İstasyon 16.Bölüm


Nilüfer Açılan Yıldız

Nilüfer Açılan Yıldız

Okunma 10 Şubat 2018, 09:32

 ‘’Onu neden tanıman gerekiyor Muon?’’
 ‘’O şu anda zor durumda. Birine ihtiyacı var. Ve o birini şu anda kafasında yani bilincinde oluşturduğu için seyredebiliyoruz…
 Bilincinde oluşturduğu kişi de sensin.’’
  ‘’Neden ben?’’
  ‘’Çünkü sen de kendini onda ifade edeceksin.’’
  ‘’Nasıl yani?’’
  ‘’Yani; onun seyir açılarını izleyerek kendinde kendini pekiştireceksin.’’
  ‘’Bu sadece benim ihtiyacım. Ya onun ki?’’
  ‘’Aynı şeyi oda yapacak.’’
  ‘’Ahaaaa, anladım…’’
  ‘’Evet, aranızda bütün öğrenmişliklerinizi tartışarak geçecek, birbirinizde kendi özünüzü keşfedeceksiniz.’’
  Ne güzel.

  Yan masada bir bayan, masanın üzerine başka bir sahne açıyor.
  Oturduğum yerden gözlerimi adeta dikip seyrediyorum. 
  Oturduğum yerden hem sahneye çekildiğimi hem de sandalye de oturduğumu görüyorum. 
  Bayan beni sahnenin ortasına sırtüstü yatırıyor ve dörde bölüyor. Gövdemin sol dörtte bir parçasına elini uzatarak gösteriyor:
  ‘’Ne kadar bölünürsen bölün, en küçük parçada bütün bölünenlerin enerjisinin toplamı var olur…
  Yani, statik enerji, bölünmesinden asla güç kaybetmez.’’ Diyor.
  Vücudumu bölen bayanla birlikte, vücudumun bölümlerini bende seyrediyorum. 
  Evrende var olan her şey, aklıma gelen fikrime yol gösteren bir vesile oluyor…

