Ayça Öztorun: " Görülmüştür "

Ayça Öztorun yazdı

Ayça Öztorun: " Görülmüştür "
05 Nisan 2017 Çarşamba 07:34

Canım babacığım; eğer yanımda olsaydın; “görülmüştür” yazı başlığına güler; “ne şimdi bu? Ben yanındayım artık mahpusta değilim” derdin.
“Görülmüştür” sana yazdığımız özlem dolu mektuplarımız, ağıtlarımız, görülmüştür…
Baskılar, zulümler, işkenceler, ayrılıklar, sürgünler, ölümler, “görülmüştür”
Yaşantıma yansıyan keder, sessiz atılan çığlıklar somuttur. O sessiz çığlıklar, Torosların zirvesinden, Anavarza’ya ulaşarak duyulmuş, “görülmüştür”
Yüzümdeki derin çizgiler, yaşadığım görülmüşlüğün isyanıdır, ispatıdır. 

Bugün seninle her konuda dertleşmek istiyorum. Buralarda kötülükler kol gezerken, ölümler hayatımıza güncel bir haber gibi girmişken ve çocuklar ölüyorken, insanların umutları, kirpiklerinde toplanan gözyaşı olmaya devam ediyor. Hal böyleyken ve elimizden özgürlükler birer birer giderken, üstüne de sensizlik, daha da bir yalnızlaştırıyor beni. Günden güne, yavaş yavaş içime kapanıyorum…
Bu sabah uyandığımda saçlarıma beyaz düştüğünün farkına vardım. Azar azar serpilmiş kar tanesi gibiler. Senin bize elveda dediğin zaman ki yaşını düşündüm. Sen benden önce doğmuştun ama şimdi ben senden daha büyüğüm. Bizlere veda finalini kırk bir yaşında yaparak genç kalmayı başaranlardansın. 


Kardeşlerime ve bana, dede taklidi yaptığın günler geliyor aklıma. Amacın bizi şenlendirmekti. Tam aksine, ağlamaya başlamış; “ne olur sen dede olma baba” demiştik. O kadar yakışıklıydın ki, Çukurova’nın adam güzeli, kara yağız delikanlısına dede olmayı her nedense yakıştıramamıştık. Keşke dillerimiz lal olsaydı da, dede olma baba demeseydik. Keşke dede olabilseydin. Keşke her birimizin çocuklarını doya doya sevebilseydin. Saçına beyazlar düştüğüne tanık olabilseydik.
Önceden üzülürdüm yokluğuna. Şimdi sadece uzun sohbetlerimizi ve içten gülüşlerimizi özlemek dışında, tüm kederleri askıya aldım. Senin de dediğin gibi;
“Eğer güzel işler başardıysan ve iz bıraktıysan, erken gidişler kaçış değildir”

Bu nedenle artık seni tebessümle anar oldum.
Hayata dair korkularımı anlattığımda, beni tebessümle dinler; “Hayatının en zorlu anlarında bile korkma ve korktuğunu belli etme” derdin. Beni endişelerimden arındırmak için nasihatlerde bulunurdun. O anlarda kocaman bir çınar gibi görünürdün gözüme ve o çınarın gölgesine sığınırmış gibi, sıkıca sarılırdım sana.

Artık hiçbir şeyden korkmuyorum baba. Korku, sindirilmişliğin, haksızlığı kabullenmenin diğer adıdır. Korktukça özgürlüğünü sınırlar, alanını küçültür, hatta ruhunu düşmana teslim edersin. Bunu biliyor, korkunun üzerine gidiyorum.
Senin gidişinden sonra, hayatın ne kadar acımasız olduğunu anladım. Yokluğunda, özgüvenimi yitirmiş, içime kapanmıştım. Sanki insanlar kuğu, ben ise çirkin ördek yavrusuydum. O dönemlerde yaşımdan ve hayalperest ruh halimden olsa gerek, senin ölümsüz olduğunu düşünürdüm. Kısacası erken gidişin bir balyoz gibi inmişti yüreğimin orta yerine. 


