Haydar Bey ile Mina'nın bilinç dışı yolculuğu

1 Nisan 2017’de Eskişehir Adımlar Kitabevinde Altay Öktem ile birlikte bir söyleşi gerçekleştirmiştik.

Karakalem Yeraltı Edebiyatı dergisinden yola çıkıp korku edebiyatı, gotik, beraber çevirdiğimiz ve sansasyonlarla geçen Prozac Artık Yetmediği kitabının sürecine dair konuştuk, Haydar Bey ile Mina’yı tanıştırdık. Bu süreç bir bilinçdışı yolculuğuna neden oldu ve korku edebiyatının insan varoluşu hakkında neler düşündüğüne dair “O Adam Babamdı” romanıyla, “Mina”da yer alan “Zifir” ve “Ölüm’ün Şiir Hali” öyküleriyle cevap veren bir yazıya evrildi. 

“O Adam Babamdı” romanının baş karakteri Haydar Bey, orta sınıf çekirdek aile dramlarıyla büyümüş ve etrafımızdaki hemen herkes gibi o da normal kabul edilenin dışında kalan düşünce ve hayallerini bugüne dek hep bastırarak eksiklenmiştir. Eksik eksilir teorisinin canlı bir örneğidir. Haydar Bey de diğer sayısız Haydar Bey ve Hanımlar gibi taşıdığı tüm utançlarına kibarlık budalası bir maske giydirmiş ve takındığı olgun tavırla, patlamaya hazır ama yine de kavgadan uzak eksiklenmesini yıllarca devam ettirmiş ve uçurumu büyütmüştür. 

Ta ki kavga büyüyüp içindeki küçük kıvılcımlar artık önüne geçilemez bir yangın halini alana dek. Korku öykülerini içimizdeki bu dayanılmaz kıvılcımları mı anlatır?Korku öykülerinden insanların ısrarla kaçınması bu kara aynaya bakmaya cesaret edememeleri olabilir mi?

Altay Öktem, kitabını imzalarken Haydar Bey’le birlikte sizi çok sevdiğini söylese ki bunu hep yapıyor ya da Mina’nın öykülerinde geçen varolmayan şarapların tadımı üzerine bir etkinliğe katılsanız...  İşte bu durum gülümsememize neden olur muhakkak. Peki, neden? Çünkü biliyoruz ki Haydar Bey ve Mina birer kurgu kahramanı ama yine de cinayetlerini okurken Haydar Bey adeta gerçek, Mina’nın şaraplarını ise 5 Mart 2017’de İzmir’de Umut Öner ile gerçekleştirdiğimiz “Korku, Şarap ve Mina” etkinliğine gelenler tattı ya da tattığını hayal etti. 

Biraz da keskinleşelim; Haydar Bey’in kafatasına çaktığı çivilerin sesi hâlâ kulağımızda değil mi? Cam parçasıyla sinirlerle bağlantısını koparmaya çalıştığı damarlarsa vıcık vıcık gözümüzün önünde. “Ölüm’ün Şiir Hali” öyküsünün ise bir yerlerde zararlı neşriyat ilân edilerek okunmasının engellendiğini duydum. Bu kararı verenler öyküdeki çevirmenin ölüm öpücüğüyle zehirlendikten sonra vücudunu parçaladığı sahneyi kanlı canlı yaşamış olsalar gerek. 

İşin aslı bu karakterlerin kurgu kahramanı olduğu bilgisi bizde değil, Büyük Öteki’dedir. Büyük Öteki, Eksik’i olmadığı varsayılan bir mekândır ve bu mekânı simgesel bütünlüğü temsil eden herhangi bir şey doldurabilir; devlet, baba, tanrı, gündelik hayat… Gerçeği ona yükleyerek biz gönül rahatlığıyla Haydar Bey’e ve tüm o kanlı sahnelere inanabiliyor ve dehşet duygusunu içimizde yaşayabiliyoruz. Korku edebiyatı sanki bize güvenli deneyimler yaşama imkânı sunuyor.