               
REZONANS

  Aniden aklımdan geçen bilgi, bir görüntüyle rezonansa giriyor. 
  O andaki titreşimin dengesini yakaladığımda; arzu ettiğim sesi duyabiliyor, mananın somut görüntüsünü görebiliyorum. 
  Titreşimin aralıklarından sıçrayabildiğimde; rezonansın içinde değişen frekansları, ayrı ayrı değil birbirine bağlamlı bir ahengin devamı olarak seyrediyorum. Ben, titreşime yoğunlaştıkça, enerji artışım yükseliyor. Bu yükselişten, anlamak istediğimi anlamış olarak çıkmak, vücudumda her uzvuma son derece latif, tarifi mümkün olmayan bir haz veriyor. Vücudum hafifliyor. Kendimi daha genç hissediyorum…
  Yaşamakta olduğum düzenim dada da değer kazanıyor. Evrendeki hayat çeşitliliği; ilk belleğimin içinde her ayrıntıyla bütünlük yetisi ve yetkisi veriyor bilincime…
  Ne zaman ki bir manayı fizikte okuyorum; saniyede dünyanın etrafını yedi defa dolanıyorum…
  Çekiliyorum kendimden en kuytu âlemlerime, huzuru dağıtıyorum bünyemde her birimlerime…
  Çekiliyorum kendimden en hareketli âlemlerine; hiperaktif çocuklar gibi bir yerde hem var, hem yok oluyorum…
  Tabiatımdan başlıyor anlayışıma sığan bütün ayrıntılar.
  Kiminle yola çıkmak istedimse, şu anda onunlayım. O dediğim; tabiatımda kendi kendine yol gösteren kendimleyim…
  Belleğimde hangi aralığa girsem, yönlendiğimi illaki öğrenerek, bir titreşimle süzülerek DNA’mda dışarı fışkırıyorum…
  Günaydın evren. Günaydın yeryüzü. Günaydın alıştığım yüzüm. Merhaba Suran. Hiperaktif çocuklar gibi tabiatımın üzerinde oynadığım insan. 
  Şu anda, belki bedenim sabaha karşı bir zamanı karşılıyor. Ama ben, akşamüstüne yakın bir zaman dilimindeyim. Sizce bir rüyanın içinde miyim?
  Trilyonlarca yıl üzerinde yaşayıp da, bir türlü tam tarifini bulamadığım, hızına yetişemediğim; değişken, akışkan… Trilyonlarca ayrıntıya sahip; uyumlu, ılımlı bir havada, hafızamıza cennet diye yerleştirdiğimiz ama cennetinde neresi olduğuna bir türlü karar veremediğimiz… Her hangi bir yerle cennet anlayışımı sınırlamadan… Bu şaşkın karardan kendimi sıyırarak, muhteşem bir manzaranın içinde buluyorum kendimi.
  Bildiğim tek şey var ki, bir şeyi bilmek istediğimde; tabiatımda var olan her şeyin, ama her şeyin; bilmek istediğimi bilebilmem için; karşımda şekillenip, bedenlenip, bana yol göstereceklerini bilmemdir…
  Kendimi yapılandırdığım alışkanlıklarımdan şu anda tam olarak sıyırıyor ve görmek istediğim bir düşüncenin aralığına giriyorum. 
  Evet. Şu anda bulunmak istediğim yerdeyim. 
  Siyah, dalgalı saçlı, esmer Suran’la yalçın bir kayanın üzerine oturuyoruz. 
  Bu kadın;  Muon’un bir masanın üzerine açtığı sahnede bana gösterdiği kadın. 
  Onun buralara gelebilme sebebi; genini kırarak özündeki coşkuya inebilmesi…
  Bir halinde hiçbir şeyi kendinden ayrı görmeyerek, saf bir sevgiyle diğer hallerine el uzatması…
  Onun buralara gelme sebebi; aşkı bütününde araması ve görebilmesi. Varlığının sebebini, sebebinin sonuçlarını an içinde görebilmesi…
  Yalçın kayanın üzerinde doğanın güzelliğini seyrediyoruz. 
  Aynı tavırda, iki ayrı frekansı birbirimize aktarıyoruz. 
  Düşüncenin sesinde konuşarak tabiatımızın üzerinde dolaşıyoruz ve sevgili Suran bana, her şeyden daha çok keyif aldığım bir alandan bir soru yöneltiyor:
  ‘’Sen düşüncelerini nasıl kontrol eder ve nasıl hayatına geçirirsin?’’
  ‘’Ben bir düşünceyi hayatıma geçirmeden önce onu oluştururum.’’
  Suran:
  ‘’İşte onu nasıl yapıyorsun demek istemiştim aslında.’’
  ‘’Bir düşüncenin pisişik aralıklarına girip, o aralıklardaki imgelere kendi öz anlamlarını verip, soyut ortamda oluşan bu olguları, somut ortama çekip bir fikir daha eyleme dönüşmeden, o fikir aralığına tespit ettiğim imgeyi yerleştirip sonrada fikrin eyleme dönüşmesini seyrederdim.’’
