Gizli çekmece

Sayıları pek az aydınlarımız da var ki, yürüyen yaşamla beraber değişmesini biliyorlar, düşündüklerini yeniden düşünüp ufuklarını genişletiyorlar.

Her zaman yaratıcı, o oranda da her zaman ilginçler. ‘Ahmet Oktay Börtecene’de benim için öyledir.

İnceleme ve araştırmalarıyla, şiiri ve nesriyle böyle. Hangi kitabını elime alsam bir bütünlük görürüm; gazete ve dergilerdeki yazılarını mı toplamıştır bir eserinde, her yazı bütününden bir parçadır, kitabı bitirdiğinizde o bütün de karşınızda belirir. Yazarın, ‘Gizli Çekmece’ adını verdiği, ‘Basından, TRT’den, Bohemlerin ve Edebiyatçıların Dünyasından’…

İrdelediği yaşamlar olarak betimlediği bu kitabının da açık ve berrak bir anlatımı vardır, güzel bir Türkçeyle yazar. Dilimizin serüvenini yakından izlemiş nadir kalemlerden biri de odur…  Ve bir şiirinden;

Ulukışla’da Saat Beş

Saat beş. Yoğurt vuruyor analar,
Akşam
Kaçak tütün gibi koyu, yumuşak,
Alev almış göçebe bir kurt sesi
Kalaysız bakraca, buzlayan ovaya yansıyan,
Yok, tipiye gem vuran
Ve narayı hançer gibi kullanan atlılar,
Toprak suskun
Anaların güz bahçesi kesilmiş gözleri
Zehrini içine akıtıyor çıkrıklar.

Saat beş. Zonkluyor belleğimde
Aksaray yolunda gördüğüm 
Gülgillerden bir bitki
Şemdinli’de ırmak gibi akıp geçen
Yemyeşil sıbyan ölümleri
Alınları dövmeli kadınların
Uçurumlardan daha yabanıl
Söylediği ağıt mıydı, ninni mi?

Bir pişmanlık mıdır yaşananlar?
Elini bir an suda unutup gitmesi,
Bakarken ardından ağbani hırkaların
İnsanınkine benzer kederi
Yalnız kalan tahta köprülerin.
Gün kaydını düşer çıplak çocuklarla
Bellek körelir düşürülmüş bir elmas gibi 
Kurumuş bir dere yatağında
Yaralı tavşan ne bırakır ki
Ardında kan izinden başka?
Isparta’da koku yapılır gülden 
Aksaray’da bıçak gibi yalnızlık
Hakkâri’de efsane.
Balkıyan bulutu görür başak
Mavilik gülümseyiş gibi titrediğine
Ben erken ölümü gördüm 
Ulukışla’da saat beşte
Yalınayak suya basıyordu bir çocuk…


1970’lerin sonlarından itibaren ‘yeni dergi’ de yazmaya başladığı araştırmalarıyla dikkatleri çekti. Kitaplarında maddeci estetiğin kültürün bağlamını okuma izlencesinden kopmayan, buna paralel olarak, bütünleyici işlevlerini göz önünde tutmaksızın yeri geldiğinde öteki çözümleyici yöntemlerden de yararlandı. ‘Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları’ adlı çalışmasında ‘Marksçı’ eleştirinin Türkiye’deki ve Türkiye dışındaki evrelerini inceledi. ‘Türkiye’de Popüler kültür’ adlı kitabında, popüler kültür olgusunun Türkiye’de hangi biçimde varlık kazandığını ve biçimlendiğini, ayrıca medyanın, Cumhuriyet’in başlangıcından günümüze kadar olan süreçte, nasıl bir söylem değişikliği geçirdiğini ortaya koydu. 1923-50 dönemini ele aldığı Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı adlı çalışmasında (bu çalışmasında şahsıma da yer vermiştir) çok sayıda şair ve yazarın hem biyografik verileri hem de kendi özgün değerlendirmeleri yer aldı. Birçok şiir ve öykü, roman, anı ve tiyatro yazıp, bunlardan da ödül alan yazar-şair ‘Ahmet Oktay’ın 1991 yılında TYB tarafından yılın şairi ödülünü almıştır. Yukarıda yazılı olan şiiri, ‘Ağıtlar ve Övgüler’ kitabındandır… 
          
