İki Şair Bir Söyleşi

Hilal Karahan & Emel Koşar

İki Şair Bir Söyleşi

Hilal Karahan: Sevgili Emel Koşar, söyleşimize başlamadan evvel seni kısaca okurlara tanıtmak istiyorum: 1981 Eskişehir doğumlusun. 2003’te MSGSÜ Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdin. Halen aynı bölümde öğretim üyesi olarak çalışıyorsun. Genç bir akademisyen olmana rağmen, bir sürü yayına imza attın. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Sabahattin Eyüboğlu, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Âsaf Hâlet Çelebi, Tuğrul Tanyol başta olmak üzere, birçok şair/yazar üzerine önemli makalelerin ve kitapların var. Halen aktif olarak ders veriyor, öğrenci yetiştiriyor, şairler üzerine sempozyumlar düzenliyorsun. Bu enerjiyi nereden buluyorsun? Genel olarak günlük yaşamın üzerine konuşarak başlayalım istiyorum…

Emel Koşar: Sevgili Hilal Karahan, ortaokul yıllarımda edebiyat okumaya ve akademisyen olmaya karar verdim. Mimar Sinan Üniversitesi’nde -deniz kenarında, tarihle iç içe bir mekânda- Türk Dili ve Edebiyatı okudum. Üniversite yıllarım hayatımın en güzel yıllarıydı. Prof. Dr. Abdullah Uçman’ın asistanı olmak ve onunla çalışmak benim için bir hayalin gerçekleşmesiydi. Sevdiğim işi yaptığım ve çalışma koşullarım rahat olduğu için üretken olduğumu söyleyebilirim. 

Hilal Karahan: İlk kitabın Fırça Darbesi 2011’de basıldı. Kapağını Ceyda Güler’in resimlediği bu kitap oldukça ses getirdi. Kimse onlarca sıkı kitabın yazarından bir şiir kitabı beklemiyordu. Senin bir akademisyen olarak kalmanı, şair kulvarına çıkmak yerine, kendileri hakkında yazılar yazmanı istiyorlardı belki de kim bilir… Hatta bu eleştirilere üçüncü kitabının önsözünde cevap bile verdin. Bu konuda konuşmak ister misin?

Emel Koşar: Çocukluğumdan beri şiir yazıyorum, ama şiir yayımlama konusunda acele etmedim. Dergilerde şiir yayımlamaya yirmili yaşlarda başladım. Dergi ve yayınevi konusunda seçiciyim. Her yerde görünmemeye çalışıyorum. Akademisyen bir kadının, üstelik Türk şiiri üzerine yoğunlaşan bir kadının şiir yazması ve kitap çıkarması biraz yadırgandı tabii. Hatta şiirlerimin yabancı dillere çevrilmesi ve ilgi görmesi de kıskanıldı…

Hilal Karahan: “kırmızıda karar kılmış eski / bir cambaz mıyım ben / karanlığa dönen?” (Fırça Darbesi: 13) Bu kitabı hayatın bir resmi olarak okudum ben. Hayatı önemseyen, detaylara küçük dokunuşlardan, sözcüklerin küçük fırça darbelerinden oluşmuş, incecik bir kitap. Kısa ve lirik şiirler bunlar, hayatın içinden insana seslenen. Başlıklar bile mütevazı: “su altı, uçurtma, nergis, sert, yazı, mey, saat, cin, petek, pırıltı …” v.b. Bu kitabın serüveni hakkında ne söylemek istersin?

Emel Koşar: Sözün fazlasını atıyorum. Sözcükleri ayıklayarak melodiye ulaşmak, duyguları sese dönüştürmek, aktarmak amacım. Tabiat da bir tür şiir. Tabiatın şiirini görebilene tabii… Suyun halkalarına yayılan şiiri kâğıda geçiriyorum. Şiirlerim, güzel sanatların ve rüyalarımın, zihnimden süzülerek bir melodiye dönüşmesi ve kâğıda yansıması... Bir şiirimde dediğim gibi “rüya terzisi diyorlar bana/oysa kederli bir rüya işçisiyim.”