  ‘’O fikir senin düşündüğün gibi bir sonuç sergilemezse?.’’
  ‘’Böyle bir şansı olamaz Suran, çünkü onu en başında istediğim noktadan başlattım…’’
  ‘’O imgenin takibini nasıl yapabiliyorsun?’’
  ‘’İmge dağılmaya başladıktan sonra hızına yetişmen mümkün değil. Gelişimi ve sonucu anlamaya gitmen gerekir. Kontrol; ancak anladığım yerde mümkün olur ve bu nokta; bir eylemin içinde taşıdığı manayı çözerek, düşündüğüm imgenin nasıl geliştiğini ve nereye gittiğini anladığım noktadır…’’
   ‘’Bu manayı okumak oluyor herhalde?’’
  ‘’Evet. Soyut akışı kavradığımda; eylemin içinde gelişme çabası gösteren sıfatı çok rahat görebiliyorum.’’
  ‘’Bu anlattıkların çok karışık gibi geliyor.’’
  ‘’Doğrudur. Neden? İnsanın yapısında, pisikosun da hiç tanımadığı, hiç girmediği alanlar var. Bu alanlardan bir çizgiye girdiğinde, o çizginin frekansına, yani taşıdığı anlam bilgisine girmeden ve tam odaklanmadan öğrendiğimiz bilgilerle o frekansın imgesini nalayamayız…’’
  ‘’Çok haklısın.’’
  ‘’Anladığına sevindim Suran.’’
  Suran’la onca yer dolaşıyoruz, dikkatimizi çeken şey yorumladığımız oluyor…
  …
  Uzaklardan bir haber alıyorum. Tanıdık biri hastalanarak acilen hastaneye yatırılmış. Beni görmek istiyormuş. 
  Bu haberi düşüncenin aracılığıyla alıyorum. 
  Bulunduğum yer ve durumla aldığım haberlerin alakasını düşünüyorum.
  İnsanın bitmesini istemediği çok hoş zamanları vardır. O hoş zamanların bitmesini istememe gibi bir isteğin içine, insan o anda bazen bir terslik kaygısı yerleştirir, işte şu anda tamda öyle bir durum içindeyim ama bu kaygının hemen akabinde bir şey yaşayacağımı sezinleyip, istemeyerek girdiğim bir eylemin içinden bir şey öğrenerek çıkacağımı anlıyorum…
  Suran’a: Beni bu güzel manzaranın içinde beklemesini, hemen bir yere gidip geleceğimi söylüyorum. 
  Suran, nereye gideceğimi, ne kadar süre gideceğimi biliyor. 
  Kendimi çok büyük bir hastanenin içinde buluyorum. Buraya gelmek için ne zaman harcadım ne de yol gittim. Doğrusu buraya nasıl geldiğimi hiç fark etmedim.
  Kocaman koridorları, kocaman odaları ve son derece lüks olan bu hastane de, orada burada dolaşıyorum.
  Her taraf hasta ziyaretine gelen insanlarla dolu. 
  Sonunda görmem gereken hastayı uzaktan, uzak dediysem de, kapının dışından görüyorum. O da beni görüyor. Bir süre sadece birbirimize bakıyoruz. Görüşmem bitiyor. Hiçbir şey anlamıyorum. Kendi kendime:’’Bu kadar mı?’’Diyorum. 
  Kendimi misafir salonunda buluyorum. Misafirhane de birçok insan var. Benim tanıdığım insanlarda var ve herkes yatmaya hazırlanıyor. Çok lüks bir misafirhane. Bana yatacağım yer gösteriliyor. 
  Fiziki bütün görüntüler var. Fiziksel dokunuşu hissedişte var. Sadece kimsenin sesi çıkmıyor ama konuşuyoruz. 
  Bütün bu durumları izlerken, bana gösterilen yatağa uzandığımda, vaktin geç olduğunu anlıyorum. Saate bakıyorum. Misafirhanenin duvarında asılı duran yuvarlak bir saat 23.30’zu gösteriyor.
  ‘’Güzel Suran sıkılmıştır.’’Düşüncesiyle onu görmek arzusu içinde, uzandığım yerden başımı kaldırıp sağ tarafıma bakıyorum. 
  Bu bakışın arzusu kaç kat duvarı kaldırıyor gözümün önünden bilemiyorum. 
  Bakışımı netleştirmek için etrafımdaki insanlara bakıyorum. Kimi oturuyor, kimi yatmaya hazırlanıyor ve bizleri çevreleyen dört duvar katı haliyle arkasını göstermiyor. 
  Bunca kalın duvarların içinden Suran’ı nasıl gördüğümü anlamak için, başımı yeniden çeviriyorum. O, orada. Aramızda uzaklık fiziksel olarak ne kadar bilemiyorum.
  Bütün bu yazdıklarım. Rezonans içinde o andaki ölçüp tartmalarım. Nasılları keşfetmek için dikkat kesilmelerim, en ufak ayrıntıyı değerlendirmeye almalarım, sadece anlamak için…