‘Ahmet Oktay’, destan ağzını çağrıştıran bir şiirden ‘İkinci Yeni’ye doğru gelişmişti. Bu akımda da biçime, biçim oyunlarına ilgi duymadı. Dizelerle oyalanmayan uzun soluklu söyleyişlere, uzun şiirlere ağırlık verdi. Bilhassa ‘Ağıtlar ve Övgüler’ kitabında 60’lı ve 70’li yılların, yaygın bir şiir söylemine hakim olan o ünlü ‘Halkım senin için varız’ şiarı ile başlayan, halkının kurtuluşu için varolan, varoluşunu halkının tarihsel kurtuluşu için feda eden birey paradigmasından ve popülist bakış açısından, militarizm ve negatif nitelikli ekonomi-politik ortamda kendi varoluş problemini sorgulayan, bu problem ve sorgulama içinde varlık mücadelesi veren birey paradigmasına ve bu paradigmayı içeren bir söyleme geçer.  Şiirsel evrenini kendi bireysel dünyasından dış dünyaya doğru değil, dış dünyadan kendi bireysel dünyasına doğru örmektedir…

Zaman geçip gitmiş, yetmiş küsur yıl geride kalmış. Anılarla dolu ‘Gizli Çekmece’ adlı kitabını o tarihlerde yazmıştır… -2004. Başkaları adına duyulan acılar, başkalarının düşleri, başkalarının hayatları yaşanıp bitmiş ve şair kendi bireysel yaşamıyla, kendi ölümüyle yüz yüze, baş başa kalmıştır. Artık başkalarının serüvenlerine katılmaya zaman kalmamıştır!

… Ve birazda ‘Gizli Çekmece’ den anılar;  ‘TRT’ olayı…  “… ‘TRT’nin Macit Akman’la olan dönemini anlatmayacağım. Ama bu Macit’in İstanbul’da yaşları 50’yi bulmuş, yıllarca yöneticilik yapmış şube müdürlerine ‘sizi sopadan geçiririm’ diyebilen bir kafa yapısına sahip olduğunu söylemekle yetineceğim. Saltanat devri geçip gittikten sonra, emeklilik günlerinde ne yaptığını çok merak ediyorum… ‘TRT’ dayanılmaz hale gelmişti. Kılık kıyafet genelgeleri yayımlanıyor, imza kartonları konuyor, ‘kışla düzeni’ yerleşiyordu. Haber araştırma kadroları daha önce kaldırılmış, ben denetçiliğe atanmıştım. O sırada bir kararname yayımlandı: solcuları devlet kademelerinden ayıklamak amacına yönelik bir kararname. 20 yılını doldurmuş olanlar başvurdukları takdirde, bir maaş da ikramiye alarak emekli edileceklerdi. Kurtulmuştum. Hemen dilekçeyi verdim. Ama hayrettir, dilekçem geri çevrildi. Delirebilirdim. Allah’tan hizmet sürem, bu kararname olmasa da emekliye ayrılmama olanak veriyordu. Yeniden başvurdum. Ve… 1982 yılında emekli oldum! Yeri gelmişken belirteyim: Bu programları başka bir ülkede yapmış olsaydım, şimdi zengin biri olurdum… Dilerim ‘TRT’ bir gün kültür ve sanat programlarına da para ödemeye başlar ve gerçekten büyük yapımlara yönelir! … ‘Bir hırsızlık’ olayı… “… Yanılmıyorsam 50’li yıllara gelirken Türkiye Yayınevi, cep kitabı boyutunda bir polisiye diziye başlamıştı. Çok güzel kitaplardı. İlk kitap, ‘Agatha Christie’nin ünlü ‘Akroyd’un Katli’ydi. İkinci kitap ‘Carter Dicson’un ‘Kral Merdiveni’ adlı yapıtı. Kitabı vitrinde görür görmez heyecanlandım: doğru eve koştum ama ne annem ne babaannem vardı. Bende de 125 kuruş yoktu. Doğru, evde çalışan ‘İfakat’ adlı hizmetkârımızın odasına koştum. Bohçasını çıkardım ve içindeki para çantasından 125 kuruşu alıp kitapçıya koştum. Akşam, kızılca kıyamet koptu. Durumun farkına varan ‘İfakat’, anneme anlatmış, annem de tehlikeli eğilimimi frenlemek amacıyla babama söylemişti. Ev tahliye edildi. Ben babamla baş başa kaldım. Ve kıyasıya bir dayak yedim. Zaman unutturuyor… 

