Hampa nenemin anıları 2


Çaplin

Çaplin

Okunma 27 Aralık 2016, 16:12

Dedem İzzet Efendi, kafasına yediği darbeden ötürü, aklını bir hoş etmişti.  Ameliyatlar ve uzun tedavi sürecinden sonra dedemin seklem halini düzeltemeyen doktorlar; “çatlayan kafatası kemiği beynine baskı yapıyor ve bu nedenle iç sesle düşünmesi gereken şeyleri, beynin emriyle yüksek sesle tekrar ediyor.” demişlerdi.

Bu durum bazen ele âleme karşı, içinden çıkılmaz bir hâl alıyordu.

 Mesela, dedemin sevmediği bir adam bize geldi diyelim, Misafir olduğu için yüzüne gülmesi gereken kişiye, içinden düşündüklerini istemsiz sıralayıveriyordu.

“Aha orospu çocuğu gelmiş, hoş gelmiş!” gibi karmakarışık şeyler söyleyip, bizi rezil ediyordu. Bu nedenle Hampa nenem, anamla dayıma bir işaret çekiyor, dedemi odasına götürüyorlardı.

Bir keresinde Çınaraltı kahvesinin yaşlıları, Evliya Hampa analarının hatırına, dedem İzzet efendiyi ziyarete gelmişlerdi. Malum, Hampa nenem köyün evliyası ilan edildikten sonra, Sultanlığını tüm ihtişamıyla koruyordu.

 Dedemin kafası ikiye yarılıp da, ala kan içinde kaldığında, o meşum gün ve nenemin mübarek güçleri hakkında, köylüler rivayetler yaymışlar, yedi düvele duyurmuşlardı.

 Rivayet şuydu; “Hampa analarının kocası İzzet efendiyi, cinler yoldan çıkarmıştı. Artık Hampa analarını, kocası inkâr ediyor ve ona hürmetlerini bildirmiyordu. Erkeklik görevini de yerine getirmiyor, cinlerle cinsi münasebete giriyordu.
 
Bir gün, yekten, Hampa analarının kocası denen beynamaz; “İncecik, ipek saçlı, teflerle raks eden, şaraplarda çimen, Cinliye isimli avradım var” dedi.” 

Köyün en yaşlısı, Hacı Tosun emmi; “Hampa anamız bunu duyduğu an, sanasınız tufan koptu.
Kasırgalar çıktı ve yeri göğü salladı. Ağaçlar yan yattı. İtler korkuyla ürüyor, toprak havaya kalkıp iniyordu. 
Bahçedeki tandırın altında ıpıl ıpıl yanan ölgez ateş, birden harlayıp göklere yükseliyor, Ejderha gibi alevini tüm köye püskürtüyor, sonra tandırın altına geri çekiliyordu. Samanlık tutuşmasın diye panikle ahıra koşan İzzet’i gören yağız at, onu öyle bir tekmeledi ki, İzzet havalandı ve at sineği gibi yere yapıştı. 
Yağız at, bir hamle daha yaptı. Duvardaki çiviye takılı satırı ayağıyla düşürdü. Satır sanki cana gelmişte kendini bileyleyip, hışımla İzzet’in kafasına saplanmıştı.
 İzzet’e musallat olan Cinliye isimli dişi cin, Hampa anamıza göründü.  Hampa anamız, cine uzunca bir baktı. Yer gök inledi. Anamızın hikmetli bakışı karşısında, Cinliye eridi de eridi. Kül olup, rüzgâra karıştı ve ortalık duruldu.”  Diye köy kahvelerinde anlatıyorlar, kulaktan kulağa yayılan rivayetle dedemi lanetliyorlardı.

 Birisi de çıkıp; “yahu bu kasırga ne zaman koptu? Biz de bu köyde yaşıyoruz.” diye sormuyor, anlatılan bu rivayeti bire bir yaşarcasına, nenemin yüzü gözü hürmetine ayakta durduklarına inanıyorlardı.

 Hampa analarının da bu hadiseden sonra, İzzet’in ihanetini affedip, onun bakımını üstlenmesine, Peygamber sabrı diyorlar ve gözyaşlarını tutamıyorlardı.

 Köylülere göre, Allah’ın sopası, İzzet’i kahrı gazap eylemişti. O günden sonra dedeme kesik kelle İzzet demeye başlamışlardı.
                                                                            *

Evimize gelen Çınaraltı kahvesinin yaşlıları, Hampa analarının önünde eğilip, büküldüler. Hampa Nenem, diğer köylerden bize, hizmet için gönüllü gelen kadınlardan birine, “Misafirlerimize okunmuş güllü lokum getir. Yanında da küllü su” diye emretti.
Kadın, mübarek anasının yumuşu yerine getirmek için mutfaklığa seğirtti.

Misafirlere deli deli bakan dedem, bir şeyler demeye çalıştı.
“Kül yalan! Kül yalan! Kül! He Kül! Hoş geldiniz. Kül! Güllü!” diye, papağan gibi sıralamaya, iç sesiyle, ağzından çıkan kelimeleri birbirine karıştırmaya başladı. 

Misafirler; “tövbe tövbe!  Nırç,  nırç,  nırç!” diye ses çıkarıp, Hampa neneme yaranmak için, “Allah sabrını versin anamız” diye homurdanıyorlardı.

