Gezi notları

Köşe yazarımız Nazan B.YILMAZ gitti-gezdi ve yazdı

Gezi notları

 Aylar öncesinden planladığım daha doğrusu hayalini kurduğum-buna ne kadar planlamak denirse-gezinin son ana kadar çıkan aksiliklerini de bertaraf edebildikten sonra vuslat zamanı gelip çatmıştı…bilindik hazırlıklar…heyecan,endişe,birazcık da korku…..korkuyu tam tanımlayamıyordum..…belki ilk kez göreceğim yerlerin hayalimdeki hallerine benzemeyeceği,ya da hayal ederken aldığım tadı gittiğimde bulamama ihtimalinin korkusuydu ….Konuya girişimden öyle paylaşım sitelerinde gördüğümüz Avrupa turları-bu aralar çok moda-gibi bir şey sanılmasın…güzergahım İzmit ve İstanbul…şu da bir gerçek ki İstanbul zaten  dünyanın benzersiz şehirlerinden biri …


Neyse yolculuk anı gelip çattığında var olan heyecanıma bir de burukluk eklendi… Ayrılık geçici de olsa yaşadığın şehirden ayrılış, geride kalanların gözlerindeki hüzün dokunuyor insana… Bu ruh haliyle otogardan ayrıldık bizimle benzer duygular taşıyan diğer yolcularla birlikte…



Yolculuk geceye denk geldiğinde zaman-mekan kavramı da kalkıyor sanki…otobüste  derin  bir sessizlik…Bu sessizlikte yeni icat minik ekranların her zaman olduğu gibi yine insanları  esir almasının da etkisi unutulmamalı..bu arada hiç sevmedim bu uygulamayı..tamam yolculukta yanımda oturan ve yolculuk bittiğinde de muhtemelen bir daha karşılaşmayacağım bir insanla muhabbet etmeyi sevmem ama en azından çevreyle bir bağlantısı olur insanın…bu uygulama onu da bitirmiş…

     Saat sabahın üçü gibi mola zamanı…çok tatlı bir serinlik..çiçekler yeni sulanmış..toprak kokusu sarmış her yanı…Taze demlenmiş çayın tadı…bir de sigaram….zamanın durmasını istediğim nadir anlardan…Ama böyle anlar zamanın arkasına bile bakmadan geçip gittiği anlardır….




Gün ağarırken Tuz Gölü kıyısından ilerliyoruz. Muhteşem bir görüntü… Kristaller gün ışığını renk cümbüşüne çeviriyor. Hangi müzik ya da hangi film güne böyle bir manzarayla merhaba demenin tadını verebilir ki… Bu duygularla insanlara bir göz attım; kimi uyuyor,kimi o ‘’ucube’’alete dalmış,dünyadan haberi yok…Oradan o vakitte kırk kere de geçmiş olsan kırk birinci keresinde de aynı güzelliği yaşarsın.Kıyıdaki yolculuğumuz sürdü epey.Bir görünüp bir kaybolup…



Zaman dediğin nedir ki..geçiverdi göz açıp kapayıncaya dek….Sapanca Gölü göründüğünde yolculuğumuzun sonuna yaklaşmıştık zaten…Kurak bir iklimden yeşilin ve denizin içine dalmak nasıl bir duygudur orada yaşayanlar bilemez…
Bu doyumsuz doğanın seyrinden sonra dostlarla kavuşma anı…hasretle kucaklaştık dostumla..hiç bir şey söylemeden ama çok şeyler anlatarak…

Annenin bebeğini kucakladığı gibi dağın sarmaladığı bir şehir İzmit…Körfezin sanayi merkezi…bu durum yapılaşmada,insan profilinde,trafikte her yerde  hissettiriyor kendini…Ama her şeye rağmen güzel bir yerleşim yeri.Hele bir de dostlar arasındaysan..

Sıra körfezin diğer ucuna geldiğinde  duyduğum şehir adları bir anda kopardı beni bulunduğum zamandan…Çınarcık,Yalova;Değirmendere…17 Ağustos kabusu…Doğanın böylesine cömert davrandığı bir güzelliğin yıkımı…yıllar önce kilometrelerce öteden hissetiğim acının bir hiç olduğunu anladım oraların havasını soluduğumda…üzerinden o kadar zaman geçmesine rağmen hala izlerini taşıyordu  küçücük yerler o felaketin..Sıradan sahil yerleşim yerleri gibi seyredebilmek imkansızdı anlayacağınız.Güzel bir şey düşünmek oraya ve yaşanan acılara ihanet gibiydi.
Körfezin güneyiyle buruk bir tanışmadan sonra oradaki dostlarımla da veda vakti gelmişti…hem şehrin hem de ayrılığın hüznüyle ilk feribot yolculuğumuz başladı.Adaların arasından geçtikten sonra o muhteşem medeniyetin silueti görülmeye başladı….yaklaştıkça korkmaya başladım.hayalimdeki manzara  değildi sanki.İstanbul muydu ki burası?Ama olmamalıydı…Boğazın  görüntüsü kelimelerle anlatılamayacak kadar güzeldi ama şehir?


