"Kuantik Yaşam " Enlerde

Yazar Nilüfer Açılan Yıldız'ın Kuantik Yaşam adlı kitabı bu yaz en çok okunan kitaplar serisinde yükselişe devam ediyor ...

"Kuantik Yaşam " Enlerde
03 Ağustos 2017 Perşembe 15:30

Yazan: Nilüfer AÇILAN YILDIZ

Noktürün Yyaınları : 55 / Roman: 2
Kuantik Yaşam / Nilüfer Açılan Yıldız
Genel Yyaın Yönetmeni:Harun Atak
Düzlti:Gardenya Deniz Karaz
Baskı: Kenan Ofset
Adres: Davutpaşa Caddesi, İpek İş Merkezi. Kat:3 No:20 Topkapı/İSTANBUL
Telefon:0212-613 31 20
Birinci Basım: Ocak 2017 İstanbul
ISBN 978-605-4774-36-4
Sertifika No:25771
Noktürün Yyaınları 2017 İSTANBUL
Bütün hakları saklıdır

Noktürün
Venedik Yayınları
Arnavutköy Mahallesi, Kireçhane Sokak No:71
34345 Beşiktaş / İSTANBUL

Noktürün bir VENEDİK YAYINLARI  markasıdır.

Bu kitabın telif hakları Nilüfer AÇILAN YILDIZ’a aittir

Özgeçmiş
Nilüfer Açılan Yıldız 1963 yılında Kayseri’nin Felahiye İlçesi’nde doğdu. On yıl öğretmenlik, yedi yıl ticaret yaptı.
İlk şiir kitabı “Nokta’’ ve ‘’Yüreğimin İçinde Yürüyorum’’u 2006’da, üçüncü şiir kitabı ‘’Sıfır Kapıları’’nı 2012’de, ‘’İstasyon’’ adında romanını 2014’de yayımladı.
Yazarın bazı denemeleri ‘’Dört Mevsim Antolojisi’’nde, bazı şiirleri ‘’Uluslararası Avrasya Şairleri Antolojisi’’nde, ‘’Güldeste Antolojisi’’nde, ‘’Kümbet Dergisi’’nde, ‘’Herfene Edebiyat Dergisi’’nde ve çeşitli gazetelerde yer aldı.

Teşekkür
Beni kuvveden fiile çıkarıp bir ben bilinciyle varlığının hakikatlerini seyretmem için nefes veren, varlık semasının nurlu kandillerinde suret ve mana kisvelerinin tatlı hitaplarını işittiren, kalbimi temiz ruhların sevgisine, muhabbetine mekân kılıp, imkân âleminin kaidelerini yedi kol akışından sessiz kanunlarla gösteren, o elzem, kutsî sevgiyi kalbimden yayıp, uzuvların ilmini şuurumda yaşatan Rabbime sonsuz şükranlarımı arz ederim.
Çoğulun toplamında seni sen ile aradım Yar.

Teşekkür
Değerli zamanını ayırıp, emeğini esirgemeden   Kuantik Yaşam’ı özenle okuyarak elektronik ortama aktaran, yanlışlarımı düzelten gönül dostum Ayşegül Demir’e çok teşekkür ederim.

Profesör Dr. Talamik’ten
“Hipotalamus Üniversitesi’ni dünyada bilmeyen yoktur. Bırakın dünyayı, diğer bütün evrenlerde dahi bilmeyen yoktur. Çünkü herkes yaşadığı hayatı bu üniversitenin içinde yaşar.”

Profesör Dr. Dala’dan
"Limbik ve prefontal sistemleri sağlıklı çalışmayan insanlarla bu kitapta yazanları kıyaslamayın."

