Gölgesinde iki mısra düşme hevesiyle ağladım

Çocuktum, “Aydınlığın aynası ol evlat.” demişti babam. Sözün derinliğini azıcık edebi mürekkep yalamasam, ellisini çoktan devirmesem ve Karamanlı Nizami’nin,
“Subh-dem yaturken ol meh üstüme geldi didi
Üstüne gelmiş güneş sen dahı uyanmaz mısın” beytine de rastlamasam nereden anlayacaktım?
Şair diyor ki, sabah uyurken o ay üstüme gelip dedi: Güneş üstünde, sen hâlâ uyanmadın mı?

Evet, “aydınlığın aynası” olmak için çırpınan bu adam, güneşi Himalayalarda bir Tibet köyünde dumanı doğru tüten bir evde merhabayla karşılamak istedi olmadı, denize Faroe adalarında falezlerden atlayıp merhaba dünya demeyi de arzu etti, ekmeği pekmezine denk gelmedi, 1000'li yılların hemen başında Roma İmparatoru tarafından Brixen piskoposuna hediye edilen, yüz adamın sığamayacağı kadar küçük bir adada parmaklarını balıklara miras bırakmayı düşledi, yaşı küçük olduğundan olsa gerek imkânsız dediler. Bari mezarım Pucisca'da olsun diye aklından geçirdi, bu kez de haline herkes güldü. Positano'da gözüm falan yok, sözleri laf ebeleğinden başka bir şey değildi. Onun asıl muradı, Verçenik yaylasından insanlığa şu sözü haykırmaktı: Ey insanoğlu cennetin yedinci katındayım.

Okur benim “aydınlığın aynası” adına cennetin köşelerinden söz ettiğimi anlamıştır.
Bütün bunlar sabahları özene bezene kurduğum hayallerin en güzel sahneleriydi. Gerçekleşmesi uzun sürmez umarım çünkü her hayal iki kat gerçektir. Ya olmazsa… Fransızların dilinden düşürmediği, “s’en sortir”i ben de “yakayı sıyırmak” yerine sık kullanırım, her bataklıkta imdadıma yetişir.

Gerçi hayalin sabah kurulanı, öğleden sonra gerçeğin merdivenlerini tırmanmaya başlarmış. Olmazsa olmazım: sabır. Hiç yapmadığım şeyler yaparım. Tavla oynar, film izlerim. Mesela, televizyonlarda kovboy filmleri başladı mı işi gücü bir yana bırakır filmin içine dalarım. Arizona'da bir kasaba... Monument Vadisi… İspanya-Almeria’da Tabernas çölü… Küçük bir kasaba olan Cody… Yine İngiltere’deki Hatfield Evi… Ama saba rüzgârı yerine İsbael’in nefesini hissettiğim Kapadokya’ya ömrümce hayır diyemem. Hepsi büyüleyici mekânlar...

Hatfield Evi, dedim de… Ev kavramına kimler nasıl bakmışlar, birkaç sayfa karıştıralım. Nietzsche felesefi açıdan yaklaşır: “Kuş olmayanın, uçurumlar üzerine yuva kurması çılgınlık.”, Bernard Shaw, "kızların cezaevi, kadınların fabrikası". Montaignesiz olur mu, olmaz: “Bunca bekçili silahlı evler yok oldu gitti de benimki neden duruyor? Anlaşılan, diyorum, o evler bekçili, silahlı oldukları için yok olup gittiler. Korunmak saldırana hem istek veriyor hem de hak veriyor.”

Peki bir de “aydınlığın aynası”ndan dinleyin:
Bir mekânda belli bir süre nefes almışsanız, o mekân ruhunuza sinmiştir. Ben de doğup büyüdüğüm eve gittim, ama… Yazıya nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Sadece bir taş ev değilmiş onu anladım. En iyisi bütün içtenliğimle yazayım, aynı duyguları yaşayanlar vardır da oturup benimle birlikte…