Hilal Karahan: Burada araya girmek istiyorum, bence şiirlerinin diğer sanatlarla ilişkisi de dikkat çekici… Oktay Rifat’ın bir yazısında belirttiği gibi genç şairin “öteki çağdaş sanatlarla” şiiri arasında bir ilişki kurması gerekiyor. MSGSÜ’de okuduğun ve çalıştığın için güzel sanatlar ve sinema şiirini etkiliyor diye düşünüyorum...

Emel Koşar: Evet, öyle olduğunu sanıyorum. Fırça Darbesi seslerin renklerle yolculuğunun (ruhumda yaptığım yolculuk) ilk durağı. Fırça Darbesi resmin, Fısıltı Ritmi müziğin -özellikle Türk sanat müziği-, Figüran Yalnızlığı da sinemanın şiirimdeki izdüşümü.

Hilal Karahan: Konumuzla bağlantılı olarak dikkatimi çeken bir ayrıntı: Kitap kapakların… Bunları özellikle Ceyda Güler’in resimlemesini istiyorsun sanırım. Senin için bir anlamda imza oldu bu kapaklar…

Emel Koşar: Şiirlerimin katmanlı yapısını yansıttığını düşündüğüm için kitaplarımın kapak resimlerini Ceyda Güler’in resimlerinden seçiyorum. Ceyda Güler resimlerinde tuval yüzeyiyle sınırlı kalmayıp farklı, yeni, çağdaş bir espas anlayışı geliştirdi. Onun resimlerinin en üst katmanlarının yarı belirgin ve yoruma açık şeffaflığı figürlere ait ipuçları barındırır. Bu derinlikli yapı benim şiirlerimin çok sesliliğini/çok anlamlılığını yansıtıyor.

Hilal Karahan: Peki, kapaklardan kitapların içeriğine dönelim: İkinci kitabın Fısıltı Ritmi 2014’te basıldı. “söz, eşyanın sırrında dağılıyor” (Fısıltı Ritmi: 11). “devrilen masallar / fırtınaya karşı / sağlam teknedir” (Fısıltı Ritmi: 13). “ırmağın denize kavuştuğu / kesintisiz / mazi silinir” (Fısıltı Ritmi: 23). Daha epik bir dille yazmışsın bu kitapta. Yine kısa şiirler, ancak konular daha bilgece ve tek bir uzun şiir gibi de okunabilir… Geçmişle yüzleşme, hayatla hesaplaşma, renkler, rüyalar, kehanetler ve neredeyse tüm duygular var bu kitapta… İşte bazı başlıklar: “kırlangıç fırtınası, gül kasırgası, görkem vadisi, kehanet aynası, kader pusulası, çelişki yumağı, taşan sihir, rüya şiir, esrarlı keder sözlüğü, kırılgan musiki, yanık çizgi, denizatı tılsımı, köpük destanı, kördüğüm kaçkını” Sadece başlıklar bile ayrı bir şiir gibi okunabilir; ne dersin?

Emel Koşar: Haklısın Hilalciğim. Şiir kitaplarımın isimleri, kapak resimleri ve şiirlerin sıralanışı tesadüf değil. Senin de söylediğin gibi Fısıltı Ritmi’nden itibaren her kitabımda şiir isimleri sıralandığında bir şiir meydana getiriyor. Şiir kitabımı tek bir şiir gibi düşündüğüm için şiirlerin sıralaması önemli benim için. Fısıltı Ritmi’yle birlikte her kitabım tek bir şiir şeklinde de okunabilir. Bir üçlemenin parçaları olan ilk üç kitabımın isimlerinin (Fırça Darbesi, Fısıltı Ritmi, Figüran Yalnızlığı) “f” ile başlaması bilinçli bir seçim. 