Bizlere toplumlardan, devrimlerden, toplum adına gerçekleştirilecek ideallerden, eşitlikten, insan haklarından bahsederdin. Faşizmin, ırkçılığın ve bunların doğrultusunda oluşan sistemlerin acı gerçeklerini anlatırdın. Vahşi kapitalizm büyüdükçe, insanın insana zulmünün ve tahakkümünün artacağını, doğayı ve doğada yaşayan tüm canlıları da kapitalizmin tüketeceğini söylerdin. Dediğin gibi de oluyor babacığım. Yaşar Kemal’in de söylediği gibi “O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık.” 
Çocuklar geleceğimiz derdin. Onları, acımasız insanların çarkında parçalanmaması için en büyük armağanın eğitim olduğunu savunurdun. “Okuyun çocuklar, yerde bir gazete parçası da bulsanız okuyun” derdin. 
İnandıkların ve ideallerin uğruna, düzen seni yerden yere vursa da, zindanlarda, işkence tezgâhlarında, sorgularda, seni düşürmeye çalıştıkları her yerde, daha da güçlü bir şekilde toprağı avuçlar kalkardın. Tunceli Nazimiye’ye sürgüne gönderilişin, bazen bir film şeridi gibi gözümün önünden geçiyor. Çok küçüktüm. Çocukluk dönemlerini insanlar uslarında tutamazken, ben ayrılık acısını derinden yaşadığım için çok net hatırlıyorum. 
Sürgüne gidiyordun. Annem arkandan gözyaşları içinde bir tas su dökmüş; “su gibi git, su gibi gel demişti.” Gönlünü bıraktığın Nazimiye’den aslan gibi gidip, aslan gibi dönmüştün. Şimdi düşünüyorum da sürgünde geçen yıllarını ve döndüğünde söylediğin o güzel sözleri, ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. 


“Doğu’ya, Tunceli’nin Nazimiye ilçesine sürgüne gönderilmiş olmam, benim için ödüldür. Gittiğimde benimle yaşıt öğrencilerim vardı. Hepsi de pırıl pırıl insanlardı. Orada ki çocukların ne farkı vardı ki, batıdaki çocuklardan. Ben onları öğretilerimle kucaklarken, onlar da beni sevgileriyle binlerce kez kucakladılar. Ayrılık zordu. Doğudaki çocuklarımdan ayrılmak çok daha zordu” demiştin.

Senin gidişinin ardından, toparlanmam yıllarımı aldı. İnsanları kuğu gibi görmekten, çirkin ördek yavrusu olmaktan, ancak okuyarak, araştırarak, öğrenerek kurtulmuştum. Okuduğum kitaplar, günlük gazeteler, tarihte yaşananlar ve dünya klasikleri bana kendimi öğretti. Ruhum, yalnızlık sendromundan kurtulmuş, öz benliğimi bulmuştum. Araştırdıkça öğreniyor, öğrendikçe, gelişiyordum. Geliştikçe sınıfsal bilincim artıyor ve kuğu gibi gördüğüm kesimin yozluğunu daha net görebiliyordum. Edebiyatın sanat olduğunun bilincine varmam geç olmadı. Yazmak istiyordum bolca yazmak. Hem de yaşadığım ülkede yazmanın, gerçekleri yazmanın suç olduğunu bile bile…


Victor Hugo’nun Notre Dame’in kamburu eserinde, Rahibin, Krala söylediği sözler geldi aklıma; “Matbaa makinasının çalışması, krallığınızın sonu olur” demişti. Bunun bilincinde olan acımasız sistemler, okuyanı da, yazanı da giyotinden geçirirken, suskun ve itaatkâr bir toplum haline getirerek, öğretimden uzak, inançlar pazarlayarak, toplumu karanlığa sürüklemenin işlerine geleceğini ve sermayelerini güçlendireceklerini biliyorlar. Bunun için yazmak yasak. Okumak, öğrenmek yasak. Yani anlayacağın, yasaklar eskiden bu yana bir çığ gibi büyüyor baba. 
Ve toplum susuyor, sindikçe korkular artıyor, Zulümler arttıkça, korkular daha da büyüyor. Bu çark şimdilik böyle dönüyor.  
Buralarda hayat çok daha zorlaştı canım babam. Acılarım biraz dinsin diye senin için, cennettedir o güzel adam diyorlar. Oysaki cennet sendin baba ve seninle birlikte gitti bilinmeyene cennetler. Bu nedenle burayı cehenneme çevirenler, cennet vaatleriyle insanları uyuturken, ben uyumuyorum baba. Öğretilerinle dimdik ayakta duruyorum.

Sana gündemden, dünyadaki kirli savaşlardan, mezhepçilikten, yozlaşmışlıktan, neler olup bittiğinden bahsetmek isterdim ama sayfalar yetmez. 

Korkunun başımıza ördüğü felaketlerin ardı arkası kesilmiyor. Ama bu çark böyle dönmeyecek. Diktatörlere biat edenlerin, türbe kenarlarında dilek ağaçlarında, çürümeye yüz tutmuş umuttan bezler vardır. Vardır. Ben ne o bezlere inanırım, ne de suskun kalırım. Bu konuda hiç gözün arkada kalmasın.

Dört kız çocuğu babası olarak üzülebileceğin şeylerden biriside, son dönemlerde kadına şiddetin ve kadın cinayetlerinin artması. Erkek egemen söylemlerden hiç hoşlanmazdın. Bu söylemlerin havada uçtuğu, tacizlerin, tecavüzlerin arttığı, çocukların da şiddete ve tecavüze maruz kaldığı, yoz bir dönemin tanıklığı içerisindeyiz. 