2003’tü. Sıcak bir haziran, pazartesi. O gün babamdan kalan taş eve yakın bir yerde kaldım, sabaha değin gözümü kırpmadım. Annemin ve babamın terlikleri kapının önünde bütün sıcaklıklarıyla bana bakıyorlardı. Kırık dökük eşyalar da vardı, savaştan dönen gaziler yorgunluğunda; hepsi bütün hatıralarımızla birlikte dağıtılmayı bekliyordu. Ahşap sandalyeler, birkaç bakır eşya, pirinç karyola, tül perdeler... Kapının arkasında büyükbabamdan kalan bir şemsiye çürümemek için direniyordu. Dokunamadım. Geçen hafta üç kişi bu balkonda kahvaltı etmedik mi biz? Şimdi beni bırakıp gitmenin bütün acısını odalara, eşyalara yığmanın zamanı mıydı? Kapının önünde teneke kutulardaki sardunyalar, duvarın arka yüzünü merak edip komşu bahçeye sarkıntılık eden sardunya bana eski sıcaklığı göstermedi. Oturdum gölgesinde iki mısra düşme hevesiyle ağladım çok ağladım. Oysa bir gün önce ikinci kez okuduğum kitapta başka bir dünyanın kapısı açılıyordu. Halit Ziya usta, “Hele bu ev, Aşk-ı Memnu’da geçen evse, ‘Adnan Bey’in yalısına girerken asıl hülya yuvasına giriyormuşçasına kalbi sevincinden helecan içinde kalmıştı. Girdikten sonra bu helecan hayrete münkalip oldu. O, mermer mefruş azim bir sofa; taştan sütunlar üzerine kondurulmuş bir kubbe; cabeca, sedef işlenmiş şark halılarıyla döşenmiş sedirler…”

Biraz daha eskiye üç ay önceye döneyim. 1968 basımı Kırmızı ve Siyah'ın 8. bölümündeki epigrafı okurken irkildim: "Susayan dev:

- Suyun beni kandırmıyor, dedi.

- Nasıl olur? Bu Diyarbakır'ın en serin kuyusudur." (Pellico)

Diyarbakır'ın en serin kuyusunun suyunu unutmayan Pellico ne ise ben de evimin zeminindeki Torosların yüzyıllık çam ağaçlarından yapılan ahşap doğramaları unutamıyorum. Gürgen olmasını çok istememe rağmen... Hepsinde annemin, babamın kokusunu buluyorum.

Necatigil ustanın, "Evler" şiirini okurken de irkilmiştim. Baba evimde yerde ayak izlerim, duvarlarda el ve göz izlerim hâlâ duruyor. Ne der ustam:
"Evlerin çoğu eskidi gitti, tamir edilemedi, 
Evlerin çoğu gereği gibi tasvir edilemedi. 
Kimi hayata doymuş göründü, 
Bazılara zamana uydular. 
Evlerin içi oda oda üzüntü, 
Evlerin dışı pencere, duvar."
Su, ahşap, ev...

Ahşabın sıcaklığını, katmanlarını yani derinliğini (sanki bir parça okuyoruz) hiçbir teknolojik üretimde bulamadım. Rengiyle, kokusuyla geçen yarım asrı yaşatıyor bana. Sık sık eşya değiştirmektense antikanın eve kattığı atmosferi tercih ederim. Bir giysiyi hangi kriterlere göre bakıp alıyorsam bir koltuk takımını da öyle alırım. Bir göz teması, bir dokunuş, bir gizli dilleşme... Hiçbir zaman bir eşyanın etiketinde olmadım, bana bir dost kucaklaşmasındaki havayı katmasını isterim. Ya bunları bulamamışsam, Cicero gibi kırlarda dolaşır, “…. artık serbestim ve bu yüzden kentten ayrılarak yalnız başıma kırlarda dolaşıp duruyorum.” derim.

İstanbul'u saymazsak yedi ülkenin başkentinde on beşe yakın otelde kaldım ancak Paris'te, XIV. Louis dönemi havasıyla donatılan otel başkaydı. Opera Meydanı'na yakın bir yerdeydi... Sanki otelin havası Bursa konaklarını yansıtıyordu, dünün aynasında parlayan bir hüdavendigar otağıydı.
Kristaller, cam eşyalar, biblolar ve tablolarda ruhuma uygun özellikler aradım. Eşyalar arasında olmazsa olmazım kilimlerdir. Koleksiyonumu süsleyen kilimlerde baklava dilimi gibi çizgilerin olmasına özen gösteririm. Sanki ölçülü uyaklı bir şiir olsun isterim. Kök boya olup olmadığını da sorarım ki kilim yıkandığında rengini atmasın. Benim evlerim Anadolu evleri, ara tonlarında Batı esintileri...

Şimdi bana evleri soranlar var: Evler bir sanatçının kültür fotoğraflarıdır.

Bu yazım da ana sayfada manşetten de yayımlanmaktadır..

YORUM EKLE
banner441

banner566

banner554

banner558

banner141

banner557

banner568