Seraton'dan
"Kokulu ak nağmelere bezenmiş biri geldi. Beraberce geçtik sekiz burgulu bir eşikten. Verildi yerin ve göğün anahtarları bize. Düşmez o gündür ne çokluk, ne yokluk evimize. Evimiz dört yol ortasında, günlük, gülistanlık. Aralanır ikindi vakti, gök yaklaşır yere. Gelir her taraftan insanlar, genişler ortalık. Erguvan çardaklarında çağlar binlerce dere. Ucunda sis, gece gölgeleri uzadığında. Âlemi şaşırtan nehirler iner yeryüzüne. Titrer, uçuşur hâreler dünyanın çatısında. Uzar rüzgârın içinde gümüş ipler yer yöne. Bir bahar esintisi geçer kışın ortasından. Kır çiçeklerinin kokusu havaya karışır. Ve bir günün binlerce yıla denk düştüğü bir an. Başı bulutlarda sisli dağlar yarışır. Gün geceye kavuşurken açılır son kapılar. Dört odadan haber veren o düşler diyarında. Asma bahçelere kuruldu mu tahtırevanlar, insan bir hâlden her hâle dönüşür dimağında."

Suran'dan
“Yürüyüş. Yıl, iki bin on dört. Evin içi loş. Bulutlar yere yakın. Işık zerreleri yaramaz çocuklar gibi. Zihnim dingin. Hükmün indiği yörelerde soğudukça uyanıyor, ısındıkça yürüyor bu ten. Ses dalgalarının girişinde bir sır zamanın yan tarafında yırtılıyor. Değiştiriyor kuvveler etkiyi her gel-git’de; yansıdığım kadar dağılıyor dışıma zerre. Akıl, akıp giden birçok dünya buluyor... İki yürek atıyor elimin uzandığı yerde. Biri aktıkça yarına, biri sürekli dönüyor düne. Beden büründükçe geceye, insan, hatırlamak için ayak basıyor güne… Yağmur başladı. Şuramda... Ne çok evren dönüyor! Her biri, hiç durmaksızın, kendini kendine bölüyor. Şekiller üretiyorum yan pencereleri açtıkça... Hava ne güzel! İpler uzanıyor dört yöne. Kelebekler konuyor zihnime. Hepsinin göğsümde saltanatı, her belirenin altı üstü artı... Kalemde seyreldikçe hece... Ne çok mavi var! Gökyüzü ne güzel! Her kavuşmada kalkıyor neden. Mevcudun diriliği sığmıyor hesaba... Kar yağıyor aynalara. Aynalar kırılıp kırılıp dökülüyor mizaçlara... Yıl, sonsuz zamanın bir vakti. Dünyanın içi loş. Ortalık sessiz. Zihnim dingin. Biz, yürüyoruz yan yana...”

Neil'den
Hiçin mekânları: İki düşünce arasında bir kapıdan çıktım dışarı. Biz ya bir mekân yürüttük, ya da göremediğimiz, yoklukta var olan bir mekânda yürüdük... “Düşüncesiz kal!” dedi, mavi gözlü bir çocuk. Ölçünün özgürlük olmadığı pembe bir şafağın ucunda durduk. Buralarda seyrim uzarsa, bedenin gecesinden bir gündüz elde edeceğim. Şu gördüğüm üçgen mekânları üçe bölüp, üç yöne gideceğim. Sonra gelirim bedenin gecesine, okuduğum ışık yazılarını aklım düşünür elbet. Aklım bildikçe dalga katılaşır ve tıpkı bizim gibi birçok gelen olur buralara... Bir cümlenin mesafesinde binlerce yürüdüğüm her uzuvda biter gurbet... “Burada meltem serin esecek,” dedi çocuk. Kaç ara yönde eğildi niyetim? Algım hangi bakışlarda değişti? Ve ışık netleşti on ikinci kapıda... Bir şehir gördüm uzakta. Serpilmiş mor dağlar yamacına, etrafı suyla çevrilmiş... Halkı, sarı, esmer bir renkte evrilmiş... Asılı göğün bir katında. Dokunsam maviye bürünür gece. Ateş ağır gelir yüreğime Ya Rab. Dokunmasam göz harap, dil harap... “Biz içe doğru cesaretli oldukça...” dedi ve gitti çocuk. Dünyaya girince seyreliyor doğada yoğunluk. Kalktıkça günah muhabbetten... İnsan insanın içinde yürüyor...

