Geçmişin silinmeyen izlerinden

Seval Arslan yazdı...

Geçmişin silinmeyen izlerinden

Dün, yüreğimin götürdüğü yerlere gittim, içimde özlem, eskimeyen anılarımla… İlk kez görürcesine gözlemledim çevreyi.  Patika yolları sarmalayan çam ağaçlarını gördüm, göğü kucaklayan manolyaları… İçinde gezindiğim park, parkı çevreleyen evler yabancı değildi hiç! Evlerin çoğu makyajını tazeleyen kadın gibiydi. Bahçeli tek katlı pembe- beyaz- aşı boyalı mimarisi güzel evler yıkılmış, yerlerine apartmanlar yükselmişti bir o kadar da zevksiz.

Sultan Camii ve Külliyesi’nin de içinde bulunduğu Sultan Parkı’nın bugünkü halinden çok öncesini bilirdim. Türlü ağaçların bulunduğu toprak alanda arkadaşlarımla az oyunlar oynamamıştım. Sonrasında çimlenen, otsu ve çalı türü bitkiler ve çiçeklerle düzenlenen, dinlenmek- gezmek amacıyla halka açılan oldukça geniş alana yayılan bu parkın her bir taş kırığında silinmeyen izleri vardı tarihsel geçmişin. Parkın yeşilliğine bakan baba yadigârı evimizin satılmasından sonra buralara bir daha gelmeye içim elvermemişti. 

Yıllar sonra ziyaret ettiğim, Osmanlı dönemine ait 500 yıllık (Darüşşifa-Bimarhane) Hafsa Sultan Şifahanesi’nin odalarında, Manisa'nın tıp tarihi ve mesirle ilgili canlandırmalar, yazma eserler ile tıbbi aletlerin sergilendiğini gördüm. Celal Bayar Üniversitesi’nce “Tıp Tarihi Müzesi” olarak sosyal hayata kazandırılmasından, kültür sanat merkezi haline getirilmesinden çok mutlu olmuş, fıskiyeli havuzun kenarında soluklanmıştım. 
Ne zamandır görmediğim sokağımız, kendine çekiyordu beni. Eski komşularımızdan birine rastlaşırım umuduyla kapılara, pencere pervazlarına bakınmış, ama tanıdık kimseyi görememiştim. Şehrin batısına doğru yürüdüm. İbrahim Çelebi Camii bahçesinden geçip tam karşısında bulunan ve ayakta kalabilmiş “Entekkeli Dergâhı”nı ziyaret ettim. Şahıs mülkiyetinde olduğu için talan edilmemiş, varislerince de korumaya özen gösterilmişti. Sessizce dua edip, yoluma devam ettim.
Karaköy semtine ulaşmış, meşhur Kırmızı Köprü’den yukarıya doğru çıkar bulmuştum kendimi. Spil Dağı’nın doruklarından Akbaldır da denilen tarihi Çaybaşı Deresi’ne akan suların şırıltısını dinledim uzun uzun… Dere boyunca sıralanan çınar ağaçlarının yaşlı gövdelerine dokundum, filizlenen yapraklarını okşadım elimle… Derenin içindeki çöplüğü gördüğümde içim burkuldu. Bir çevre günü düzenleyip, “gönüllü mıntıka temizliği” yapma isteği uyandı, us’umda. Manisa’yı ağaçlandırarak yeşile hayat veren doğa tutkunu Tarzan’ın da mutlu olacağını düşündüm, o an!

İvaz Paşa Camii’nin önünde, bir zamanlar pencereleri meydana bakan anneannemin kocaman bahçeli ahşap konağını aradı gözlerim. Onun yerine estetik mimariden uzak beton evleri görünce hüzünlendim. Belleğimde tazelenen anılarımla Spil’in eteğine yöneldim. Gülgün Hatun Hamamı’nın önünden geçerken, küçük bahçesi bulunan bu tarihi yerin “sanat evi” olmasını diledim. Gerçekte bu kentin bir sanat evi yoktu. Ve de büyük bir eksiklikti. Hamamın kubbeleri altında bir kemanın, bir ud’un, ya da bir ney’in kısaca evrensel müziğin tınısını duyar gibi oldum. Buranın akustik ortamında mikrofonsuz şiirler okunabilir, edebi söyleşiler yapılabilirdi. Soyunma odaları ise Manisa fotoğrafları, çeşit türde kitaplarla okuma odalarına dönüşebilir, sanatseverlere ev sahipliği yapabilirdi. Kim bilir, belki bir gün bu düş, düş olmaktan çıkar gerçek olurdu. 

