Kuantik Yaşam - Bölüm 22


Nilüfer Açılan Yıldız

Nilüfer Açılan Yıldız

Okunma 10 Ekim 2017, 09:02

“Haaa, evet. Daimi bir şimdi’yi vurgulamak istedi sanırım.”

“Bence de.”

“Peki, ihtiyacı belirleyen ne?” dedi Yusel.

“İyi soru. İhtiyacı belirleyen amaç olmalı.”

“Amaç mı?”

“Evet.”

“Amaç derken kariyer, iş hayatından filan bahsetmiyorsun herhalde?”

“Elbette ki hayır. Yaşama amacından söz ediyorum.”

“Yani?”

“Yani Yaratıcının fiili boyutundan.”

“Anladım. O zaman duyguya, insanın özünden gelen ilk dışavurum diyebiliriz.”

“Evet. Kesinlikle. O ilk dışavurumda hissedilen, gerçek duygudur.”

“Harika!” dedi Yusel, gözleri parlayarak.

“Prof. Talamik sanmak üstüne bir konuşma yapmıştı, hatırlıyor musun?”

“Evet.”

“Bence yaptığımız bu tespit, o konuşmanın analizi.”

“Doğru söylüyorsun da, bu durumu ilk tespit eden biz miyiz?”

“Sanmam. Buna yaklaşan veya bunun aynını düşünen başkaları da olmuştur.”

“Mutlaka. Yoksa bu fikirler zihnimize düşmezdi.”

“Dur şimdi! Kuantum bağlarına giren tatil gününü unutur. Bu masadan kalkamayız artık.”

“Öyle olsun.”

 “Pekiii, sen hiç niyetin, hislerin dışavurumundan duygu elde edip, o duyguyu koruyabileni gördün mü?”

“Bilmem. İnsanları bu noktadan hiç gözlemlemedim. Karşımdakinin ne düşündüğünü hissederim ama bundan emin olamam.”

“Bütün meselemiz emin olmak zaten.”

“Sen gördün mü?”

“Evet. Kendi olabilen ve dış etkiye kendini koruyarak izin veren insanlar tanıyorum. O insanlardan biri de Eda işte.”

“Çocuklarda koşullanmamış o ilk dışavurumu açıkça izleriz,” dedi Yusel.

“Her çocukta değil. İki yaşında çok sinsi, üç yaşında çok kurnaz, içine doğduğu koşullarda kendilerini huylarına dayalı besleyen çocuklar gördüm.”

“İnsan saf ve temiz doğar, Neil.”

“Tabiat meselesi. Kişinin geçmişten taşıdığı ameller, senin deyiminle o saf ve temiz özü örter. Kişi sonradan o öze hangi kimlikte ulaşır, kim bilir. O senin dediğin masumiyet. Masumiyet başka bir şey. Ben, insan hangi program üzere dünyaya gelirse gelsin, masumiyetin, Yaratıcı tarafından bir aurayla korunduğunu gördüm.”

“Masumiyet, Hakkı Hakka vermek olmalı,” dedi Yusel, çayından hızlı bir yudum alarak.

“Aynen. Harikasın. Bazen öyle laflar ediyorsun ki!”

“Kendini koruyan insanlar bunu nasıl başarıyorlar acaba?”

“Onlar bir şey başarmak için çaba harcamıyorlar 

Yusel. Gen dizilimleri öyle. Doğuştan öyleler.”

“Ne şanslılar!”

“Orası tartışılır.”

 “Ne bakımdan?”

“Dünyada bir yığın çıkarcı duygu kalıbı ve kurallar olduğunu görmüyor musun? Aralarında salt bir sevgi ile duygu ile davrandıklarını düşün! Denge…”

Yan masada konuşan iki kişinin sesleri yükselince, dikkatleri istemsizce o yöne kaydı. Bir an sessiz kaldılar. Niyetleri onları dinlemek değildi. Fakat kulaklarını kapatsalar dahi onları duyarlardı.

Neil’in bu üniversitede fark ettiği iki şey vardı: İnsanın bütün melekelerinin sağlıklı çalışması halinde, herkes herkesi görüyor ve duyuyordu.