Yusel'den
Ansızın bilme bir hatırlatma mıdır?
Dünyaya veya bir rüyaya girdiğimizde, oraya nereden, nasıl ve niye geldiğimizi, herhangi bir bildirim olmaksızın, genelde hatırlamıyoruz. Ve hatırlamanın da dereceleri var. Bir hissî yönelmeyi algılama ve anlama kıvamına bağlı. Ansızın bilmedeki hatırlamalarda aklın herhangi bir rolünün olduğunu pek söyleyemem. İnsanın özgür iradeye sahip olduğu söyleniyor. Ama irade de hatırlamaya, ansızın bilmeye yol gösteren bir yeti değil. Mesela; ben dünyadan bir berzaha, bir rüyaya girdiğimde, oraya dünyadan geldiğimi hatırlamıyorum. Tıpkı dünyaya nereden geldiğimi hatırlamadığım gibi. Oysaki gittiğim yerlerde irade idrakin dümeni olmalı. Ama öyle değil! Hâl böyle olunca da diğer boyutlarla iletişim kuramıyor insan. Kurduğumuz zamanlar olsa da, aklî olarak o anki durumu kavrayamıyoruz. Bu sebepten olmalı, her an şahit konumunda kalabilmeyi başaramıyoruz. Özgür irademizin bize sağladığı vücut devinimlerimizin dış hareketiyle yetiniyoruz ve avunuyoruz. Kalbe inen ilk bilgiyi anlamaya akıl ve fikir sonradan katılabiliyor. Eğer anlama anında aklımı hatırlamıyorsam veya anlama o anda aklın ötesindeyse, bir hatırlamaya şahit olduğum anda fark ettiklerimi akla bildirme çabasına girdiğimde, ezelden gelen bilgileri hatırlamayan akıl, yaşadığı hâlleri hastalık sanıyor. Ve sanmalarda birçok insan kayboluyor. Oysaki ansızın bilmenin, saat yönünün tersine, gelecekten geçmişe dönen, ilk insanda mevcuda gelmiş olan bilgileri hatırlamak olduğunu anlayanlar, hiçbir boyutun, hiçbir bilginin maksadıyla çelişmezler. Onlar her yerde diridirler ve her bilmede kendilerine ulaştıklarını anlarlar.

Eda Kızıltan’dan
Sakin, garip bir âlem gezer yeryüzünde. Yok, erişilmeyen iklim onlar nezdinde. Büyür halis sevginin vasıtasında, yürür çocuklar ebedî vatanlara. Bilirler devr-i âlemlerin sonucunu, dönenler gecenin bir vaktinde dağlardan. Kırarlar düşüncenin iki ucunu. Çıkarlar her genişliğe şu “an”lardan. Sır feyzini tadan keşfin varislerinde, birleşir hakikatlerin sınırsız ecri. Silinir farkın farkı suretlerinde; yarılır harflerde ufukların fecri. Yaratanın gözünde yaşanan keyfiyet, izlenir mavi buğulu resmin içinde. Doğumun sırrını yol bilen safiyet, gezer şuurun değişen hâllerinde.

Nazile Serna Onur’dan
Tünellerin içinden kervanlar geçerken, mekânların dilinden kokuları alanlara ve söğütler vadisinde, ağaçların ağladığı mevsimde, gizli bahçeye girenlere SELAM OLSUN!

Seli ve Neo’dan
Bu kitabı Hipotalamus Üniversitesi’nde okuyan öğrencilere ithaf ediyoruz.