Hilal Karahan: Ayşegül Ergişi “Emel Koşar’ın Şiirinde Tasavvufî Yolculuk” adlı yazısında bahsetmişti sanıyorum senin için “f” harfinin öneminden… Bu bana Mevlana’nın FîhiMâFîh (Farsça: فيهمافيه, Arapça sözcük karşılığı “ne varsa içindedir”) eserini de anımsatıyor… 

Emel Koşar: Ayşegül Ergişi şiirlerimi ilginç bir perspektiften incelemiş: “f”; “fani, fakir, fenâ”yı simgelemekte. İnsanın ölümlülüğünü, dünyanın gelip geçiciliğini, yokluğun sırrına ermeyi, Tanrı’nın varlığında yok olmayı simgelemekte.

Hilal Karahan: Bu konuda ayrı bir söyleşi yapabiliriz. Üçüncü kitabın Figüran Yalnızlığı’na geçelim: Sıkı bir önsöz koymuşsun. Bu yazıda kendi şiir anlayışından bahsederken, kullandığın bazı cümleler tokat gibi: “şiirde kurumsal temsiliyete gerek yok”, “bugünün insanı, tek başına ayakta durabilir”, “şair, şiir akımlarına ve edebiyat ortamlarına katılmak zorunda değil, bu sebeple ataerkil şiir ortamına başkaldırabilir” Şimdi tek tek konuşalım bu cümleleri… Neden, niye, kime bu öfke?

Emel Koşar: Evet. Figüran Yalnızlığı’nda yer alan “Şiir, İçimdeki Ezgilerin Kâğıda Dökülmesidir” adlı poetik yazımda hem eleştirilere cevap verdim hem de şiir anlayışımı açıkladım. Bir şairin sistematik yazısıyla poetikasını açıklaması Ahmet Hâşim’den günümüze devam etmekte. 
2010’lu yıllarda modernist olmak, şiirde geleneği yeniden üreterek kurulu düzene isyan etmek demek, ancak bu varoluş (tekillik durumu), şairin toplumsal ilişkilerden uzak olması anlamına gelmiyor. Şiir, şairin bu tekillik üzerinden kendi sesini ortaya koyması benim için.
Eagleton’ın dediği gibi şiir, anlamı tapınağın en iç tarafına gizlemek yerine onun maddî varlığını övünerek sergileyen bir yazı türüdür ve konuşmanın yükseltilen, zenginleşen, yoğunlaşan hâlidir.

Hilal Karahan: 2000’lerin şiirde en önemli özelliği, şair kadınların kendilerini kabul ettirmeleri oldu. Şiirdeki kemikleşmiş ataerkil algı yavaş yavaş kırılacak diye umalım…

Emel Koşar: Umalım da hâlâ bir akademisyen kadının şiir yazması yadırganıyor. Yaşlı ve ataerkil edebiyat ortamında kadınların şiirleriyle, yazılarıyla ve çevirileriyle var olabileceğini kabullenemiyorlar.

Hilal Karahan: Kim ne derse desin, biz işimize bakalım ve kitaplara dönelim: “kesişim hikâyesiydi ten / takıntılar, ışıltıları gölgede bıraktı / dağılan dumandım / rotasız gemi / figüran yalnızlığı gibi / büyülü bir kilitti ten / gömüldüm” (Figüran Yalnızlığı: 32) Şahane aşk şiirleri var bu kitapta. Kendini aştığını düşündürdü bana. Öfkeli olduğu kadar tutkulu; erotik olduğu kadar mahcup… Biraz kederli, biraz yasta… “aşkın ten bozumu / benden rol çalan / silik oyuncu / film bitti / sırça labirentin / sonunda / yıkık köprüymüş / aramızdaki” (Figüran Yalnızlığı: 45) Hadi aşktan konuşalım biraz…

Emel Koşar: Aşk, sonu hüsranla biten bir serüven. Kendimi figüran gibi hissettiğim yalnızlığa, gözyaşlarına gömüldüğüm bir tutku. 

Hilal Karahan: “Aşk imiş her ne var âlemde /İlm bir kîl ü kâl imiş ancak” Ne güzel söylemiş Fuzûlî...