Allahtan bu hayal kırıklığım uzun sürmedi… Feribot Yenikapı rıhtımına yanaştığında korkumun yersiz olduğunun farkına vardım. Şehir kendini göstermeye başlamıştı. Başımı çevirdiğim her yönden tarih fışkırıyordu… Bankalar, evler, okullar, üniversiteler, askeri binalar… Sanki sen benim güzelliğimden nasıl şüphe duyarsın der gibiydi şehir… Zaten yol boyunca (Yenikapı-Beşiktaş yönü)nereye bakacağımı, hangi yapıya hayran kalacağımı şaşırmış durumdaydım. Ama bana ‘’dur sen bak daha ne kadar şaşırtacağım seni’’diyordu içinden… Tabi bu sesi gezip gördükten sonra duydum ancak ben… Sokaklara girdikçe, her parçası farklı matruşka bebekleri gibi iç içe güzelliklerin olduğunu keşfediyorsun… İnsanların koşuşturmasının yanında yaydıkları enerjiden etkilenmemek mümkün değil… Öyle ya o şehrin havasını solumak nasıl bir ayrıcalıktır… Tabii ki orada çok zor şartlar altında yaşayan insanlar var bunları göz ardı etmek mümkün değil. Ama bu eşitsizlik şehrin suçu olamaz diye düşünüyorum.



İstanbul’daki ikinci günümüzü tarihi yarımadaya ayırdık. Maddi manevi her şeyin çok çabuk tüketildiği ve sıradanlaştırıldığı bir zamanda burada Sultan Ahmet ‘ten, Topkapı’dan, Ayasofya’dan. Sarnıçlardan, Hisarlardan bahsetmek baygınlık etkisi yaratacak gibi görünebilir…Ama şunu söyleyebilirim ki bu mekanları gezip gördükten sonra az önce sıraladığım mekanların adlarının bile besmeleyle anılması gerektiği kanaatine vardım…
Ayasofya da ki Meryem Ana figürüyle birlikte  Kuran-ı Kerim ayetlerinin iç içeliğindeki dinler arası hoşgörünün boyutunun  modern dediğimiz şu çağda kırıntısını bile göremiyoruz…Sultan Ahmet Cami sinin ihtişamı,Sarnıçların mimarisi…Akıl almaz bir sanat ruhu .


Tek hayal kırıklığımı Topkapı Sarayı’nda yaşadım…Adı bile iticiydi’’TOPKAPI SARAYI MÜZESİ’’Öyle muhteşem bir yapıyı,yüzyıllar öncesindeki yaşanmışlıkları perdelercesine insanların tüm dikkatini içinde sergilenen saray hazinelerine çevirmişler…Yapı zaten başlı başına bir tarih,paha biçilemez bir hazineyken…Nasıl bir hayvanat bahçesini gezerken sadece hayvanlara dikkat kesiliyorsak sarayda da aynı havayı estirmişler…hiçbir hayvanat bahçesini gezerken insanlar ‘’Aa !!ne kadar kaliteli bir kafes.,ne güzel de dizayn etmişler’’demez…Çünkü orda amaç sadece sergilenilenlere bakmaktır…..Oysa ki sarayın tarihi dokusu için amatör tiyatro sanatçılarından bile faydalanılabilir…mizansenler oluşturulur….odalar aslına uygun eşyalarla döşenebilir….saray müzikleri sarabilir dört yanınızı….yok!!!!bunların hiçbirini yapma her odaya tahtlar,kılıçlar ,takılar,beşikler koy ve sıradan bir müzeye dönüştür bu olağanüstü yeri…..orada sergilenenlerin değerine,paha biçilemez olmalarına diyecek hiçbir sözüm olamaz…hakikaten her biri eşsiz parçalar…..ama bu güzellikler için de sırf onlara özel bir yapı düşünülemez miydi……o zaman sarayı saray gibi,değerli eşyaları da eşya gibi gezip görürdük...üzgün ayrıldım saraydan…

Tarihi Yarımada gezimizin sonunda vapurla Anadolu Yakası’na geçerken tekrar dönüp içim burkularak baktım o muhteşem yapıya… Bütün ihtişamıyla hakimdi o güzel boğaza’’ ne yaparsanız yapın ben buradayım’’dercesine…
     Gezimin; gözlerimin bir daha başka yerde göremeyeceği ve her gördüğünde de artan bir hayranlıkla bakacağı bir bölümüne gelmişti sıra…KARADENİZ iLE BOĞAZIN KUCAKLAŞTIĞI YER…’’kelimelerin kifayetsiz kaldığı an’’bu an olsa gerekti.Haritalarda gördüğümüz o oluşumun bir ruhu olabileceği hiç aklıma gelmemişti o ana kadar…Karadeniz’den boğaza,boğazdan Karadeniz e geçiş yapan o insan yapımı gemilerin bile ruhu vardı sanki….yaşayan,nefes alan.kederlenebilen bir canlıydı adeta….o gemiler bile bulundukları  yerin güzelliğine kapılmışlardı sanki…aldığım nefesten bile utandım o anda…

       Oradan ayrılırken bir kez daha emin oldum ki tarihiyle, doğasıyla eşsizdi benim memleketim…

Gaziantep ‘e dönüş vakti geldiğinde giderkenki heyecanımın, korkumun yerini büyük bir hayranlık ve sevgi almıştı. Tatlı bir yorgunlukla başladık dönüş yolculuğumuza…

Gün doğumunda TUZ GÖLÜ nü yine aynı hayranlıkla seyrederek…

            

Güncelleme Tarihi: 22 Nisan 2012, 13:34
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner566

banner554

banner558

banner141

banner557

banner568