedi. Oradan ayrılmak istedi. Hemen arkasından Canip seslendi. “Dur İsmail, beni bekle.”. Kapının demir sürgüsünü kapattıktan sonra, İsmail’in arkasından koştu ve ona yetişti. “Yahu İsmail ne yapıyorsun, beni yakmaya mı niyet ettin.”. İsmail, gardiyanı dinlemiyordu bile. Neden sonra, “ne oldu Canip, ne diyorsun sen. Görmüyor musun adam annesini boğarak öldür-müş…”. “İyi ama İsmail, hatasını anlayıp, defalarca pişmanlığını dile getirmiş. Üstelik şimdi de müebbet.”. “İyi olmuş…”. “Yapma be İsma-il!”. İsmail, bu katı halini hiç değiştirmiyordu. Onun için anne çok kutsaldı. Ve annesine karşı evlatlığını tam olarak yerine getirememenin vicdan azabını yaşıyordu. Bu nedenle hem kendi annesini, hem de tüm anneleri kutsal sayıyor-du… 

İsmail’i koğuşu yerine tuvalete yönelten Canip, bu davranışıyla koridorda bulunan diğer gardi-yanların dikkatini çekmemeye çalıştı. Daha önce-den durumu İsmail’e, kuralların böyle olması ge-rektiğini anlatan Canip, bir müddet tuvaletin ka-pısında bekledi. Daha sonra tuvaletten çıkan İsmail’i, tekrar koğuşuna götürdü. 

İsmail koğuştan içeri girince, mahkûm arkadaşla-rının telaşlı ve heyecanlı sorularına muhatap ol-du. Gitti, koğuşa ait masanın bir sandalyesini çekti ve oturdu. Yanına hemen Celil ve Orhan geldi. Daha sonra ise tüm koğuş arkadaşları yanı-na geldi. Masanın etrafını sardılar. Meydancı bir mahkûm arkadaşları da elinde bir tepsiyle masa-ya yaklaştı. “Evet, arkadaşlar, tavşankanı, yeni demledim…”. Herkes dolu çay bardaklarını aldı. Tepsi bir anda boşaldı. Ellerinde bulunan çayları, mahkûmlar masaya bırakıp, hepsi de İsmail’in yapacağı açıklamayı bekliyor, gözlerinin içine ba-kıyorlardı. Orhan heyecanla “İsmail, ne oldu kardeşim, bir şeyler öğrenebildin mi, neden mahkûm olmuş…” gibi arka arkaya sorularla, İsmail’i konuşturmak istiyordu. İsmail, hâlâ kız-gındı. Ama bu tür mistik halinden sıyrılıp, arka-daşlarına, “ne diyeyim arkadaşlar… Adam anne-sini boğarak öldürmüş bir cani…”. Sonra da arka-sından kendi kendine söylenir gibi bir şeyler mırıldanır. “Ulan biz annemiz için hâlâ bir şey yapamadık diyoruz… Herifçioğlu anasını öldürmüş be…”. Orhan ve Celil’de kızmışlardı. Bu yüzden herhangi bir şey demeden salt, önlerine bakmakla yetindiler. Ama orada bulunan bir başka mahkûm merakını giderecek bir soru yöneltti İsmail’e… “İsmail’im ne ceza almış, biliyor musun?”. “Ne ceza almış… Ne cezası alacak, müebbet…”. Bu arada bir başka mah-kûm, “kafasını kopartsalardı itin…”. Bu söz üzeri-ne hem Celil, hem Orhan, hem diğer mahkûmlar bu mahkûmun yüzüne baktılar. Bu arada İsmail, oturduğu yerden kalktı ve ranzasına doğru yö-neldi. Arkasından da Celil ve Orhan, yanına git-tiler. Çünkü İsmail bu konuda bir hayli hassastı. İdam edilecekti. Gününü bekliyordu. Cezası bir gün infaz edilecekti. Bu acıyı bir gün tadacaktı elbette. Ama böylesine yüzüne doğru ilk defa söylenmişti kafa koparma işlemi… 