Saruhanoğulları Beyliği döneminde yaptırılan Revak Sultan, Yedi Kızlar Türbesi’nin tarihi dokusunun korunarak onarıldığını gördüğümde sevindim. Belki çok önce çevre düzenlemesiyle özgün yapıları gün ışığına çıkmıştı, ama ben yeni görüyordum. O dönemin ustalıkla örülen taş duvarlarını, kubbelerini hayranlıkla seyrettim. Hünerli ellere dokunurcasına dokundum duvarlara… Nakışların kimini yanımda taşıdığım not defterime kopya ettim.

Niobe, bütün heybetiyle karşımda duruyordu. Günümüzde “Ağlayan Kaya” olarak bilinen taşın efsanesi Homeros’tan bugüne sürmekteydi. Niobe artık ağlamıyordu. Belki de ağlamaktan gözyaşları kurumuştur diye düşündüm. Oysa kayanın arkasındaki toprak yığınının düzleştirme çalışmaları sonrasında kimyasının değiştiğini öğrendim. Bu duruma sevinmiş, ya da üzülmüş müydüm bilemiyorum. Yüzyıllarca gözyaşını akıtmıştı Niobe. Şimdi de için için ağlar gibiydi aslında…

Epeyce yer gezmiş yorulmuştum. Yedi Kızlar Türbesi’nin hemen arkasında, aynı adı taşıyan çay bahçesine oturdum. Yayla suyundan yapılmış taze çayımı yudumlarken, dağın esintisi ve etrafındaki ağaçların çeşit tondaki yeşili, oyun bahçesinde oynayan çocukların neşesi içimi serinletmişti. O anda Ağlayan Kaya’nın ön tarafına yapılan Niobe Anfi Tiyatro’nun basamaklarında geleneksel “Niobe Sanat Etkinlikleri” için toplanan coşkulu kalabalığı hayal ettim. Burada tiyatro oyunları sergilenebilir, Homeros’tan bugüne “Niobe” şiirleri okunabilirdi. İşte, tam o anda sezgilerimdi karışan ışıklı sulara… “Yaşlı çınarlara soruyorum; / Sipylos’un doruklarından / Çağıldayan / Niobe’nin gözyaşları mıydı / Hermos’a karışan?”

Artık, dönüş yolumu değiştirmiş daha önce hiç görmediğim sokaklara sapmıştım. Yazları sıcak olan bu kentin su ihtiyacını karşılayan tarihi çeşmeler, kurnalarının susuzluğu, yazılarının silinmişliği, yabani otlara bürünmüşlüğüyle kaderine terk edilmiş gibiydi. Yine de yardım elinin uzanmasını bekliyorlardı, umutla…

Kapısına kilit vurulan İshakçelebi Kütüphanesi’ni gördüğümde içim sızladı. Anahtarının yeniden bulunmasını diledim, çocuklar için odaların kitapla dolmasını… Spil Dağı’nın eteğinde bulunan Ulu Camii ve Külliyesi şehre hâkim konumdaydı, ancak Çukur Hamamı ve biraz ilerisinde onarımı yapılan 16. yüzyıl eseri Molla Şaban Sıbyan Mektebi sessizliğe gömülmüştü. 

Eski adı Magnesia olan bu antik kentin sit alanlarının doğal yapısının bozulmadan gelecek kuşaklara aktarılması hepimizin göreviydi. Dünden bugüne kalan pek çok tarihi kalıntı kültürel ve turizm açısından önemli mirasımızdı, sahip çıkmamız gereken… 


Spil Dağı eteğinden Gediz ovasına bakan bu yerleşim alanı sırasıyla Hititler, Frigler, Yunanlılar, Lidyalılar, İranlılar, Romalılar, Bizanslılar, Saruhanoğulları ve Osmanlıların egemenliğinde kalmıştı. Saruhan Beyliği döneminde başkent olan ve günümüzde “Şehzadeler Şehri” olarak da anılan kentimizin tarihi dokusu eşsizdi. Bir günde gezilmesi elbette ki olanaksızdı. 

Bilmediğim sokak ve caddeler, daha çok anıtsal yapıların varlığı ilgimi çekiyordu git gide...

Biraz da öykünüp Evliya Çelebi’ye sürecekti bu yolculuk, geçmişin silinmeyen izlerinden…






 

Güncelleme Tarihi: 30 Nisan 2016, 00:46
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner566

banner554

banner558

banner141

banner557

banner568