İstasyon 1.Bölüm

Çok kalabalık yerdeyim. Nereden geldiğini bilmediğim bir müzik çalıyor. Hafif, tuhaf bir serinlik veriyor içime. Kulaklarıma giren sesle beraber sanki bende kendi içime giriyorum ve bulunduğum bu istasyondan bir yolculuğa çıkıyorum…
         
Hiçbir zaman bana ait olmayan, kendimle bütünleyemediğim duygu karmaşalarını, duygu suçlarını, doğru sandığım öğrenmişliklerimi ardımda bırakıp gidiyorum. Ve uzaklaştıkça hafızam siliniyor sanki. 
         
Giderken, onu tanıdığımdan beri benden hiç ayrılmayan düşünceyle, yapacağımız keşiflerin ortak dayanışmasını kuruyoruz. Ve ben alışkanlığım gereği, arada bir de olsa, geriye baktığımda birçok soru dolduruyor beynimin içini. 
         
Biçimini edinmiş bir toplum içinde yer almakla ben kendi kimliğimde miyim? Hangi topluma girsem o topluma göre biçim alıyorum. Oysa biçimlenmek ya da biçime girmemek! Aslında, varlık değişip ve gelişirken, her şey bu gelişimin ve değişimin içinde yer alıyor. Biçimlenmek diye bir şey yok aslında. Alışkanlıklarım beni o kadar sınırlıyor ki, hayatımı eşyaya verdiğim biçimle sınırlıyorum sanki. 
        
Algıladığıma nasıl, neye dayanarak anlam veriyorum?

Yoruldum… Yoruldum…
Uykuyu ölüme bahane kılarım
Çıkar giderim bu bedenden 
Yeni, yeni yüzlerde bu kaçıncı oyalanmam.
Niye aynı değerlere hevesli insan?
         …
Değişen nedir bende?
Ben nereye geldim?

Griden başka hiçbir rengin olmadığını, bulut çözünürlüğünde bir yerdeyim; Her yer alabildiğine geniş ve derin. Bir süre yukarı doğru çıkıyorum. Dilim ve sesim sadece düşüncemdeki mana. Bir sınırda olduğumu, bu grilikten çıkarsam başka bir boyuta geçeceğimi biliyorum. Sadece düşüncemde algılayabildiklerimle muhatabım. Bedenimin hisleri aynı fakat ağırlığı yok. Vücudumu dikey tutup, yatay bakıyorum bu sonsuz grilikte. Nefes aldığımı hissediyorum. ‘’ Burada da oksijen var’’ düşüncesi geçiyor aklımdan. Hızla aşağı iniyorum.

‘’Yaşayıp da sonuna geldiğinde hiçbir şey anlamadığını anlamak gibi… ‘’ Bir düşten uyanıyorum.

Gitmeliyim bu istasyondan. Yeni bir yolculuğa çıkmalıyım. Bu yolculukta ‘’nasıl’’ ın ve ‘’niye’’nin önü açık olmalı. ‘’ Öyle ki cevap sorudan önce gelmeli…’’ 
      
Bedenimi düşüncemin dinçliğine, aktifliğine nasıl ulaştırabilirim. Bunu yapabilir miyim?
     
Yapabilirim. Evet yapabilirim. Ama ne çok detay var. Bunca detaya yetişebil miyim? Bu kapasiteye sahip miyim?
     
Of! Bilemiyorum. Hiçbir şey bilemiyorum. 
     
Aslında kendime dışımdan bakışım beni bu duruma getiriyor. İçimden baktığımda; parmağımın ucunu, kâinatın ucu gibi hissediyorum… Kol boyu yolumda ne çok ayrıntı mevcut!..
     
‘’Yaptığım yolculuğun hiç ama hiç bitmeyeceğini fark ediyorum.’’
     
Kendi oluşumla, yaşama biçimimle, duygularımla, öğrenmişliğimle ne çok yanılgılarım var. Kâinatın bu beden de bir nokta olduğunu nasıl anlayamadım ve her kapıma gelenin ben olduğumu…
    
Hiç içinde olduğum zamanın içinde olamadım.
    
Hiç, hırs, beklenti ve mekân tutkum olmadı.
    
