Kallavi bir mezar


Barış Erdoğan

Barış Erdoğan

Okunma 10 Şubat 2018, 22:16

Tarihi kentleri seviyorum, her sokağını labirent belleyip gezinmek, kaybolup başka semtlerde ortaya çıkmak... Erken saatlerde yaşlı bir bilgeyle -üç beş bin yaşlarında falan- bu kentler üstüne damağımız kuruyuncaya değin söyleşmek... Bilmediğim, adını duymadığım bir semtine yarı uykulu halde bırakılıvermek... Doymak bilmez bir istek bu bende. Düşünün avuçiçi kadar küçük Antalya'da kaybolduğumda -ağustos sıcağı ensemde boza pişiriyordu- imdadıma bir postacı yetişmese kendimi Bağdat’ta bulacaktım.

Behlül Dane'nin cehennemden getiremediği ateş sanki o yaz Antalya'da idi. (Behlül Dane, bana babamın hediyesi olan bir ermiş. Harun Reşit, danışmanı Behlül'ü perişan halde görünce sormuş: "Hayırdır Behlül, nedir bu perişan halin?" Cevaplamış: "Antalya soğuktan kırılıyordu (burası benim uydurmam) cehenneme ateş almaya gitmiştim, meğer ateş bu dünyada olurmuş. İnsanlar ateşini cehenneme kendileri götürüyormuş.") İşte böyle bir cehennem ateşi vardı Antalya'da... Hele bu ateş Kahire'de falan olsaydı, hayyalessalah...

Kahire deyince aklıma geldi. Henüz ayak basmadım Mısır topraklarına, ama nasıl oluyor da kentin bütün sokaklarını karış karış biliyorum. Yetmezmiş gibi, "Kahire, Kahire!" diyerek inliyorum ama Giza'da buluyorum. Sanki kente, "galip gelen, muzaffer" anlamına gelen "Kahire" adını ben vermemişim, Kavalalı ailesinin danışmanlığını ben yapmamışım. Bütün bunları e-devlet sicilimde gördüğümde nereden haber aldılar diye de çok şaşırmıştım. Bir defasında İstanbul Sultanahmet'te otururken elimi uzatmıştım da Keops, Kefren ve Mikerine'yi okşamıştım, piramitlerin tozunu yanımda oturan arkadaşıma göstermiştim. Arkadaşım aklını oynatmıştı. En çok şaşırdığım durum, Tutankamun lahdi yerinde benim lahdimin yer alması.

Bizim Ahmet Mithat Efendi de Paris'te Bir Türk'ü Paris'i görmeden yazmış. Salah Birsel'in PAF ve PUF'unda yazıyordu, okuduğumda hop oturup hop kalkmıştım.

Sıkı durun, Yakup Kadri'nin doğumunda da bulundum, ebeyi konağa getirenlerin başındaydım; tarih 27 Mart 1889'u gösteriyordu. İlk canımdan oluşum, Müfettiş Carter'ın lanetli bir firavun mezarı bulmasıyla gerçekleşti. Çölde Uyuyan Sır'ı okuyanlar bilir, altın dolu mezarı arayan Carter da benimle birlikte can verdi oracıkta. Aslında Mısır'daki karışıklığı kulağıma fısıldayan Yusuf Zeydan'ı önemseseydim ölüm hakkımı hemen kullanmamış olacaktım. Zeydan’ın bir iyiliği oldu ki Necip Mahfuz'a "Kahire Üçlemesi" ile "Cebelavi Sokağı’nın Çocukları"nı ilham verdim. Kahire Üçlemesi'ni merak eden okurlar için yazıyorum, Kahire'de yaşayan tüccar Ahmet Abdülcevat ve ailesinin yaşadıkları. Peki bu aileyle bir ilgim var mı? Burası sır kalsın.

İkinci ve son canımı yine Kahire’de verdim. Ruhumu Thot’un (Tanrıların yazıcısı Thot) huzuruna getirdiler. Mezar koruyucu Anubi de ordaydı. Günahımla sevabımla tartıldım, terazi dengede kaldı. Thot, ölüler tanrısı Osiris’e dedi ki, “Efendim, ölünün kalbi sütten çıkmış ak kaşık.” Osiris’in fısıltısını duydum: “Bırakın istediği yere gitsin.”

Şimdi nerde olduğumu soruyorsunuz, yedi tepeli bir kentte. Şaşırmayın, İstanbul'da değil, Moskova'da kallavi bir mezardayım. Bir gün Moskova’dan sesleneceğim.

до свидания (Allahaısmarladık)

banner441
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Adlviye Ertekin Yüksel - 1 hafta önce
İnanın sizin yazdıklarınız hem bilgi Hem heyecan yüklü
Severek okuyorum Allah güç kuvvet versin