  Başımı çevirip Suran’a bir daha bakıyorum. O güzel insan doğanın içinde keyfince uzanmış, 
  Burada benim bulunduğum yerde vakit gece ama orada hava aydınlık.
  Sevgili Suran bir aydınlığın içinde uyuyor. 
  ‘’O, buraların havasını bilmez. Gece üşür farkına varmaz.’’Düşüncesiyle birlikte, kendi üzerime örttüğüm yorganı elime alıp, oraya nasıl gideceğimin telaşına kapılıyorum. 
  Maddeyi aramızdan kaldırarak, onu gördüğüm aralıktan bir geçiş yaparak, elimde yorganla Suran’ın yanında buluyorum kendimi…
    Usulca üzerini örtüyorum. 
  Dalga yolculuğunu ve madde engelini kavramamı sağlayan bu insana, sonsuz bir saygıyla bakıyorum.
  Oysaki Suran’la henüz fiziksel olarak tanışamadık. Bu yaşadıklarımız; sadece ihtiyaç duyduğumuz imgeleri bilincimize yerleştirdiğimiz anda mevcut…
  Oraya oturup düşünüyorum: Hala iki hissiyat Arassındaki farka takıntılıyım; boşlukta hızla giden bedenimi hava, havanın içindeki enerjiler neden hiç etkilemiyor?
  Nötrino giderken:’’Maddeyle sınırlanmayan, maddenin sırrını çözer.’’Demişti.
  Seni çok iyi anlıyorum Nörrino ama… Şimdi maddenin sırrını çözmek kolay. Benim takıldığım nokta bu sırrın neresinde…
  Fiziki bedenimle astral bedenim arasındaki durum ve boyut farkı beni bir türlü ikna etmiyor…
  Tam da burada kendimde açmam gereken bir aralık olmalı ve oradan, kaçıncı boyuta geçmeliyim?
  Bünyemin neresinde? Bu hissi bana yaşatacak düzen?..
  …
  Bu sahneden gözlerimi duyumsaması daha belirgin bir ışığa açıyorum…
  Sizce bu bir rüyamıydı? Eğer öyleyse çıkıyorum rüyadan. 
  Vakit sabaha karşı. Bir şükran duygusuyla, dağların henüz güneş ışığı almamış kuytularında, gölge serinliğini duyumsuyor bedenim. Ah bu duyumsamalarım yok mu.
  Gölgelerin bünyesine çekilme ahengini seyrediyor gözlerim. 
  Düşünüyorum:
  Hayallerime amaçlandığımda; yüreğim keşif yolculuklarına çıkıyor. Aklım ve mantığım yanlış hayatların tutsağı olmaktan sıyrılıyor…
  Hayallerime giden yolculuğumda; bütün kuvvelerim amacına uygun marifetler sergiliyor…
  Analizlerini yapamadığım kişiliklerini; hayallerim, imgelerim sayesinde; kendimi rol mücadelesi vermekten alıkoyarak, bir benimin en dış halkadan seyretmesine izin veriyorum…
  İşte: Yine beyaz-mavi ışık zerrecikleri uçuşuyor…
  Hayallerim kendi bünyesinden dışına taşıyor ve şu anda hayal ettiğim bir fikir kâinata dağılıyor…
  Düşünüyorum: Öğrenmek istediğim bu kusursuz işleyen sistemde; sonsuz bütüne, kendimi ne kadar adayabildiğim…
  Sorguluyorum: Düzene, üstelik kendi düzenime ters düşen, egomun beni en ufak dikkat dağınıklığında, neden hep ikilemlere düşürdüğü…
  Gerçi bu duruma karşı bir yöntem geliştirdim; Herhangi bir fikirle bir kanıya varırken, fikrin kaynağına indiğimde; vardığım kanı, sanıya çıkıyorsa, şartlanma yollu vardığım kanımı egomdan silip atıyorum…
  Sezinlediğimden aklıma sızan fikir; her boyuta, her zamana uymadıkça, o bilgiyi hafızama kaydetmiyorum. 
  …
  Tau’nun koluma dokunmasıyla irkiliyorum. 
  ‘’Ah! Sen miydin Tau dalmışım. Sanırım yoruldum.’’
  ‘’Yorulmakta haklısın tabi. Çok uzun bir yemekti. Yani sana göre…’’
  ‘’Bana göre mi?’’
  ‘’Evet.’’Sana göre.’’
  ‘’Anlıyorum… Bana göre evet… Bana göre.’’
  Yüz küsür elemanın yer aldığı bu muhteşem akşam yemeğinde, bütün elemanlar ayağa kalkıyor. Muon, Tau ve ben de ayağa kalkıp, bir alkış temposu tutarak bu kusursuz sahneyi kapatıyoruz. 
  Yüreğimde bu sahneyi devamıma taşıyacak bir sızı kalıyor…
  Bütün elemanlar yerlerine döndüler. Sadece Muon, Tau ve ben kaldık. 

banner363
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.