Büyük Hüzün: Bölüm 6


Mustafa Gökçek

Mustafa Gökçek

Okunma 18 Mayıs 2017, 08:26

İsmail suskun, yerine çöker gibi oturmuş, arka sıralarda bulunan annesine bakıyor, elbette annesi de yaşlı gözlerle oğluna bakmakta. Bir süre sonra İsmail de yaşının verdiği toylulukla birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor.

Acı verici olan bu tablo, orada bulunanları ve hâkimi fevkalade üzüyor.  Duruma üzülen hâkim, mübaşire kararı yineleyeceğini söylüyor. Ve orada bulunanlar tekrar ayağa kalkıyor. 

Hâkim, “Evladım, bazı hafifletici sebepleri bir kez daha dikkate alarak, cezanı 23 yıl 10 gün olarak indirmeyi düşündüm. Ve elbette temyiz yolu açıktır,” diyor ve yerinden kalkıyor. Bu cümle de mahkemenin bitmiş olduğunu gösteriyor. Acı içerisinde olan İsmail’in annesi, oğlunun bu genç ve hatta neredeyse çocuk denecek yaşta cezaevine, kendisinden yaşça büyük insanların arasına girmesine, hele yirmi üç yıl gibi uzun bir süre orada olmasına çok ama pek çok üzülüyor ve bu sıkıntısı, onun, orada felç olmasına sebep oluyor! Durumu gören İsmail, hüzünlü ve ağlamaklı bir şekilde annesine doğru koşmak istiyor, ama onun bu isteğine jandarmalar engel oluyor.

Öyle bir manzara ki, duruşmada olup olguyu seyreden insanlar, oluşan bu manzara karşısında üzüntülerini gizleyemiyorlar.

Bir kenarda felçli bir ana, diğer tarafta yirmi üç yıla mahkûm bir genç… 

Orada bulunan görevlilerden birkaçı kadını omuzlarından tuta tuta dışarı çıkarıyorlar.  Bütün bunlar karşısında acı çekmekte olan İsmail, yirmi üç yıllık hapis cezasını bile unutuyor. Ağlamaklı ve adeta böğüren bir sesle annesine sesleniyor...

Sesleniyor ama nafile…

Hemen herkesi perişan eden ve acı veren bir duygu içerisinde olan İsmail, adliye koridorlarından dışarı çıkartılıyor. Ve böylece İsmail, yine jandarmalar gözetiminde, çıkış kapısında onları bekleyen büyük bir araca bindirilerek, epey yüksek bir yere doğru çıktı. Burası Ankara’dan bir hayli uzaktaydı. Cemse, cezaevinin ön avlusuna girdiğinde jandarmalar eşliğinde aşağıya indirilen İsmail, Ankara’yı yüksekçe bir tepeden anıları oralarda kalmışçasına buruk bir şekilde izliyordu. Bu arada da Ulucanlar Merkez Kapalı Cezaevi İsmail’e ‘hoş geldin’ diyordu…

 
***

İsmail yaşının vermiş olduğu sevecenlik dolayısıyla cezaevinde hoşgörü içerisinde karşılanıyor. Uzun bir süre kalacağı ve duvarlarıyla sırdaş olacağı ve kim bilir daha neler yaşayacağı bu yere uzun uzadıya, biraz da buruklukla bakıyor… Daha sonra burada geçireceği yirmi üç yıl, 10 günü düşünüyor. “Düşünerek zamanı dert etmektense, düşünme-mek daha iyidir,” diyor kendince.

Ve İsmail, bütün gençlik hayallerini, umutlarını, kurmuş olduğu düşleri gerçekleştiremeden, yüreğindeki hüzün ve burukluklarla kalacağı koğuştan içeri giriyor. Koğuşa adımını atar atmaz, demir parmaklıklar, çıkardıkları büyük gürültülerle, arkasından üzerine değil de, sanki beyninin içinde oluşan yankılarla kapanıyor. Yepyeni bir hayata, yepyeni bir yaşama biçimine doğru adımını atmış oluyor…

İsmail’in genç beyni, bütün bu olgular karşısında, adeta şuursuzlaşmış bir şekilde sadece olanları seyrediyordu. Nitekim daha sonra ise kıdemli diye tabir edilen, bileği sağlam ve koğuşun en yaşlısı olan birisi İsmail’in yanına geldi. 

“Hoş geldin kardeş!” diyen bu adamın selamını, yine aynı şekilde karşılayan İsmail, onun göstermiş olduğu yere, yani adamın ranzasına oturdu. Hal, hatır soruldu. Bir müddet devam eden bu tanışma faslından sonra, orada bulunan bütün mahkûmlar, bütün kader birliği edinmişler, İsmail’e sıcak bir kucak açtılar. İsmail bu durumdan içten içe bir acı duydu. Yanında bulunan, koğuşun kıdemli mahkûmları ise gözünden birkaç damla yaş gelen İsmail’e, “Ne oldu be kardeş? Yoksa canını mı sıktık, yanlış bir söz mü ettik? Eğer ettiksek bizi bağışla!” dediler. İsmail bu konuşma karşısında küçük bir tebessüm etti. Bu genç yaşında başına gelen bu dertten dolayı yapabildiği tek şey, acı dolu bakışlarla etrafına bakınmak oldu.

Yepyeni bir yaşama biçimine, yepyeni bir hayata adım atan İsmail, bu yeni ortamına alışmaya çalışıyordu. Önünde uzun yıllar, yirmi üç yıl gibi koskoca bir zaman dilimi vardı.  İsmail ve diğer mahkûmlar için, dışarıdakinin tam aksine günler su gibi değil, çok yavaş ve çok sıkıntılı geçmeye başlamıştı.

Geçen günlerle birlikte koğuşa alışmaya çalışan İsmail, büyükleriyle büyümüş ve yaşıtları gibi olan gençlerle de arkadaş gibi oluvermişti. Çünkü böyle olması gerekiyordu. Zira bu koğuşta birkaç gün değil, bir ömür gibi tam tamına yirmi üç yıl geçirecekti. İşte bu yüzden de oradakilerle samimi olarak günlerini geçirmek ya da öyle görünmek zorundaydı.

 Bu koğuşta yirmi beş gün geçirmesine rağmen İsmail’in mahpushane hayatı aşama aşama başlıyordu.

***

Kendisini iyice mahpus hayatına alıştırmayı amaçlayan İsmail, samimiyet kurduğu bazı mahkûmlarla hemen hemen içli dışlı dost olmuştu. Zaten bu köhne yerde sırtını dönebileceği insanlara da ihtiyaç duyuluyordu. Hem bir bakıma hepsi de kader mahkûmu değiller miydi?

Dost olduğu kimi mahkûmlardan, kirlenen çamaşırlarını yıkayabilmek için çamaşır leğeni, deterjan gibi bazı eşyalar alarak avluya çıktı. 

“Eh…” diye bir iç geçirdi kendince. Başa gelenin çekileceği anımsamasıyla, sıcak suyunu boca ettiği çamaşır leğeninin başına oturdu. Kokmak üzere olan çamaşırlarını bir güzel yıkadı. Mahkûm dostlarının birinden almış olduğu deterjan yetmeyince, cezaevinin kantininden bir kutu deterjan aldı. Günün Pazar olması ve haftada bir gün verilen sıcak su nedeniyle, çamaşır ve banyo günlerini tüm mahkûmlar ancak bugünlerde yapabiliyorlardı.

banner363
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.