İstasyon 5.Bölüm

BEŞ PARMAK DAĞLARI

     Bilincime katkıda bulunmayan bir anım bile geçmemeli…
     Genişliği dört metreye yakın. Derinliği; düz yerlerde diz kapağıma gelen, sakin, kendi içinde küçük küçük dalgalanan, yine kendine çarparak dalgasını kıran, bir derenin kenarındayım. 
     Burada en sessiz sese bile hassas kulağım.
     Dikkatli olmalıyım neme lazım. 
     Öyle kolay değil bu yollarda yol almak…
     …Kaç bin çeşit rengi mevcut yeşilin, bilemiyorum.. 
     ‘’Gün görmemiş yeşilleri de hesaba katarsam!
     Bunca ayrıntıyı, görme alışkanlığımla kavrayıp da, yoluma devam edemiyorum!...
     Yolum uzun, engebeli, gidemiyorum!,,
      …İki cinsiyet geldi karşıdan, iki yanıma durdular.
     Ellerini omzuma koydular.
     Rehberim oldular.
     İkisinin ortasında ben.
     Dağ bayır demeden.
     Yürüyormuş gibi; ama yürümeden, sanki
      Uçuştuk
     Tek kelime bile etmeden 
     Konuştuk. 
     Öyle bir yere geldik ki, üçümüzde 
     Sustuk…
     Beş parmak dağlarında, başparmağımın zirvesindeyim.
     Vakit akşamüstü.
     Bırakmadılar zirveden öteye gideyim.
     Güneş üstüme düştü.
     Tam oturacaktım ki yere.
     Bir ses değdi yele.
     ‘’Bak’’ dedi.
     ‘’Bak ileriye’’!
     Bütün renkler havada uçuşuyordu. 
     Gök kuşakları; zincir gibi birbirine geçiyordu.
     Kulağıma farklı bir ses geliyordu…
           Bir şeyin gölgesi düştü sol yanıma.
           Tenimde su hissettim damla damla.
           Kaldırdım yüzümü yukarıya.
                     Diktim gözlerimi boşluğa. 
                     Gri bir tabakada.
                      Bir met-cezir yaşandı. 
    Su; merkezine düştü, yuvarlandı.
    Her yanımı elips daireler sardı.
    Islak yeryüzünden ayağım kaydı…
    Su:
    Sevgi gibi beyazdı
    Sevgi gibi çıplaktı
    Sevgi gibi coşkuluydu
    Sevgi:
    Su gibi berraktı
   Su gibi derindi
   Su gibi yaratıcıydı. 
   Ben sevgiyi sadeleştirdikçe.
   Anladıkça mananın gölgesini.
   İçimde vekil duran kendini gösteriyordu…
   …
   Evet.
   Zirvede uzun süre kalabilmek zor. Burada, suyun rüzgâra dönüşen kısmı, kapasitemin üstünde etki ediyor bedenime…
   Uzaktan bakınca değişmediğini sandığım dağların zirvesi; insanın yaşama alışkanlığına uygun olan zeminlerden daha hızlı değişiyor…
   Uzağından bakınca zevkle seyrettiğim onca ayrıntıyı, dağın içine girince göremez olduğumu fark ettim. Her şeyi kendi bünyesinde değerlendirmek durumunda kaldım!
   …
   Yavaş yavaş başparmağımın zirvesinden inişe geçiyoruz. 
   İniş, çıkıştan her zaman tehlikelidir. 
   İnsan çıkarken dengesini sağlamak için, kendini kolayca öne eğerde. İnerken kendini geriye eğmekte zorlanır!
   Zirveden kolay inebilmem için rehberlerim beni, bir kanalın içine bıraktılar. Kanalın içinde, beyaz ve kırmızı sıvı var. Tıpkı balıklar gibi, sıvının içindeki çözülmüş oksijeni kullanarak nefes alıyorum. 
    Dağın tam orta yerinde bir istasyon görüyorum. Kanaldan çıkarak burada mola veriyorum. 
    Muhteşem bir manzaraya bakan, muhteşem bir yapı. Bildiğim evden büyük. Bildiğim saraydan küçük. Girişi sütunlu. Yarısından fazlası dağın içine doğru. ‘’Akılıca yapılmış.’’ Diye düşünüyorum. Kapısından girip, camın kenarına oturuyorum. Burada yaşayan var mı, yok mu bilemiyorum. Çok yorgunum. Uyumak istiyorum.