Yan masadaki iki kişiden biri Dorso idi. Dorso’nun saçları Neil’in çok ilgisini çekerdi. Rengi kızıl ile kumral arasıydı, bir kısmı kıvır kıvır, bir kısmı düze yakın dalgalıydı. İnsan, uzaktan bile Dorso’nun saçlarının bu özelliğini fark ederdi.

Dorso, zihnindeki, doğuştan getirdiği belli belirsiz boşluğu oturduğu sandalyeye yerleşiyormuş gibi yaparak kapatmaya çalıştı ve “Ben duyguların yüzünden şunu anladım,” dedi. “İnsan hissettiği duyguyu yüzüne yansıtıyor. Bir de başkalarının yansımaları var. Böylece insanda sayamayacağımız kadar yüz oluşuyor.”

“Anlaşılan herkes dış hatlarıyla olayı çözmüş,” dedi 

Neil. “Kimin nesi bu çocuk?”

“Prof. Talamik’in yakın akrabası olduğunu duymuştum. Üniversite içinde önemli görevleri varmış.”

“Neymiş o önemli görevler?”

“Neyse. Şimdi bunları konuşmayalım. Burada önemli görevi olmayan var mı sence?”

“Haklısın. Senin de bilmediğin yok!”

 “Öyle. Astroloji okuyoruz herhalde. Sen de bölümünü seçsen iyi olur. Bu kadar yıl hazırlık sınıfı okunur 

mu?”

“Başlama yine Yusel!”

“Başlama diyorsun da, böyle devam edersen, çok geçmez üniversiteden atılırsın. Demedi deme.”

“Niye atılıyorum acaba?”

“Orasını bilemem.”

“Bütün bu yaşadıklarımız beynimizde, hormonal dengeye göre oluşan hücre gruplarında izlediğimiz, duyduğumuz fikirleri idrak edişimizden başka bir şey değil. Sürekli beni uyaracağına düşün biraz! Ruhun beyni mi var?”

“Aynı şeyden bahsetmiyoruz Neil.”

“Hayır. Aynı şeyden bahsediyoruz. Ama sen sürekli önüne bir şeyler koyarak kendini sınırlıyorsun.”

“Özgürlüğe bu kadar düşkün olma!”

“Mesele özgürlük değil. Hem sen özgürlük hakkında ne biliyorsun?”

“Senin bildiklerini. Belki de daha fazlasını.”

“Hiç sanmıyorum Yusel. Öyle uçsuz bucaksız frekanslar izlemekle olmaz bu işler. Öğrendiklerin sadece ufkunu genişletir. Ya sonrası? Gerçek özgürlüğün farkına vardığında kendine asla ulaşamayacağını anlarsın.”

“Bak şimdi! Neden? Neden kendime ulaşamazmışım?”

“Çünkü sonsuzsun!”

“Hımmm. İyi ya işte.”

“Mesele her neredeysen orayı anlamak, orada geçmişi hatırlamak, geleceği unutmamak…”

“Ya, hakikaten biz geleceği unutuyoruz” dedi Yusel.

“İşimize gelmiyor da ondan.”

“Nasıl işimize gelmiyor?”

“Zamanın şimdi’sinde bütünlüklü davranmıyoruz. Bencil, çıkarcı bir davranışımız henüz ulaşmadığımız az ötede canımızı sıkıyor ve biz o öteye gelene kadar geçmişimizi ya unutuyoruz ya da hatırlamak istemiyoruz…” Neil, mavi buğulu bir bahara adım atar gibi baktı ve devam etti. “Şimdi’nin sırrını çözebilsek, o zaman insanın bir kimliğe sığmadığını açıkça görürüz. 

Ölümle beraber yürümeyi öğrenmeliyiz.”

“Ne?”

“Bak! Ölümle beraber yürümeyi öğrenmek eşya ile kurduğumuz ilişkiyi, tutkularımızı hızlı geçmemizi ve hayata topyekûn bakabilmemizi sağlar.”

“Bu doğru da!”