Emel Koşar: Şiir, tenin hafızasına gömülü anıların, görüntülerin tazelendiği bir mahzen. Tenin renginin ve dokusunun zamanla değişimi, kişinin değişimi aynı zamanda. Dokunduğumuz ve hissettiğimiz şeyleri sorgulayan hafıza, sanatla, aşkla kendinden arınıyor, şiirin doğurgan sularında yolunu çiziyor. Şiir, zamanın aralandığı bir nokta olduğu için ölümsüzlüğü de simgeliyor.

Hilal Karahan: Yeni kitabın hakkında konuşalım biraz da: Sesin Limanları… Sıcağı sıcağına bir aşk kitabı… Kısa, lirik şiirlerden oluşan, daha olgun, daha Emelsi bir kitap… “kurdun günüyüm / ben / kelime flörtüne düşkün / bir rüya kapanı // gece gözlerimi / hayatın pençeleriyle kapıyorum”(Sesin Limanları: 27) Bu kitapta çok daha cesur gördüm seni. Mitolojik ve astrolojik öğeler de eklemişsin şiirine. Ve en önemlisi, şiirleri bitirirken, okurun dimağını sarsan, vurucu dizeler kullanmışsın: “kimin elinde ateşten terazi?”, “ölümün nefesi hep kulağımda”, “rüzgârın gözlerindeki perde kalktı”, “ölümün nefesine karıştım”, “masallara inancım tam”, “sesimle kalbini tarttım / ruhunun sönüşünü gördüm”, “dünya: yenilgi denizi / ay: yitik nehir // katilimi tanıyorum”, “cehenneme giden en kısa yol: acı” v.b. Ayrıca “Dört Zaman Bir Emel”e istinaden, dört element de girmiş şiirine. Yeni temalar, yeni şekiller… Sence şiirin nereye gidecek? Bundan sonraki planların ne?

Emel Koşar: Sesin uğradığı limanları anâsır-ı erbaa (ateş, su, hava, toprak) diye tanımlayabilirim. Ateşle (erkek) başlayan hayat, su (dişi) ve havayla (rüzgâr/zaman) devam edip toprakla (ölüm) sona eriyor.  Türk mitolojisinde dört rakamı dünyayı simgeler. Dört ana yön, dört seçenek demek.

Hilal Karahan: Hint mitolojisinde de yaradılışın dört elementidir bunlar… Aynı zamanda Karbon atomunun, yani canlılığı veren molekülün bağ sayısı… Bütün kültlerde benzer motifler var.

Emel Koşar: Harflerin sırrına ve efsununa inanıyorum. “F” üçlemesinden sonra Sesin Limanları’nın ateşi simgeleyen “s” ile başlaması Herakleitos gibi ilk unsurun ateş olduğuna inancımı gösteriyor. Sesin Limanları’nın ilk bölümünün ismi de ateş. Şiirlerimde (Sesin Limanları’nda) yer alan italik ifadeler dört unsurun dışında şiir, film ve şarkılara göndermeleri de imliyor. Kitaplarımda şiirlerimde olduğu gibi bütünlüğü önemsiyorum.

Hilal Karahan: Şahane… “f”den sonra “s” başlıyor demek... Ya sonra ne gelecek?

Emel Koşar: Bundan sonraki şiir kitabımda Türk müziği makamları (“Hüzzam” ve “Rast”ı Yasak Meyve’nin 85. sayısında yayımladım) ve efsaneler üzerine yazdığım şiirlerin yer alacağını söyleyebilirim. Yine dört bölümden meydana gelen bir kitap olacak. Son yıllarda antropoloji, mitoloji ve astroloji ağırlıklı kitaplar okuduğum için bunların etkisi şiirlerimde de hissedilebilir.

Hilal Karahan: Merakla bekleyeceğim yeni kitaplarını… Bir de iki dilli, seçme şiir kitabı yayımladın bu yıl: Keder Atlası/The Atlas of Sorrow. İngilizce çevirisini genç bir şair olan Yaprak Damla Yıldırım yaptı. Şiir çevirisi konusunda olumsuz düşündüğünü Figüran Yalnızlığı’nın önsözünde belirtmiştin. Peki niye bu iki dilli kitap?