1
Hipotalamus Üniversitesi’ne Giriş 


Güneş ışığı atmosferden süzülerek dünyada renkleri oluştururken, iki arkadaş, ilk defa geldikleri ve adını henüz bilmedikleri dört odalı, iki doğulu şehrin ara sokaklarından çarşıya doğru yürüdüler. Sözün dışa doğru yol bulamadığı zamanlarda, evrilmemiş duyumlara doğru aktılar. O akışlarda, her duyum yeniden sözde beden bulma güdüsüne itince kendini, gönül diyarlarında, hayallerin bilincinde titreşti ruhları. Bu titreşimle uzaklaştı idrak bedenlerinin ekseninden. Sesler, içe doğru yardı çığlıkları… Biri, bir düş gördü uzakta, o tınıyla çekildiler düşün merkezine, bir nefeste mekân buldular. Son kalan artık tınılar, her bölünüşünde kendine ulaşarak, yüzlerde ifadeye dönüştürdü titreşimleri. Her dönüşte çevrilmiş duyumlar kalbin çığlığından yansıdı gözlere; yer ile gök arasındaki uyum renkleri dağıttı zihinlere ve aynasız baktılar birbirlerine. Her bakış evrilmemiş seslerden bir masal duyurdu bizlere... Bahçe duvarından sarkan sardunyaları, yaseminleri seyrederek yol boyu astronominin burç döngüleri ve ay düğümlerinden konuştular. Sabahın düş mavisine katmerlenen bir semanın altında, dingin bir yürek ve zihinle doğaya hayran hayran baktılar. Gittikçe uzaklaşan ve uzaklaştıkça yakınlaşan şeylerin niteliği dünyada alışkanlık haline gelerek yaşananlara benzemiyordu. Yusel’in, “Alacalı bir tenha sana ne anlatır?” sorusuyla irkildi Neil. Mis gibi yasemin kokulu havayı ciğerlerine doldururken, “İnsanın içinde binlerce kişi aynı anda hareket eder fakat hepsi de birbirini ve ev sahibini rahatsız etmeden yaşar ya,” dedi. Gözlerini şehrin derinliklerine odakladı: “İşte alacalı tenhadan anladığım böyle bir şey.” Yusel, bir şey görmek istercesine Neil’in odaklandığı bölgeye baktı. “Bence kişinin kendine karşı samimiyetinden dışa yansıyan enerji insanlara geçiyor…” “Doğru.” “Ve ortak bir sezişle, o enerjide barınan düşüncenin iz yolunu takip ederek, sürekli eş zamanlı dönüşler yapıyoruz.” “Doğru.” “Bu nedenle insanın zihni, yüreği hiç misafirsiz kalmıyor.” “Kesinlikle.” “Peki, diyebilir miyiz ki, benim görüntümde biri, optik sinir düğümlerinin ayna saraylarını aşarak girilen öte dünyalarda, yine benim görüntümde birine rastlar?” “Elbette. Ama küçük bir farkla…” İki arkadaşın son cümleyi zihinlerinde tartmak için sustukları esnada çarşı kalabalıklaştı. Onlar toz sarısına yakın renkli duvarlardaki yatay, enli, az çıkıntılı, süslü simgeleri ve koyu kahverengi ahşapla dekore edilmiş evleri seyre dalarken, insanların sesi oksijeni seyrelten maddenin üç boyutu üzerinde bir uğultuya dönüşüp, farkın dillerine ayrışarak dört ana yöne doğru dalgalandı. Önlerindeki mesafeyi adımladılar. Bahçe duvarları yüksekçe yapılan bu şehir bir kalenin içinde miydi? Yoksa şehir dışarıda da onlar mı kalenin içindeler? Bunun ayırdına varmaya çalışırken, burunlarına mis gibi çay kokusu geldi. Bir an zihinlerinde aynı şeyi izlediler, göz göze gelerek düşündükleri şeye güldüler. Köşeyi döndüler ve bir çay bahçesini hınca hınç dolduran insanların arasına karışarak, bir masaya oturdular. Masaya gelen garsona çay ve simit istediklerini söylediler, Yusel ellerini yıkamak için lavaboya gitti. Bu sırada sessizliğin gizli yolunun yeryüzündeki ucu Neil’in etrafını beyaz, kristalize bir kalkan gibi çevreledi. Elinde tepsiyle gelen garson, göremediği bir sisin içindeki kristalleri rüzgârgülü gibi şangur şungur aralayarak, siparişleri masaya koydu. “Başka bir arzunuz var mı efendim?” “Hayır” anlamında başını sallayan Neil, arzunun ne olduğunu düşünerek çayını yudumladı ve odaklandığı noktada açılan bir pencereden dışarıyı seyretmeye koyuldu. Uzaklarda bir kadın, tan vaktinde uyandı. İçinde tanımadığı özelliklerin yansımasını dışında izlemeye başladı. Ego çok yaman bir şeydi! Kişinin yanına, karşısına yansırsa ömrü billâh eziyet eder, çileli bir terbiyeye maruz bırakırdı kişiyi, ta ki durum kavranana kadar… Kadın, uyuyan adamın yüzüne baktı. Adamın yüz hatları, uykuda bile gergindi. İçinde devinenlerin dışa yansıması mıydı bu hatlar? Kadın, ürperen tüylerini ellerinin ayasıyla sıvazlayarak yan odaya geçti. “Ya aklım?”, “ya duygularım?” dedi. “Sayısız yetilerimin yansımaları... Onlar kim? Ya ilk kim, nereden geldi ve bendeki varlığının niteliği ne? Onlar kim? O kimler neredeler?” Ve daha birçok şeyin ayırdına vardı. İki düşünce arasındaki boşlukta, hiç farkında olmadan, belli bir nedenle yolunu şaşırarak karşı uca geçti ve idrak dip akıntıların nedenini çözmeden, aklın mutlak görüş açıklığı elde edemeyeceğini anladı. Ürperen tüylerinden irkildi. Kollarına baktı. Tenine... Katlandığı onca şey! Yaşamı bir işkenceden ibaret kılan, dışında çeşitli suretlere bürünmüş egosu muydu? Eğer öyle ise, kendinde olanları yine kendi midesi neden kabul etmiyordu? Düşünceleri çıkmaza girdi. Ego neydi? Kalp ikileşmez miydi? İkileşip bir olmaz mıydı? Paylaşmak tam olarak neydi? Sevgi merhametin ayağı altında parçalanmış, sanki her parçasını birlemeye çabalar gibiydi…