Haydar Bey’in selâmı ve Mina’nın içtiği 2008 shiraz rekoltesinin tadım notları belki de birer tekinsiz komik olarak düşünülebilir. Haydar Bey’in selâmını aldığımızda yaşadığımız tekinsiz komik, bizim Büyük Öteki ile karşılaşmamızdır denilebilir. Gerçekte şeylerin nasıl olduğunu bildiği ve öyle de kalacağını garanti ettiği varsayılan Büyük Öteki artık sözünü tutmamaktadır! 

Freud, “Gizli ve saklı kalması gerekirken, açığa çıkmış olan her şey tekinsizdir,” diye tanımlar.

Haydar Bey’in cinayetleri gizli kalması gerekirken deşifre olmuş ve biz okuyucular tarafından ayrıntılarına dek öğrenilmiştir. O nedenle tekinsizdir. Müberra’nın cesedinde gözlerinin yerinde artık sadece karanlık göz çukurları vardır. Dehşet vericidir. Ama bu sahnede asıl dehşet verici olan cesedin gözlerinin yerinde duran boş göz çukurları değildir. Onlar artık yalnızca birer deliktir.

Dehşet verici olan sığ, sonlu delikler değil, eksiğin eksilmesidir, göz çukurlarının artık yalnızca bir delik, tam anlamıyla orada olan bir hiçlik olmasıdır. Zifir öyküsünde ise içinde melankolinin tedavi yöntemleri yazan kum kitabı dehşet vericidir çünkü okundukça silinir ve öykünün sonunda boş sayfalardan oluşan bir hiç kalır. 

Korku eserlerinde ölümle bir bütünleşme, karanlığı içine çekme söz konusudur. Haydar Bey sık sık Müberra’ın formaldehitle ıslanmış pamuğa sarılı gözlerini öper, “Ölümün Şiir Hali”nde ise çevirmen inatla ölü şairle buluşur ve ruhunu kaybetme pahasına çeviriye devam eder. 

Tekinsizin arzunun gerçekçiliğine dayandığı hatta bundan istifade ettiği söylenebilir. Arzu kendi kendini yıkan bir gerçekleşmede, yani tekinsizle karşılaştığı aşırı gerçekleşmede kucaklama fantezileri kurma eğilimindedir. 

Dürtüler gerçeklik ilkesine bağlı değildir ve inatla kendi yerlerine dönme gibi bir adetleri vardır. Haydar Bey de sürekli kesik parmağına dönerek cinayetler işler ve cinayetlerin bulunduğu boyut sanki aşkındır. Zifir, yolculuğu süresince melankolisinin tedavisini arar, içinde bir yerlerde böyle bi terapinin varolmadığını bildiği halde ve başladığı noktaya döner her seferinde. 

Eserin başından beri Haydar Bey soğukkanlıdır, çünkü tüm bu ölümler gerçeklik ilkesine bağlı değildir, varlık düzenindeki bir delik, bir boşluk, bir kompleks etrafında döner durur ve daha baştan yerinden çıkmıştır. Bu perspektifte Haydar Bey’in içinde bunduğu ölüm nosyonu aslında ‘ölmek isteyen’, ölümü ve yıkımı hedefleyen bir şeye işaret etmek şöyle dursun, bizatihi yaşam fazlalığına işaret eder. Bir okuyucu Zifir için melankoliye dair okuyucuyu uyardığımı, öyküde gerçekten de tedavisini aradığımı düşündüğünü söylemişti. Oysa yapmaya çalıştığım okuyucuyu zihinsel süreçlerin temsili bu karanlık okyanusa atmak ve aslında melankolinin okyanus değil de oradaki girdaplar olduğunu söylemekti, bir ölüme, sona değil de bir yaratım fazlalığına, baş kaldırıya ve de döngüye işaret etmekti.

(bu yazım sitede ana  sayfa manşetten de yayımlanmıştır..)

YORUM EKLE
banner441

banner566

banner554

banner558

banner141

banner557

banner568