Dedem halâ konuşuyordu.
 “Sabır versin! Zor! Anamız! Hampa bana vermiyor! Söz veriyor, vermiyor! Zor! Anamız! Hoş geldiniz. İte dalanacağına, çalıyı dolan!.. He, hoş geldiniz. Nasılsın Agâh? Senin de anan az değildi haa! He, zor anamız.” diyordu.

  Agâh emmi bozuntuya vermemeye çalıştı.

 Misafirler şaşkınlıkla; “Aboov ele âleme karşı bree! Vay! Vay ki, vay!” demeye başladılar. 
Nenem, ona tapan müritlerinin, misafirlerinin karşısında yaşadığı rezillikten utanmak yerine, “saltanatım bu şuursuz adam yüzünden gidecek” düşüncesiyle katil bakışlarını yüzüne yansıttı.   “Vay ki vay!” diye yağcılık yapanlara “kesin tıraşı” der gibi sinirlenip, keskin bir bakış atınca, çarpılırız korkusuyla transa geçmiş gibi, kafaları öne eğik, Hampa nenemin karşısında sessizce bekleşmeye durdular.

 Dedem halâ konuşuyordu. Nenemin gözleri belerdi. Elindeki gül lokumu tasını dedemin kafasına fırlattı.
 
Dedem; ”Uyy! Abov! Canım yandı kele! Zor! Anamız! Acıdı! Orospu! Sahtekâr anamız” derken, Paşa dayımla köyün erkekleri hep bir elden dedemi kucakladıkları gibi odasına götürdüler.

Nenem ardından bakarak; “çenesi çekilesice” diye söylendi.

 Köylüler, “Allah sabır ihsan eylesin anamız” derken, Agâh; “Acep halâ cinlerimi var?” diye sorunca, köylüler, Agâh’ın üzerine yürüdü. “Bu mübarek evde cin ne gezer?” dediler. Hampa nenemin duasını alıp gittiler. (Oysaki nenem cinlerin şahıydı!)
 
Yıllardır bana yutturulan rivayeti, okuduğum kitaplar çürütmeye başlamıştı ve ikilem içinde yaşıyordum.

Nenem, günde üç paket bafra içerdi. Evin sofasının en güzel yerine kurulup, cigarasını tellendirirken, korkuyla yanına yanaşıp, anamdan yarım yamalak duyduğum satır olayının, aslını nenemden öğrenmek istedim.

 "Dedemi baltayla doğrayan sendin değil mi?" dedim.

O an buz gibi bakışlarıyla tam bir katil zanlısını andıran nenem, cigarasından iki tellendirdi. Dumanını donuk bakışlarla yüzüme üfledi.
 
"Anan mı öğütlüyor seni piçin evladı? Çok mu zoruna gitti dedeni paltalamam?" dedi.

Şerine lanet! Dişine kan değmiş bir kere! Hemen sakinleştirip, ayar verdim. "Yok nenem. Niye zoruma gitsin?  İyi ettin tabi de sebep neydi?" dedim.

Nenem maziye bakar dibi ahıra uzuun uzun baktı.

Eh dedi eh! “Maydanoz ot değeel mi?/ Yaprağı dört değeel mi?/ Deden dümbüğü kırığıyla gördüm/
Yediği halt değeel mi?” deyip, donuk ifadeyle gülmeye başladı. O hali içimi ürpertmeye yetti.

"Nerede gördün?" dedim

“Aha şu ahırda” dedi. 
"At kişnemeye durdu. Sanasın sesiyle bana işmar ediyordu. Şüphelendim vardım ahıra. Ocaklardan yırak! Köyün en çirkin avradıyla keleee! Çektim satırı, dümbüğün kafayı ikiye yardım.  Sakat galdı. Başıma bela oldu ölesice.”
 
“Kırıştırdığı avrat ne oldu? Hampa, herifini doğradı demedi mi?”

“Konuşabilir mi bir yerde? Boku ortaya çıkar. Demin deden, Agâh’a ‘anan da az değildi’ dedi ya! İşte o, Agâh’ın avradıydı. Allahtan dedenin cıvatasını dağıttım da Agâh’ın avradını, anası olarak hatırlayıp, samanlıkta yediği halt aklına gelmedi.” deyip, pis pis güldü.

“Hapis niye yatmadın?”

“Sen benle maytap mı geçiyon lan? Hampa demişler bana! Şikâyetçi olabilirler mi? Yalnız, Allah seni inandırsın belki inanman oğlum, dümbüğün başına satırı çekince kan fışkırdı ya, ahırdaki koyunun, kanı görünce bayıldığını gördüm lan! Hem valla hem billa!”

“Bunun için duygusal koyunları seviniz diyorsun yani!  Heh he! Eee nene, dedem ne yaptı?”
 
“Ne yapsın? Can telaşesiyle, ikinci hamleyi yaparım korkusuyla, ölü taklidi yapmış. Bileydim. Ah bileydiiim!” Diyerek, işini tamamlayamamış Azrail gibi iç geçirdi.

(Dedemi ve nenemi, rahmet, sevgi ve özlemle anıyorum diyemeyeceğim. Cidden ruhani güçler varsa Hampa beni gıcığına öte dünyaya çekebilir.)

                                                                                                              

ÇAPLİN


Çaplin Köşe Yazıları Telif Hakları Yazarımız Ayça Öztorun’a aittir.


 
banner363
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.