Kargaşaya dair birçok soru işaretini odada bırakıp, dışarı bir adım attı. İçindeki dışarıda hayatı bilmek ve anlamaktı arzusu. Alışkanlıklar, geçmişi ve günlük yaşamı birbirinden ayırmıştı sanki. Belki de bu yüzden merhamet sevgiyi parçalıyordu... İnsan bir şeyi öğrenmekten ziyade, onu anlamalıydı. Çünkü anlamak, içeriden bilmeye uyumlanmayı kolaylaştırırdı. Öğrenmek ise saflığın temel bileşenlerini yok ederdi. Öğrendiğinde, asıl “sen”i içine hapseder ve arkasından o “sen”i içinde unuturdun. Bir ceset olarak öğrendik lerine amaçlandığından haberin bile olmazdı. Varoluş nedenini bilmeden geçip giderdin bu dünyadan ve bunun adı yaşam olurdu. Anlamanın çok ince bir çizgisi vardı. O çizgiyi aştığında, uygunluk, anlam, olgu, kavram, kural, disiplin… Bildiğin, öğrendiğin her şey erir, yok olur, sen ne yaparsan doğru, kalbinde kendiliğinden şeylere uygun düşerdi. Bilmeyi içinden bildiğinde, ister dairenin merkezinde ol, ister çeperinde, tam anlamıyla olduğun yerde durduğunda, hayatta doğru-yanlış değil, sadece bir keyif olduğunu anlardın. O zaman bu dünya öteki dünyalara bitişirdi. “Hayat sahibiysen bilirsin. Kendiliğinden bilirsin. Yaşam sahibiysen, öğrenirsin… İçeriden bilmenin zihne, akla ve zamana ihtiyacı yok. Peki, o zihne, akla ve zamana ihtiyaç duymaksızın algılayan, bilen kim?” dedi kadın.

Uzun yıllar sonra, saklandığı yerden, zihninin arkasından çıktı. Kır çiçeklerini görünce, önce şaşırdı. Sanki tanıdıktı bu çiçekler! Bir yerden hatırlıyordu. Ama onlar bu kadar canlı, böyle rengârenk, böyle zarif ve güzel kokulu değillerdi. Zihnindeki kalabalıktan sadece biri olan adam uyandı ve kadının gittiğini anladı. “Bir bak kendine. Sen, sen değilsin! İçinde bunca kalabalıkla nereye, kime gidebilirsin?” diye seslendi adam kadına. Kadının zihni çok uzak bir kutupta yarıldı ve sesi duydu. Yürek ve baş birbirine o kadar uzak noktada idi ki, aralarında sayısız evrenler vardı ve bütün yollar burada yürünürdü.