Ve… Değeri yıllarca belleklerde yoğunlaşacak sevgili ‘Ahmet Oktay Börtecene’ 08.10.1998 tarihinde Milliyet’in kültür sayfasına şunları yazmıştır; 

‘Dostlarına, sevenlerine ve okurlarına teşekkür mahiyetinde olan bu yazı’ 

“Yazı’yı yazma’yı kendime yurt edineli, neredeyse 50 yılı geçti. Bu süre içinde kuşkulara kapıldım, umutsuzluğa düştüm, nice sayfaları yırttım ama çok mutlu oldum. Yazmak son kertede kendini ve benzerini aramaktır. Kaç kişi olduklarını bilmezsiniz hiç kuşkusuz ama benzeriniz olduğunu bilirsiniz. O da sizi arıyordur bir yerlerde. Benzer, yazarını bir sahaf dükkânında da bulabilir, bir sokak sergisinde de. Mutluluk bu buluşmadadır. Başka mutluluklarda vardır: 1965’te Ankara’da bir sabah kapınız çalar, ‘Fethi Naci’ ve ‘Edip Cansever’ imzalı bir telgraf alırsınız… ‘Yeditepe Şiir Ödülü’nü kazandın…’. Bu sevinci yaşadım. 1987’de Türk şiirinin en seçkin şairlerinden birinin adını taşıyan ‘Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü kazandım, 1991’de ‘Türkiye Yazarlar Birliği’nce Yılın Şairi seçildim. Mutluluklarımdır bunlar. Adıma bir sempozyum düzenlendi, ‘Bursa Uludağ Üniversitesi’ tarafından… Teşekkür ediyorum. Bir teşekkürüm de çeşitli üniversitelere mensup akademisyenlere ve Türk edebiyatının seçkin adlarınadır… Çağdaşlarımdan bazılarının şiirim ve yapıtım hakkındaki düşüncelerini öğrendim. Yaşarken böyle bir mutluluğa ermek, bir şairin, yazarın alabileceği en büyük ödüldür. Sözcükler olmasa yaşayamam… diye düşündüm hep.  Yazı ve yazmak sorunuyla başladım, onunla bitireyim: aslında yazar, yazmadığı zamanda bile yazıyordur. Durdurulamayacak biçimde, farkında bile olmaksızın, sözcüklerin peşine düşmüştür. ‘Rilke, Solmes-Laubach’ kontesine yazdığı bir mektupta şöyle diyor: ‘Haftalardan beri, kısaca iki kez söze katılma dışında, bir tek sözcük etmedim; yalnızlığım sonunda bitiyor ve ben meyvenin içindeki çekirdek gibi işimin içindeyim…’. 

Evet, şair, yazar her zaman işinin içindedir. Oradan asla kurtulamaz! Her uzun yolun sapakları, nereye götüreceği bilinmeyen dört yol ağızları vardır. Durakladım, kaygılara kapıldım, herhangi birine yönelirken. Ama şunu hep bildim: yanılsam da, bu benim yanılgımdı. Artısı ve eksisi yalnızca benimdi. Bulan da bendim, yitiren de. Bunu bilmek, insanı mutlu etmeye yetiyor sevgili yazar-şair ‘Ahmet Oktay Börtecene’… Işıklar aydınlatsın makamını…

YORUM EKLE
banner441

banner566

banner554

banner558

banner141

banner557

banner568