Güllerle donatılmış bir yolda yürüdün mü hiç ?

Binlerce soruların vardı hayata dair. Soru işaretleri mevcuttu aklının her zerresinde. Her attığın adım, her yaşadığın olay yeni bir bilinmezlik hissettirirdi zihninin derinlerinde.  Şaşkına çeviren, cevapsız kalan her mana, daha da merak uyandırırdı sende.

Bilmezdin o zamanlar tabii, kâinatın merakla harekete geçtiğini. Bilmezdin soruların içinde cevapların saklı olduğunu. Karanlığın içine saklanmış yıldızları tanımazdın tabii. Karadeliğin güneşe gebe olacağını tahmin etmen de mümkün değildi.

Bedeninin içine hapsolmuştun. Zihninin dayattığı düşünce kalıplarıyla dibe yaklaşıyordun. Hormonsal duygu durumunun içinde kaybolmuş bir hal içindeydin. 

Bir gün kalbindeki ağrı öyle arttı ki, büyük bir cesaretle ayağa kalkmaya karar verdin. Büyük bir cesaretle kendinle yüzleşmeye, derin uykundan uyanmaya niyet ettin. Bilmezdin tabii o zamanlar, tek başına uyanamayacağını… Bilmezdin aslında bir kez bile kendi kendine uyanmadığını.  Ya da aslında hep uykuda olduğunu… 

Varoluşun harekete geçenler için kapılar açtığını öğrenecektin sonrasında. Çabaya geçenler için tüm kâinatın kanat açtığını deneyimleyecektin. Uykudaydın uykuda olmasına ama bir uyandıran bulunurdu mutlaka. Bir el dokunurdu sana usulca…

Peki, daha önce anlamsızmış gibi görünen her şeyin, bir dokunuşla anlam kazanacağını söyleselerdi inanır mıydın? Bu bir dokunuşu arayan milyonlar olduğunu söyleselerdi anlar mıydın o zamanlar? Hatta tüm varoluşun,  bu bir tek dokunuşa kavuşabilmek için tasarlandığını söyleselerdi ne hissederdin?

O’nun adımlarını takip etmek, güllerle donatılmış bir yolda yürümek gibiydi. O’nun adımlarını takip etmek, en sevdiğin kokuyu içine çekmek, çocukken duyduğun bir şarkıya eşlik etmek gibiydi.

Sen boşlukları varsayarak doldurmaya çalışırdın ya, o boşlukları olduğu haliyle bırakırdı. Sen korkuyu hissettiğinde kaçar saklanırdın ya, o kendinle mücadele etmen, durup yüzleşmen için yol gösterirdi. Sen dışarıyla uğraşır dururdun ya, o içine dönüp içine bakman için cesaret verirdi.

Bir babanın yavrusunun elinden tutması gibi, bir annenin şefkatle sarılması gibi, bir öğretmenin sabırla eğitmesi gibi bir şeydi. Şeker gibi tatlı, biber gibi acıydı. Hem çok yakın hem çok uzaktı. Bazen güneşli bazen yağmurluydu. 

Anlatmakla bitiremeyeceğin bir şeydi.  Bir kaba koyamayacağın, bir kutuda saklayamayacağın derinlikteydi.

Ve sonra…

Ve sonra bir gün hiç beklemediğin bir anda gitti. 

Evet gitti.

Öylece gitti.

Gitti ve seni sana bıraktı.

Gitti ve seninle seni bıraktı.   

Ve sonra bir gün gitti.
 
 

YORUM EKLE
banner441

banner566

banner554

banner558

banner571

banner141

banner557

banner560

banner568