Emel Koşar: Şiir çevirisi konusuna olumsuz yaklaşmıyorum aslında; şiirin tam anlamıyla bir başka dile çevrilemeyeceğini düşünüyorum. Keder Atlası/The Atlas of Sorrow’daki şiirler Yaprak Damla Yıldırım’ın yorumu.

Hilal Karahan: Çeviride şairin orijinal şiirinden ziyade çevirmenin yorumu önemli tabii… Kötü bir çeviri şairi rezil eder…

Emel Koşar: İlk iki şiir kitabımın mevcudu tükenmişti. O kitapların yeni baskılarını yapmayı düşünüyordum. Sen seçme şiirlerden meydana gelen iki dilli şiir kitabı yayımlamamı teklif ettiğinde önce kitaplaşacak şiirleri seçtim. Böyle bir seçim yapmak her şair için zordur. Bu seçim diğer şiirlerimi beğenmediğimi veya sahiplenmediğimi kanıtlamaz. İleride Fransızcaya çevrilmesi için farklı şiirlerden meydana gelen bir kitap hazırlayabilirim.

Hilal Karahan: Elbette, birçok seçme şiir kitabı hazırlanabilir. İngilizce, İspanyolca, Fransızca ve Arapça çeviriler dünyada en çok kabul görenler. Hani olmazsa olmaz denilebilir. Ancak Türkiye’deki en büyük problem, şiiri düzgün çevirecek şairin nadiren bulunması…

Emel Koşar: Benim de en büyük sorunum çevirmen arayışı oldu zaten. Şiirler diğer dillere genellikle İngilizceden çevrildiği için bu kitabı her iki dile hâkim bir şairin çevirmesi gerektiğine karar verdim. Çünkü şiir, başka bir dile çevrilmesi en zor türdür. Hatta şiir çevrilemez, o dilde yeniden yazılır, denilir. Şiiri çeviren kişi o şiirin duygusunu, ses özelliklerini, musikisini başka bir dile tam olarak aktaramaz. Bu nedenle çevirmenin şair olması, o çeviriyi güçlendirecek bir niteliktir. 

Hilal Karahan: Yaprak’ı bulman büyük bir şans… Genç ve yetenekli bir şair Yaprak Damla Yıldırım…

Emel Koşar: Okan Yılmaz’ın tavsiyesiyle Yaprak’la tanıştım. Onun şiirlerimi çevirmeyi kabul etmesi beni mutlu etti. Yaprak titiz bir çevirmen olduğu için şiirlerimi İngilizceye çevirirken fikir alışverişi yaptık ve kitap tamamlandı. Bundan sonra yurt dışında yayımlanan antolojiler ve uluslararası şiir festivalleri için şiirlerimi İngilizceye Yaprak çevirecek.

Hilal Karahan: Kitabının ismini oldukça orijinal buldum: Keder Atlası…

Emel Koşar: Bu kitap için birkaç isim düşündüm. Masalları hatırlatan, yolculuk temalı bu mitolojik şiirler için Yaprak’la birlikte Keder Atlası/The Atlas of Sorrow’u seçtik. Ahmet Hâşim şiirlerinde “melâl”i, Nâzım Hikmet ve Hilmi Yavuz “hüzün”ü kullanır. Ben “kader”i çağrıştırdığı için “keder”i tercih ediyorum. Bu sebeple Keder Atlası/The Atlas of Sorrow isabetli bir seçim oldu.

Hilal Karahan: Kader Atlası… Keder Atlası… Keder şairi Emel… Yok canım, seni hiç de kederli düşünemiyorum! Bıcır bıcır bir kızsın benim gözümde:))

Emel Koşar: Teşekkür ederim Hilalcim, bilmukabele… 

Hilal Karahan: Peki önümüzdeki günler için ne planlıyorsun, yani şiir kitaplarının dışında? Sempozyumlar? Antolojiler?