“Ve sanatların en büyüğü olan büyük doğayı da anlamamızı sağlar. Ölümle beraber yürümek, şu dünyada tutsağı olduğumuz hayatın dışında kalıp, kim olduğumuzu anlamamızı da sağlar.”

“Bu söylediklerin akla, mantığa ters gelmiyor ama…”

“Ama ne?”

“Dünyanın kuralları var işte ve biz o kurallar çerçevesinde yaşıyoruz.”

“Kurallar mı?”

“E, evet.”

“Evrensel bir fikir yerel kurallarla ilgilenir mi?”

“İlgilenmemesi gerekir.”

“O halde?”

“Bunlar da oluyor işte.”

“Niye? Bir anlık sesin, bir anlık sözün duygu akışına bir ömür hapsolanlar var. Niye oluyor bunlar?”

“İnsan çocukluk döneminde kendini çevreleyen dış koşulları aşabilmeli ve potansiyellerinin sınırını zorlayabilmeli ki, gençliğinde insanî değerlere yönelebilsin ve olgunluk döneminde kendi sırlarını kavrayarak, bütünün içinde fayda sağlayıp sonsuza yürüyebilsin. Aksi halde, hem çocukluk evresine, hem de diğer insanlarla kendi arasına sıkışıp, ziyan oluyor.”

“Herkes de çocukluk evresine taktı! Ben ne çocuklar tanıyorum, büyük dediğin, olgun dediğin insanlardan daha büyük, daha olgun. Mesele evrede, ya da yaşta değil Yusel.”

“Valla, ne diyim ki şimdi sana…”

“Kendini astrolojiyle sınırlama. İnsanın kalbi öğreten aklı öğrenen oldu mu, tabiatında her göze bir manaya açılır. Bence sık sık Epifiz Ünitesine uğra.”

“Sen de amma atarlandın ha Neil! Nereden nereye getirdin lafı.”

“Valla, ben de anlamadım. Hep şu Dorso’nun yüzünden.”

“Ne alakası var şimdi Dorso ile?”

“Oturduğu sandalyede kıpırdadı, o davranışının psikolojisini çözmek için yola çıktım, sen de beni yavaşlattın ve gördüğün gibi buralara geldik.”

“Ben, seni yavaşlattım?”

“Evet. Üstelik düşüncemi büktün.”

“Düşünceni büktüm?”

“Evet.”

“Hangi ara yaptım bunları Neil?”

158 159

“Bak işte! Farkında bile değilsin. Az önce ben, hem Dorso’yu izleyip, hem de farklı şeyler söyleyecektim.” “Aman, aman söyleme! Vakitten haberin yok mu? Yarın tatil günümüz ve biz henüz bir plan yapmış değiliz.”

Neil, “Haklısın,” dedi. “Sabah dinç kalkmak isterim doğrusu.”

Toparlanarak masadan kalktılar.

Masalarda oturan birkaç öğrenci birbirlerine iyi geceler dileyerek Ayrıntı Terminalinden çıktılar ve her an bir yürüyüşün olduğu Fomix Koridorunda, bir beyaz karanlığın içinden odalarına doğru yürüdüler.

Beyaz Karanlık

Fomix Koridoru hiçbir yerden ışık almayan zifiri karanlık bir koridordu. Fakat öğrenciler her yer aydınlıkmışçasına içeriyi ve dışarıyı görebiliyorlardı. Ancak bir karanlık daha vardı ki, o karanlıkta herkesin göremediğini Neil, Yusel’in tutumundan anlamıştı. Dışarıda yağmur vardı. Kuzeybatı tarafında güneş ışığına benzer bir ışık görülüyordu. Bu yöne defalarca bakmalarına rağmen, Yusel’in ilgisini çeken bir şey olmadı. Kendi gördüklerini Yusel’in görmediğini anlayan Neil bundan hiç söz etmedi. Havadan sudan konuşarak odalarına yürüdüler. Gelenleri tanıyan odanın kapısı kendiliğinden açıldı. Neil, içeri girer girmez pencereye koşup kuzeybatı yönüne baktı.

banner441
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.