Ve bu ancak iman sahibi kendisi bütünlük olan, olgun bir bilinç görebilirdi. Kendi kendinde bir bütün olduğunda, içindeki kalabalık ona zarar veremezdi. Çünkü içindeki birçok kalpte ve zihinde “tek” olurdu. Bütün yetiler ayrı ayrı kendine değil, sadece o “tek”e hizmet eder ve mutlak sevgi her gizemin kapısını açardı. Ve zihnin ikiliklerini aşan bir bakışın yargısı iyi ve kötü üzerine olmazdı. Çünkü o bakış uslamlama, düşünme yapmaz, sonuçları incelemezdi. Hiçbir seçeneği olmayan saf bakış ve salt bilme tabiatın olduğunda zihne, akla ve düşünceye ihtiyacın olmazdı. Ve bedenin ötesine geçtiğinde, evrensel gerçekliğe tanıklık ettiğini hatırlardı insan.

Ve en uca vardığında, karşısına milyonlarca durum çıkar, her şeyin başka şeylerle örtüştüğünü görürdü insan. Duruma göre fikir üretemeyen mantık, her şeyle örtüşen şeylerin nedenini bilince aktaramazdı. Varlığın kendi anlamına doğru yürümekti hayat. Bunu kavradığında hayat, yaşamın kendisi olurdu. Ancak o zaman paylaşım genişler, nitelik ve dirilik kazanırdı. Diri hayat doğaldı. Planlamaz ve tekrarlamazdı. Kökleri, içinden dışa doğru sürekli akardı… Alışkanlıklarının üstünü örterek, ömrünün en güzel yıllarını bir zihinde uyuyarak geçirmesine rağmen, her şey bulanık bir şekilde gözlerinden sıyrıldı gitti ve… Ve yürüdü kadın. İçinde bir kendi kalana kadar yürüdü, yürüdü… Kendini düşüncenin ilerisinde gördüğü an, gözyaşları, hiçliğin kıyısından dünyaya pembe sular taşıyan ırmaklara dönüştü. Bahçelerdeki yaseminler, hanımelleri ve güllerden yayılan kokular Neil’in yolunu kesti. Neil, sessizce pencereyi kapadı. İçeride veya dışarıda bütüne ayna olan biri tek başına yolculuk yaptığı zaman hacca gitmiş gibi olur ve o nereye gitse Kâbe de onunla giderdi. Yalnız ve sessiz yolculuklarda tabiat insanın önünde secde ederdi. O hâl öyle çetin bir ıssız yürüyüştür ki, her adımı içindeki “dost”a götürür ve içgüdü hiçlikten gelerek kendiliğindenliğin kaidesini bildirirdi insana. İnsan, nerede yaşarsa oranın cennet olduğunu anlardı. Kadından taşan cümleleri gözlerinden süzülen iki damla yaşa kattı Neil ve doğaya bıraktı. Sustu. Fakat insan suskuyu ne kadar derine gizlerse gizlesin, nihayetinde her şey dalgalar halinde her yere yansırdı. Gizlediğini sandığın şeyleri herkes bilirdi. Çünkü varoluş bir aile idi.