Emel Koşar: Ekim ayında üç dilli (Türkçe/İngilizce/Romence Şiirler) bir seçki yayımlayacağız Romanya’da Mesut Şenol’la birlikte. Amacımız çağdaş Türk şiirini dünyaya tanıtmak. Bunun dışında sempozyum ve kitap çalışmalarım da sürecek…

Hilal Karahan: Detay verme, onlar da sürpriz olsun o zaman:)

Emel Koşar: Artık senin kitaplarını konuşalım mı? Son şiir kitabın Kırk Yama Kırk Yara’da kalbinin kafesinde yaşayan, dünyaya kendi yarasından bakan kadınları, mültecileri, kaçırılıp intihar bombacısı yapılan kızları, patlamalarda ölen çocukları, kömür ocağında ölen maden işçilerini anlatan şiirlerine renkli fotoğraflar eşlik ediyor. Kırk Yama Kırk Yara şiirin için bir dönüm noktası mı?

Hilal Karahan: Bu kitap benim uzun süredir yapmayı planladığım bir projeydi Emel. Kırk yaşıma nasipmiş.“Bekler bazı şiirler bazı yaşları” der ya Necatigil, işte öyle… Bu kitabın yazılması için kırkımın çıkması gerekiyormuş.

Emel Koşar: Yeni kitabınla, anlatımcı şiirde de iddialı olduğunu gördük.

Hilal Karahan: Anlatımcı şiirde bir iddiam yok, ancak o şiirleri başka türlü yazamazdım. Anlatmam gerekiyordu, bilinsin istiyordum, yaşanan acılar gazete sayfalarında kalmasın, tarihe not düşülsün istiyordum… Her şey üst üste geliyordu, biri bitmeden öbürü başlıyordu… Yeni bir dil arıyordum… Sonra dümdüz söylemeye karar verdim. Baktım ki o gazete haberleri ve fotoğraflar da şiirlerin bir parçası, onları da sunu bölümleri halinde şiirlerin sonuna ekledim. Bilemiyorum istediğim etkiyi yaratabilecek mi okur üzerinde?

Emel Koşar: Ateşi Bölen Gece’deki “Tarihi doğurduğundan beri ayağında sallar/saçındaki bitleri insan kaburgasıyla tarar...” (s. 172) dizelerinde, Ortadoğu’nun çöle yazılmış kanlı kaderini şiirleştirdin. Şiir, tarihi yeniden üretme ve acıları tazeleme yolu olarak da görülebilir mi?

Hilal Karahan: Şiir tarihe tanıklık eder. Tarihi yeniden üretebilir mi, emin değilim. Şairin görüşü (vision) farklı olduğundan, Homo Sapiens’in göremediğini, şair kendi derinliğinde ve tarzında, sözcüklerin aynasında göstermeyi dener. Yine de okurun algıladığı ancak kendi kapasitesi kadardır. Bu nedenle, şairin tarihi yeniden üretmesi ancak okurun algısına bağlıdır, okurun idrakiyle sınırlıdır.

Emel Koşar: Gecikmiş Mumya kitabındaki “Namus” ve Ateşi Bölen Gece’deki “Ortadoğu” şiirlerin Kırk Yama Kırk Yara’nın habercisi niteliğinde. Jinekolog olman dolayısıyla kadınların trajedisine yakından şahit oluyorsun. 2000’ler şiiri toplumdan kopuk olmakla eleştiriliyor. Senin şiir serüvenin bu eleştiriyi çürütecek yönde ilerliyor. Bu tür eleştirileri nasıl karşılıyorsun?

Hilal Karahan: Tespitin doğru, Gecikmiş Mumya’daki bazı şiirler ve Ateşi Bölen Gece’nin son iki bölümündeki şiirler aslında Kırk Yama Kırk Yara’nın habercisiydi. Ortadoğu’da yaşıyorsan eğer acının şiirini yazarsın... 
Ben 2000’ler şiirinin toplumdan kopuk olduğunu düşünmüyorum. Bugün yazılan şiir toplumcu gerçekçi bir şiir değil elbette, ama toplumdan tamamen kopuk da değil. Burada esas mesele toplumun değişimidir. Daha bireysel, daha özgürlükçü, sosyal medyayla daha iç içe bir toplumun şiiri de elbette kendi özelliğini yansıtacaktır. 