Tüm mahkûm arkadaşları tarafından kınanan bu mahkûm, koğuş içinde bir anda buz gibi, soğuk bir hava esmesine neden oldu. Uzun süren bu sessizliği ilk bozan, yine İsmail’di. Uzandığı ran-zasında doğrularak, “tamam arkadaşlar, o an için heyecanlandı arkadaşımız. Üstelik sadece be-nim değil, tüm koğuş arkadaşlarımın anneleri kutsaldır. O arkadaş da doğal olarak bu tepkiyi verdi. Ona daha fazla sitem etmenize gerek yok.”. Bunu söyledikten sonra yanında bulunan Celil ve Orhan, adeta onaylayıcı ve destekleyici bir şekilde omzuna hafifçe dokundular. Onlara salt, gülerek baktı İsmail… Sonra da yanına, bu-lunduğu ranzaya doğru gelen, az önceki sözü söyleyen mahkûm da İsmail’in omzuna ve eline sarıldı. “Arkadaş sen ne cesur, ne delikanlı a-damsın.”. Bu iltifatların karşısında İsmail, müte-vaziliğini bırakmadan, o da koğuşta bulunan tüm mahkûm arkadaşlarına karşı gülerek ve teşekkür ederek karşılık verdi. Bu arada koğuş meydancısı bağırdı. “Arkadaşlar, bunun şerefine sizlere çay ikram edeceğim. İçeriz değil mi?”. Bunun üzerine mahkûmların hepside gülerek, meydancının sözünü desteklediler. Az önce İsmail’e karşı mahcubiyet yaşayan mahkûm, araya girdi. “Hayır, meydancı bu kez çayları ben yapacağım ve ben herkese ikram edeceğim…”. Sonra da gülerek “var mı buna kimsenin itira-zı…”. Bu söze orada bulunan tüm mahkûm arka-daşları da güldü. Celil ise, “İsmail bu ikram, sana karşı yaşadığı mahcubiyetin nedeni…”. İsmail salt biliyorum gibi başını sallamakla yetindi. 

***

Aradan, geçen birkaç günden sonra koğuşun demir kapısının üzerinde bulunan sürgülü pencere hızla açıldı. Pencereden bakan Palaska lakaplı Nuri Başgardiyandı… Salt bu koğuşta değil, cezaevinde bulunan tüm mahkûmlar Nuri’den çekiniyorlardı. Nuri başgardiyan koğu-şa doğru bağırdı. “Bakıyam geyfiniz yerinda… İsmayıl… İsmayıl…” diyerek birkaç kez içeriye ba-ğırdı. İsmail, ranzasında oturmuş, elinde bulunan ve Orhan’ın verdiği bir kitabı okuyordu. Adının birkaç kez seslenmesiyle irkildi. Kapıya doğru hareketlendi. Kapı penceresinden bakan başgar-diyanı gördü. “Buyur Nuri Başgardiyan!”. Nuri, sessizce yüzüne baktı. Gel benimle der gibi başı ile işaret etti. Sonra da kapıyı açtı. Arkasından da yüksek sesle, adeta tüm mahkûmlara duyururca-sına “İsmayıl, seni mödür beg çagırmıştır. Sana bir şegler digecahmiş…”. İsmail dışarıya çıktıktan sonra Nuri, orada bekleyen başka bir gardiyana kapıyı kapatmasını emretti. 

Nuri ve İsmail, bir müddet ve koridorun bitimine kadar konuşmadılar. Ortalıkta fazla kimse kalma-yınca Nuri, “hele durasan lo mödür filan çagırmiy, seni ben çagıraram ha… Seninle gonuşmah istiyem.” “Pek anlamadım Nuri başgardiyan!”. “Ulan oglim anlamayacah bir şey yohtir. Hatırlasana lo, bura nakledilmeden önce bulundugumuz cezaevini. Bu cezaevinde, oranın mödürüne karşı nasıl yandaş, nasıl espiyoncu ve ırezil bir adam oldugumi…”. “Ne demek başgardiyanım, öyle şeyleri düşünme. Hem ben bazı şeyleri unuttum da… Buranın müdürü iyi adam, eh, artık sende umarım bana, arkadaşlarıma sert davranmazsın.”. “Tögbe vallah yohtur be İsmaiyılım, artıkım bir anlamda inanasan vallah tövbekâr olmuşam gurban. Gimse hakkında götülüh düşünmeyecagım...”. İsmail, bu sözler karşısında sürekli şaşırıp, hay-retler içerisinde başgardiyanı dinliyordu. “Bili-yem İsmayıl şaşıraysan. Emma bugüne gader yaptıhlarımdan çok pişmanlık duyuyam. Ora, yani geride galan mahkem arkadaşlarıma da çok üzülüyam, onara çok götülük yapmışam. Hele İsmayılım, hele gardaşım vallah gurba burada, artıhım bu götülüklari yapmayıp, gendimce, yüce yaratandan, begim yüce rabbamdan bu şekilde af dilemek, eger gabul ederse bunu gö-nülden istiyem ha...”. İsmail sürekli şaşırıyordu. “Peki, Nuri başgardiyanım benden isteğini pek anlamadım.”. “Ah be gurban, neden anlamıysan. Ben aslında götü bi adam degilam. Uşak Cezaevinin müdürü 12 yıl önce geldi. Despot bir adamdı. E, benda biraz genç ve toydam. 131

devam edecektir

"BÜYÜK HÜZÜN" adlı kitabımdan

banner363
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.