Birileri, çok uzakta, içinde taşıdıklarının suretine bürünür ve sana adım adım yaklaşırdı. Dolayısıyla “gizli” diye bir şey yoktu. Sadece algılama ve anlama farkı vardı. Bir defa içini dışına çevirdi mi, geçmişsiz, geleceksiz ve benliksiz kaldı mı, o zaman bilmenin ve susmanın bütün gemileri limandan çıkaran bir temel ayar olduğunu anlardı insan… Yusel çoktan lavabodan dönmüş, masada duran çayını ve simidini sessiz sedasız yarılamıştı. Neil’e, “Bazen yanında yokmuşum gibi davranıyorsun ya,” demesi üzerine, Neil çok uzaktan gelen sese uyandı ve anlamanın kendi içinde her an değiştiğini fark etti. Anlamak dört kutuplu bir spiraldi sanki. Neil, “Yine de yanımda beni beklediğin için teşekkür ederim,” dedi. Oturdukları Kahverengi Kafe’de, uykunun ve zamanın olmadığı bir mekâna geldiklerini anlamadan, gördüklerine dair akıllarından tek kelime bile geçmeden, çaylarını içip, simitlerini yediler. Aralarındaki sessizliği kıran Yusel oldu: “Belki de burası düşüncenin anında gerçekleştiği bir yer!” Muzır çocuklar gibi gülümsüyordu. “Muhtemelen öyledir,” cevabını veren Neil, ciddi bir yüz ifadesiyle Yusel’i sorduğu soruya cevap vermeye zorladı: “Sence dünya nerede?” “Şu anda mı?” “Elbette şu anda! Dünyayı bir zaman sünmesinde sabitlemek mümkün mü?” “Ne biliyim şu anda nerede? Bunu tespit edebilmek için uzayın bütün koordinatlarını bilmek gerekir.” “Biz neden anlamıyoruz Yusel?” “Neyi?” “An içinde nerede olduğumuzu?” “Sen de öyle şeyler soruyorsun ki, insanın aklı, hayali yetişemiyor. Bence bir an evvel çayımızı içip, kalacak bir yer bulalım.” “Buluruz nasılsa!” Neil, Yusel’in astroloji konusunda iyi olduğunu biliyordu. Henüz kendine özgü koordinatlar edinebilmiş değildi ama yıllardır bu konu üzerine araştırmalar yapıyordu. “Sence optik sinir düğümlerini ay düğümleriyle yatay bir hizaya getirerek görüntüler oluşturmak ve bu görüntüleri ayın evrelerine göre değiştirmek mümkün mü?” sorusuna Yusel, gözlerini bir noktaya odaklayıp kısarak cevap verdi: “Elbette. Yalnız hem ayın evresine, hem de ayı etkileyen gezegenlerin açısına göre değişir bu durum. Yani sadece ay düğümleri yeterli olmaz. Asıl etkiyi oluşturan gezegenlerdir.” Cevabını bitirdiğinde derin bir nefes almıştı. “Anladım. Peki, ben bu değişimin veya görüntünün ne anlam içerdiğini nasıl bilebilirim?”

“Vücudumuzda trilyonlarca sinir hücresi var. Her birinden sistemdeki gezegenlerin bir açısının etkilendiği hücredeki görüntüleri izliyoruz... Kısacası, dışarıyı koşullandıran senin içselliğin.” Yusel, bir düşünce aralığına doğru aklî olarak uzanacağı bir anda, “Profesör müyüm? Bunları nerden bileyim!” diyerek, iki basit cümleyle alıştığı kendisine dönüş yaptı ve “Hadi yudumla çayını, kalkalım,” dedi. Neil bardağın dibinde kalan son yudumu içti.

Mekân sahibine iyi günler dilediler, çıktıkları kapının girdikleri kapı olmadığının ayırdına varamadan bir sahile doğru yol alırlarken, uzun boylu, uzun saçlı, gözleri buğulu mekân sahibi arkalarından, içinde derin anlamlar devindiren bir gülümsemeyle baktı. Gülmek sayısız ayrıntıyı birçok uzamda netleştirir, ışık ışıltıları içinde doğaya saçardı... Sahil şeridinde, ucu bucağı görünmeyen bir kaldırımda yürümek Neil’i de, Yusel’i de mutlu etti. Bir tarafta pırıl pırıl kıyı boyu uzanan altın kumlar... Bir tarafta oteller, restoranlar ve sis içinde şekilden şekle giren dağlar. “Bu şehirde deniz olabileceği hiç aklıma gelmedi. Üstelik deniz kokusunu da hiç almadım. Sence biz neredeyiz Neil? Sayfa 29

devam edecektir

D&R kitaba ulaşmak için tıklayınız


 

banner442

İlgili Galeriler
banner379
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.