Ama yine de korkmuyorum baba. Hiçbir şeyden korkmuyorum. Sadece içimdeki büyümeyen çocuk ve kadın yanım yara alsa da, binlerce kadının ve binlerce çocuğun hikâyesini yüreğimde taşımaktayım ve her biri birbirinden güçlü.


Dönem dönem sabah yürüyüşleri yapıyorum. Senin doğaya karıştığını biliyor ve tüm çiçekleri sanki senmişsin gibi derinden soluyorum.


Dilerim can olduğun toprakta, her zerren köklere karışır, filiz verir, can bulursun ve rüzgâr her bir zerreni tüm evrene savurur. Siyahla beyazın omuz omuza olduğu diyarlarda rengârenk çiçek olur açarsın. 


Geçenlerde apartmanımıza yeni taşınan Ermeni bir teyze ile tanışmıştım. Samimiyeti son dönemlerde fazlasıyla arttırmaya başladık. Her anısı derya deniz.  Yaşadığı acıları, tanık olduğu zorlu yılları bana anlatırken, hayata hiç gri bakmadığını, yaşadığı kederle cılız kalıp, hazan yaprağı gibi sararıp solmadığını gördüm. Bir kadının tek başına neler başarabileceğini öğretti bana onun anlattıkları.


Yani kedere ve mateme, hızla akıp giden zamanda, fazla yer vermeyip, üretmek gerektiğini öğrendim. Öyle de değil mi aslında? 


 “Bu dünyaya atarım mı sandın temelleri? 


Biz de gideceğiz bu dünyadan bu neyin matemi?” 


 Bu nedenle yerinde sayarak yaşamak yerine, üreterek ve nesillere güzel şeyler bırakarak, daha doğrusu çoğalarak, çekip gitmek varken bu dünyadan, sonsuz sandığımız ayrılıkların kederiyle bitkin düşmek, bir bakıma düşmanı sevindirmektir. Gideni güzellikleriyle anacaksın. Gideni eserleriyle anıp, yaşatacaksın. İşte bende öyle yapıyorum ve seni güzelliklerinle anıyorum.


Geçen gün köy usulü patates kızarttım. Patatesleri tıpkı senin sevdiğin gibi yuvarlak doğradım. Nar gibi kızarttıktan sonra, limonlu, sarımsaklı ve maydanozlu karışım yaptım. Üzerine bolca kırmızıbiber ekledim. Kızarmış patatesleri bu sosla süsledim. Bol buzlu rakımı da hazırlayıp, Sema Moritz’den “hasret” şarkısını dinledim. Farkına varmadan masanın üzerinde atılmak için bekleyen ekmeğe sarılı kâğıda ruh halimi yansıtan şiir yazmışım. Çocukluk dönemlerimde ağlarken bile araya muziplikleri sıkıştırıp, ardından gülmeye başlardım. Büyüdüm hâlâ o huyum devam ediyor. Şiiri kederli ruh halimden arınmak için yazdığımdan kuşkum yok. Onu da mektubumun sonuna ekleyeceğim.
 
Bazen aynanın karşısına geçer, deli miyim ben diye ardı ardına tekrar ederim. Bir küçük sandık mektup yazmışım sana. Olsun yazayım ne fark eder ki? Sen bende o kadar güzel izler taşıyorsun ki, demek ki yaşıyorsun.

Bu nedenle sana olan sevgim, dört bir yanda duyulmuş ve “GÖRÜLMÜŞTÜR” baba.

Pazar gecesi saat 23:19 

Yokluğunda hayatımda pek bir şey değişmedi!
Sadece büyüdüm ve anne oldum.
Bebeklerimi kucağıma aldım.
Onlarla birlikte büyürken ben,
Siyah atlı prensten de ayrıldım!
Çocuklarımı sevgiyle büyüttüm.
Gardımı aldım, erk toplumda tek başıma yürüdüm.
Şimdi evimde geçiyor tüm zamanlarım. 
Ve güne öykülerimi yazmakla başlıyorum.
Bazen havadis dinliyorum en kötüsünden,
Senin yerine küfrediyorum özlü ve güzel sözlerden!
Tıpkı senin güldüğün gibi en çok yün çoraplarıma gülüyorum.
Temmuz sıcağı da olsa, yün çoraplarla yatağa giriyorum.
Apartmanımda da bir değişiklik yok.
Karşı komşu kıldığı namazlarla övünür,
Köpeğimi görünce mekruh diye dövünür.
Aşağı komşu hasetlikte hep aynı!
Beni görünce yan yan bakar Adalet hanımın anası!
Çok tehlikeliymişim! Hem komünist hem de dul!
Sen üzülme olur mu? Bu türlerle mücadele bir onur…
Beni merak etme buralarda bıraktığın gibiyim.
Tarık Akan yanındaysa ona selam ederim.
Katledilen çocukları da ihmal etme emi!
Öpüyorum tek tek onların kara gözlerini…

Ayça ÖZTORUN

banner442

İlgili Galeriler
banner379
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.