Emel Koşar: 2000’ler şiiri deyince, şu malum antoloji hakkındaki düşüncelerimi belirtmeden geçemeyeceğim: Çıkardıkları antoloji üzerinden bir kanon oluşturup 2000 kuşağı şairleri olarak sadece kendilerinin anılmasını isteyenlerin şiirlerine güvenmediklerini görüyoruz. Bizse şiirimizle, şiir üzerine yazı ve çalışmalarımızla buradayız!

Hilal Karahan: Emelcim ben hâlâ “2000’ler şiiri” kavramına takılmış durumdayım. Bu kavramın yanlış kullanıldığını düşünüyorum. Niye 2000’lerde kitap yayınlamaya başlayanlarla sınırlandırılıyor 2000’ler şiiri? Ya eskiler ne olacak? Mesela 80 kuşağında başlamış olan şairler, 2000’lerde şiirlerine hiç mi çeki düzen vermediler? Bence milenyumun ekonomik, politik, ideolojik, …v.b. etkisi şiire de yansıdı… Özet olarak geçtim, bu konuda bir yazı hazırlıyorum, detayları orada yazacağım. 

Emel Koşar: Tepenin Önünde kitabında yer alan “İç sözlük” şiirinde, “Sesimi hüküm gibi taşıyorum” (s. 36) diyorsun. Şiirlerinde yakaladığın ses, tasavvufu işaret ediyor. Düzyazılarında da Hallâc-ı Mansûr’dan vb. bahsetmiştin. Tasavvufî şiire yakın hissediyor musun kendini?

Hilal Karahan: Anadolu’da doğmuş ve bu toprakların kültürüyle büyümüş biri olarak elbette Tasavvufa yakınım. Hatta şiirlerimin mistik öğeler taşıdığı da çeşitli vesilelerle tartışıldı, yazıldı. Hallâc-ı Mansûr’un Tavasin kitabı üzerine makaleler yazdım, şimdi bir de kitap hazırlıyorum. Ben mistisizmi tasavvufla sınırlamıyorum Emel. Hint mistisizmi, Budizm, Maya kültürü, Atlantis ve Mu gibi kaybolmuş kültürler, Eski Mısır öğretileri, İnka kültürü, Paganizm ve eski Anadolu dinleri, Yunan mistisizmi gibi tüm ezoterik öğretiler benim şiirimin ilgi alanına giriyor. İnsan inancının evrimi ilgimi çekiyor. Bunu kelimelerle ifade etmek ilginç bir keşifbenim için.

Emel Koşar: “Kalbiniz, için için yanan şehrâyin/süveydâsı safran ve irin” (s. 40) Aşkta düğümlenen şiirler yazıyorsun. Şiir üzerine yazılar da yazıyorsun.  Aynı şiirde (“Fibrilasyon”) bahsettiğin “kör sağır şuara” aradan geçen zamanda değişti mi?

Hilal Karahan: Emin Karaca’nın Türk Edebiyatında Kavgakitabını okumanı öneririm, şiirin kavgası hiç bitmez…

Emel Koşar: “Gece, ay, hilal” şiirlerinde öne çıkan izlekler. Senin için “gece şairi” veya “gecenin kapısını aralayan şair” demek doğru mu?

Hilal Karahan: Bunlar çok iddialı önermeler. Gece benim için yüzleşme demek. “Gece Lirikleri” ve “Gece Ayetleri” şiirlerinde kendimle, geçmişimle, yaşamla yüzleştim.

Emel Koşar: “Ağır ağır indiniz merdivenlerini gecenin” şiirinden yola çıkarak Ahmet Hâşim’in şiir akrabası olduğunu söyleyebilir miyiz?

Hilal Karahan: Nasıl Rus öykücüleri Gogol’un “Palto”sundan çıktılarsa, modern Türk şairlerin birçoğu da Ahmet Hâşim’den el almıştır…

Emel Koşar: Giz ve Sis kitabında “tutkuyla uzlaşan ay/hiçbir maviyi denemiyor” (s. 17) gibi dizeler Ateşi Bölen Gece’de “Ay Valsi”ne dönüşüyor. Ayın hallerini şiirleştiriyorsun. Farklı şiir kitaplarında aynı izleklerde derinleşmek bir meydan okuma şeklinde yorumlanabilir mi?