Bulunduğum her yerde emanet gibiyim. Özenle dokunuyorum elimin uzandığı her şeye…
     
Ben bu bahçeyi böyle düşünmedim.
     
Burada bir çiçek olsun diye geçmedi aklımdan. 
     
Burada bu çiçeği kim düşündü o zaman?
     
Senin düşüncen benim düşüncemin bir parçası mıydı?
     
Güzel bir bütünlük. 
     
Bütünlükte ki estetiğe yeterli diyebilir miyim? Düşünce yaratır mı? Yoksa sadece yaratılmışı mı bilir? Ben yaratılmışa biçim mi veriyorum?
     
Bu istasyonda işim uzun anlaşılan. 
     
Biçimi neye göre veriyorum? Her şeyin biçimi var zaten…
     
Bir gönül var ki; beşeri çıkmazlarımdan beri tutar kendini. Görür, işitir, lakin konuşmaz bere benzere. Her an bir yaprak yeşerir. Her an bir çiçek açarda, alınır sanki el uzatana…   
     
Bir gönül var ki; Her varlığın içinde, lakin yoksulumu yoksul kendi bünyesinde…
     
Bir gönül var ki; Birçok hayatlar o olur. Sanki benim bile dışımdan seyreder hayatı. Gebe kalmaz hiçbir yaşanmışlığımda vicdanıma…
     
Bir gönül var ki; El değmez. Niyetlerimin karşısında bırakır beni bana. Verdiğim kararlardan etkilenmez, değilse etkisi kendinden yana…
     
Hey gönlüm! Dağlar maralım. Beni benden ala tanıyanım. Durgun sularımda aşiyanım. Dost yolunda telli sazım. 
     
Buğulu gözyaşım…
     
Gitmeliyim.
     
Evet, evet gitmeliyim bu istasyondan. 
     …
     
Tünel…
     
Kenarları aydınlık, hasıra benzeyen bir yapısı var. Aydınlık, kenar duvarın kalınlığı üç metre kadar. O kadar kusursuz ve muntazam ki.
     
Tünelin ortası koyu karanlık. Göz kapaklarımı sonuna kadar açıyorum, bakıyorum ve elimde tuttuğum aynayı kendime, yani yüzüme yaklaştırarak göz bebeklerimin içine bir daha bakıyorum. Şaşkınım, göz bebeklerimi daha önce hiç böyle görmemiştim…
     
Göz bebeğimin karanlık noktasından içeri doğru giriyorum. Bu demek oluyor ki yeni bir yolculuğa çıkıyorum. 
     
Tünelin içinde biraz ilerliyorum. Tünelin aydınlık duvarı, ince bir çizgi halini alıyor. Tereddütlüyüm” gitmeli  miyim bu yolculuğa!” Diye düşünürken biraz daha ilerliyorum…
     
Şu anda burnumun içinde, açık renkli bir koku hissediyorum. Kokunun açık renkli olduğunu, tadından biliyorum Nefes çekiyorum, burnum daha da genişliyor. Kokunun elektriğini bulmakta geç kalıyorum…
     
Sol kulağımın içinden bir şey geçiyor. Gürültülü bir şey. Daha önce zaman zaman duyardım bu sesi . Bu ses neye ait bulamıyorum…

Sol göz bebeğimin içinde, iğne ucu kadar siyah bir nokta mevcut. Baktığım her yerde görüyorum. Sağ göz bebeğimdeki şekli çiziyorum. ( 0o0o ) ve baktığım her yerde beyaz ışıklar var, havada uçuşuyorlar. Tünel aydınlanıyor sanki. Evet, evet aydınlanıyor. Yoksa, yoksa ben, karanlıkta mı görüyorum!..
    

Sanki bir rüyaya giriyorum…
    
Yemyeşil bir vadideyim. Bu mesafeden yeryüzü muhteşem görünüyor. Vücuduma karşı yer çekiminin bir hükmü yok. Gitmek istediğim yere uçarak gidebiliyorum. Gittiğim yerleri kuş bakışı seyretmek mükemmel ötesi geliyor bana. ‘’Kuşlar ne kadar şanslı olduklarının farkında mıdırlar bilmem.’’
      