    Garip bir sızı düşüyor yüreğime
    Tenimde, yıldızlara kıyas bir arzu var
    Güneş, kızıl dalgalarını bırakırken akşam mavisine
    Bir istekle ellerim, yıldızları toplayacaklar.
    Yüreğimdeki sızıya, sanki bir aşk sunacaklar.
   …Yıldızlara bakıyorum. Ne kadar yakındalar.
   …
   Arkamda duran biri var, biliyorum.
   O, bana bakıyor ben onu görüyorum.
   El değmemiş koru gibi zengin duruyor
   Suskun varlık, aşk ile dile geliyor…
   ………..
                Hangi yanım ikrarda?
                Hangi yanım inkarda?...
    Asırlardır beklediğim.
                               Şu anda.
                                        Arkamda.
    Dönsem mi;
                  Bak-sam mı?
    Dokun-sam mı?
                  Sar-sam mı?
   Hayal ettiğim manamın kaderi titriyor!.
   Kalbim, amansız bir şeye doğru gidiyor-!
   …
      Aşk dokunmaz.
        Aşk beklemez.
          O,  sadece yol alır. 
   Geçtiği her yerde bir yanı kalır…
   …
   -Çıkıp geldi rüyadan. 
     Karşımda durdu. 
                      Ellerime dokundu.
                                   Yüzünü, yüzüme koydu…
   …
   Sanırım bütün zamanlardaki çığlığımı duydu!
   Kalbim en ince şeyle çiziliyormuş gibi sızlıyordu…
  …
   Aşk dokunur.
           Aşk bekler. 
            Onlar, her şeye nüfus ederek, yol alır.
   Geçtiği her yerde bir yanı  kalır…
       Çıkar gökyüzüne bulutlanır. 
        İner yeryüzüne çiçeklenir…
  …
  —Tek başına ölür gibi, bir aşka düştüm!
   Sanki binlerce yıl geriden gelir gibi!
  Sanki binlerce yıl ileriden gelir gibi!
   İnkârda da nice aşklar görmüştüm!
   Ah bu kor, hiç biri değil gibi …
   Aşk:
      Gözümde sonsuz bir yolculuktur!
       Duydunuz mu dağlar?
                                     Duydunuz mu?
   Gözyaşlarımla sularım çiçekleri!
   Çığlığımla diri tutarım bedenleri…
   …
                                       Ağlatmayın beni!
   …
   Hangi tene girsem 
                              Ölüme gider sonum.
   Aşk ölmez!
   Doğup büyüdüğüm.
                   Doğurup büyüttüğüm. 
                               Hepsi benim kızım.
                                        Hepsi benim oğlum…
   …
   Anlıyorum ki aşk: Aşk çocukları yaratmak için, kendini cilveyle gösteren, hayatın en diri yanıymış…
   Anlıyorum ki aşk: Beynimde bir tek noktayı açarak yol alan, en saf duyguların içinde, her zamanda çürümeden, kalanıymış…
  Anlıyorum ki aşk: Her şeyin içinde mevcut olan, bir tek varlığın oyuncağıymış…
  Aşk: Zerrede bütünü görmekmiş...
Aşk: Her şeye benzemekmiş …

  Gözlerimi, karanlıkta aydınlık arası bir ışığa açıyorum. 
   Oturur vaziyette uyuya kaldığım, eski bir koltuktan kalkarak, pencereye yaklaşıyorum.
   Ellerimi cama dayayarak, dışarı bakıyorum. Cam soğuk. 
   Dokunma hissim eğreti duruyor ellerimde bu sabah. Ellerime bakıyorum. Ellerim, ne kadar güzel. Ne kadar marifetli. Ellerimi açıp, cama bir daha dokunuyorum. Eğreti hissimi kaldırıyorum. Camda ellerimin izi kalıyor. Burada bıraktığım tek şey, ellerimin izi oluyor…
   … 
   İki yumruğum büyüklüğünde. Yıldız görünümünde, bir ışık topu geçiyor üstümden…
   Daha önce böyle bir şey görmememe rağmen, garip gelmiyor. Gülerek el sallıyorum.
   …
   Kendimi dinlenmiş hissediyorum. Oysa hiç uyumadım. Bu istasyondan, hayatın en saf hazzıyla bütünleşmiş olarak ayrılıyorum…
   Sabah güneşinin ilk ışıkları, bir dağın zirvesinden süzülmeye, okşamaya başladı bile baharlarmış yeryüzünü.
   ‘’Sanki dağın öbür tarafı yeryüzü değilmiş gibi!
   Böyle sınırlı bakışım, hangi alışkanlığım?
   Sanırım güneşi her sabah doğuyor olarak öğrenmiş olma alışkanlığım…
   Oysaki güneşe her sabah doğan, uyanan benim!
   Vaaaaaaaaaay!
   Bahar geldi
   Her şey uyandı.
   Bir sen uyanmadın uykundan
                                      Hey bağnaz yanım!
   İnsan farkına vardığı şeylere bilinçlenince, bilinçlendiği imgeleri apaçık görür. Gördüğü açıklığı genişletirse, bilinçlenmediklerini de görür. Ve kıyassız anlayabilmesi için; içinde vekil duran her şekle girer, sezi yollu kavratır her şeyi insana…
   İçimiz saf ve sadedir. Bizi şaşırtan dışımızdaki tutucu düzendir…
   Doğuştan içimizde var olan yaşam coşkumuzu söndürerek, dışımızdaki düzene uymak uğruna, benliğimize uyguladığımız kargaşalardır; zihnimizle bedenimizi birlikte hareket ettirmeyen…
    Neyse.
    Neyselerin içine de ne çok şeyler bırakıyor insan! 
    Yine de neyse deyip, yoluma devam ediyorum.
    …
    Beşparmak dağlarında, başparmağımın ortasındaki istasyondan ayrıldıktan sonra 
Ne kadar yol aldım bilemiyorum. 
    Dağdan iniş muhteşem. Bakışım o kadar geniş açılı ki. Her ayak boyumda manzara değişiyor. Renkler değişiyor. Boşluğu dolduran dalga boylarının, yönü ve kıvrımları açıkça görünüyor. Harelere hayran hayran bakıyorum. Oksijen alışık olduğumdan fazla geliyor beynime. Daha çabuk yoruluyorum.

YORUM EKLE
banner441

banner566

banner554

banner558

banner571

banner141

banner557

banner560

banner568