Hilal Karahan: Bunu bir meydan okuma olarak değil de imgenin bilinçaltındaki dönüşümü gibi görebiliriz. Açıklayayım: Bilinçaltında her şey daire şeklinde hareket eder. Bir çemberi dönüp başa gelir düşünceler, olaylar ve haller; aynı noktada ama bir başka seviyede… Girdap gibi döne döne derinleşir daireler. Her tekrarda çemberi yeniden döner ve o olaya başka bir bakış açısı kazanırız. Bir de bakarız ki bir zamanlar bizi çok etkilemiş bir hâtıra artık hiç etkilememekte… Unutmak değildir elbette bu, her şeyi gün gibi anımsarız. Ama o dönüşmüştür artık zihnimizde, bir başka seviyeye düşmüştür… Şiirdeki izlekleri de böyle ele almak lazım.

Emel Koşar: Denizi Arayan Sokak -La Rue Qui Cherche La Mer (Türkçe/Fransızca) ve Between Nightand Fire-Gece ve Ateş Arasında(Türkçe/İngilizce) iki dilli seçme şiir kitapların yayımlandı.  Şiirlerinin başka dillere çevrilmesi nasıl bir duygu? 

Hilal Karahan: Seninle söyleşimizin ortalarında da konuştuğumuz gibi şiir çevirisi yapmak çok güç. Şiirin kelimesi kelimesine çevirisi değil de diğer dilde yeniden yazılması estetik olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle şiir çevirisi yapan şair günümüzde çok bulunmuyor. 

Emel Koşar: Bu bahsettiklerin genel olarak şiir çevirisinin problemleri, bize özel değil yani…

Hilal Karahan: Elbette öyle… Şiirin diğer dillere çevrilmesi bir zorunluluk. Bunu eleştirerek bir şey elde edemeyiz. Seçme şiir kitaplarının başta İngilizce, İspanyolca, Fransızca ve Arapça olmak üzere çevrilebilen tüm dillere çevrilmesi, dünya şairleri arasına girmen için bir önkoşul. Bizim burada kendi kendimize oturup “şaircilik oynama”mız, dışarıda kimsenin umrunda değil.

Emel Koşar: Uluslararası şiir festivalleri düzenliyorsun. Türkiye’yi yurt dışında temsil eden şairlerimizden birisin. Yurt dışında Türk şiiri ne kadar tanınıyor ve nasıl yorumlanıyor?

Hilal Karahan: “Festival turizmi”, “festival şairleri” gibi bazı aşağılayıcı tanımlamalarla karşılaşıyor olsam da uluslararası festivallerin önemini göz ardı edemeyiz. Uzman bir tıp doktoru olarak birçok medikal kongreye katıldım. Bilimsel bilgi alışverişinin en üst düzeyde kurulduğu, katılımın bir onur olduğu yerdir kongreler. Ben şiir festivallerine de bu şekilde yaklaşıyorum. Çevirmenlerle tanışılan, kitap ve bilgi alış-verişinde bulunulan, ciddiye alınması gereken yerler. Ve bu insanların, yani Türk şiirine dışarıdan bakan gözlerin Türkiye’ye, Türklere yaklaşımı bazen çok şaşırtıcı olabiliyor… 
Maalesef yurt dışında Türk şiiri yeterince tanınmıyor. Ön yargıdan oluşan büyük bir duvarın ardında hapisiz. Oysa dinlediklerinde, Türk şiirinin gücü yabancıları şaşırtıyor. Dünyada en az Arap şiiri kadar güçlüyüz. Yapılan çevirilerle bu duvarı aşabileceğimizi umuyorum.

Güncelleme Tarihi: 18 Ağustos 2017, 16:25
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner566

banner554

banner558

banner141

banner557

banner568