Kalabalık insan grubunun ortasına iniyorum. Bütün insanlar çok şık giyinmiş. Sanırım bir partideyim. Buraya gelişimdeki amacım ne bilmiyorum ama bir amaçta gütmüyorum... İnsanlarla ilgilenmiyorum. Kenarda beyaz örtülerle bürünmüş masaların üstünde çeşit çeşit pastalar var. Bütün pastalar kahverengi renkte ve hepsini oldukça estetik buluyorum her şeyi.
      
Kurbağa şeklindeki pastayı masanın üzerinden tabağıyla alıyorum. Bıçakla ikiye kesiyorum. Kahverengi pastanın içi beyaz. Gülümsüyorum. Pastanın yarısını çatalla yiyorum. Tadı sup gibi. Tadını çok beğeniyorum. Tabağımı masaya bırakarak, çevremdeki insanlara bakıyorum. Kalabalık grup halinde benden otuz metre uzaklaşmış, bulunduğum yerde tek başınayım.
     
‘’Burada her şey çok güzel, ama ben gitmeliyim. Çünkü burada yapacak şey bu kadar.’’Düşüncesi geçiyor aklımdan. Kolumu yukarı kaldırarak havalanıyorum ve rüyadan çıkıyorum…
    
Üç haldeyim. Üç halden hangisine girsem, yine üç halde oluyorum. Bir ben, her an, üç halde…
    
Bu hallerin her birinde o kadar çok istasyon var ki! Her biri o kadar geniş ki! Bir an hepsine yetişmemin mümkün olmayacağını düşünüyorum…
    
Düşüncemin hızında gitmekten başka çarem olmadığını anlıyorum… Ama şimdi uyumak istiyorum. 
    
Merhaba uyku, merhaba. İnsanın uzana uzana uykuya dalması ne güzel. Hiç aklına gelmeyen rüyalara girmesi ne güzel. Sürpriz bir gün ışığına uyanmak, her iki hayatı birbirine bağlamak, gidip ocağa çay koymak, sabah sabah aklına gelenlere; ağzını suratına yaymak ne güzel…
    
Her sabah uyandığımda, yeni görüyormuşum gibi bakmak eşyaya, her güne değer vermek, ne güzel…
    
Üç gündür kar yağıyor ve ben aylardır beklediğim kış manzaralarını yakalıyorum. Seyrine doyamadığım, sanki hep bu manzaranın içinde kalacakmışım gibi tarifsiz ayrıntı seyrine giriyorum. 
   
Çam ağaçları, yeşil dalları üzerinde beyazı taşırken oldukça saf bir görüntü sunuyor gözüme. 
    
İnce dallı ağaçlar müziğin her sesini içinde saklı tutuyor gibi. Ve beyaz hangi ışığın etkisine girse farklı bir güzellik sunuyor. 


Her taraftan senfoniler çalıyor. İçimden bir şey çıkıyor; her şeyin adı aşk oluyor… 

Düşünüyorum…
    
Aslı su olan karın dengesindeki güzelliği, süzüle süzüle yeryüzüne inişini, hafifliğini, her düşen tanenin farklı bir biçimde oluşunu… Sonra dağlardan inen çığı düşünüyorum ve dağlara bakıyorum; zirveleri bulutların beyazına karışmış, sınırı belli değil…

    
Bırakıyorum kendimi bedelsiz bir sonsuzluğa; ne konuşan ağzım, ne gören gözüm, ne de duyan kulağım kalıyor…
    
Benim kuş tüyü hafifliğinde geçen hayatımın, cennetin hangi katına ihtiyacı var ki şimdi?..
    
Her şey birbirleriyle bu denli kaynaşmışken. Her şey birbirini böyle cesurca devam ettiriyorken.Ve bende bu varlığın içinde mevcutken, neyi kendime özel kılabilirim ki? Kendimi tanımayı istemekten başka!...
   
Anlaşılması zor birçok olgunun iç içe bulunduğu bir istasyona geldim. 
   
Tuhaf bir haldeyim. Bu halimi ölümün fiziki yokluğuyla eşdeğer hissediyorum…
   
Bu istasyonda dolaşırken iki yol çıkıyor karşıma. Biri çok geniş, diğeri dar.

YORUM EKLE
banner441

banner566

banner554

banner558

banner141

banner557

banner568