Kuantik Yaşam - bölüm 23

Aslında odanın hemen her yeri pencereydi ama odada iki pencere varmış, belirli yerlerde sabit duruyorlarmış gibi algılanıyordu. Bu pencereler onların ihtiyaçlarına göre her yönden açılmalarına karşın, Neil ve Yusel, kuantik yaşamın bir tasarımı olan bu gerçekliği henüz fark edebilmiş değildiler.

Neil, pencereden, pürdikkat kuzeybatı yönündeki ışığı izler ve anlamaya çalışırken kapı çaldı. Kapıyı Yusel açtı. Seraton ve Seli ellerinde çay ve kurabiyelerle içeri girdiler. Onların gelişi Neil’i hem sevindirdi, hem düşündürdü, çünkü bunu pek yapmazlardı.

Seraton ve Seli, oturmak istedikleri şeyi birkaç el hareketiyle oluşturup, rahatlarına bakarlarken, Neil, gördüğü manzaranın heyecan vericiliği karşısında bağırmamak için kendini zor tutuyordu. “Hoş geldiniz,” derken, içindeki coşku sesine yansımıştı.

Seraton ve Seli, “Hoş bulduk,” dedi. “İyi misin?” Pencerenin kenarına mıhlanmış gibi duran Neil, “Hımmm. Evet, iyiyim” dedi. Bir yandan da Seraton’u düşünüyordu. Az sonra bir şey olacağını seziyordu. Her ne olacaksa onunla Seraton ve Seli’nin ilgisi vardı, yoksa gecenin bu saatinde gelmezlerdi, diye geçirdi içinden. Tam o anda bir dağın eteğindeki ikindi güneşini gördü. Zihninden yaptığı bütün tahminler, olasılıklar, varsayımlar silindi. Zihni sustu. O an hiçbir şeysiz kalan Neil, güneşin içinde tam yarım dairenin yarısı kadar olan, oldukça canlı renklerle bezeli bir gökkuşağının oluştuğunu gördü. Renklerin güzelliği, canlılığı Neil’in içine doldu, içini garip bir şekilde sızlatarak, onu bir yerlere doğru alıp götürdü.

Neil’in pencerenin kenarında böyle mıhlanmış gibi duruşunun nedenini merak eden Yusel, çay, kurabiye ikram etme bahanesiyle onun yanına gelmiş, tabağı uzatırken de pencerenin dışına bakmıştı. Dışarıda karanlıktan başka bir şey göremeyince Seli ve Seraton’un yanına döndü.

Neil, Yusel’in bir şey göremediğinden bir kez daha emin oldu. Görmüş olsaydı en azından çığlık atardı, çünkü gökkuşağını çok severdi.

Yusel pencereden çekildiğinde, gökkuşağının içinde garip bir dalgalanma oluştu. Beyaz bir buğuda uçuk sarı, uçuk pembe zerrecikler ışıl ışıl kaynaşıyordu. Kalbini alnının ortasında hissetti Neil. Bağırmamak, ağlamamak için kendini zor tutuyordu. “Ben neden susuyorum,” diye düşünürken, o buğunun ortasında uzun boylu, zayıf, soluk yüzlü biri belirdi, buğunun içinden yürüyerek Neil’e yaklaştı ve kapıdan içeri girdi.

Neil, pencere kenarından hızla çekildi, yatağına oturdu. Göz takibine aldığı soluk benizli adamı kapı tanıyordu!

Yusel ve Seraton yan yana, Seli de onların sağ çaprazında oturmuş, sohbet ediyorlardı. Soluk benizli onların yanına yaklaştığında Seli konuşmaktaydı. “İyilik ve kötülük, hep aynı kanda yan yana yürür. Savaş tek kişiliktir. Bu tek kişilik savaşı kazanırsan evreni anlarsın ve yeryüzündeki yürüyüşün anlamak üzere olur. 

Bu savaşın adı anlamaktır.”
Neil Seli’yi dinlerken, yanlarında duran kişiyi üçünün de göremediklerini anladı. Zihninde bir yığın soru işareti belirdi. “Yusel’in göremeyişini anlarım,” dedi kendi kendine. “Ama Seli ve Seraton! Onlar nasıl göremezler? Peki ben? Ben neden görüyorum? Tanık olduğum bu olay, zihnimin neresinde yer tutuyor? Ve bu yer nasıl bu kadar geniş olabiliyor? Nasıl?”

Soluk benizli kişi, arkadaşlarının yanında durarak kendisine, onu kendisinden başkasının göremeyeceği mesajı veriyordu.

Ondan korkmadı Neil. Fakat bir tedirginlik duydu. 

“Belki de bu tedirginlik iç içe görüntülerin iç içeliklerinin derecesini tam olarak anlayamayışımdan kaynaklanıyor,” diye düşünürken, bulundukları odanın içinde uzakta bir evin klasik eşyalarla döşeli içi açıldı. Neil o evde bir yatakta yatmaktaydı.
Adam şiddetle yatağı sallayarak Neil’i uyandırdı. Gözünü dehşetle açan Neil “Buradan hemen gitmelisin,” dedi. Evin sahibi gelmek üzereydi. Neil, mekânlarda nelerin yaşandığının aslında görünmediğini, hiç kimsenin bir yere sahip olamayacağını düşündü. İnsanların özel hayatlarının olduğunu sanmaları kocaman bir yanılgıydı. Duvarların ardını görenler vardı, soyutta da, somutta da gizli bir yer yoktu. Bu yüzden edep, başkalarına karşı değil, kendi özlerimizde hissetmemiz gereken bir duyguydu.

Adam, Neil’in yüzüne bakarak, “Gardırobun anahtarını ver!” dedi.


Neil, “Ne gardırobu? Ne anahtarı?” derken, duvara yaslanmış kahverengi, desenli bir gardırop olduğunu gördü. Hayretler içinde gardıroba bakarak, “Bende anahtar yok!” dedi. Adam üç defa anahtar istedi, Neil her defasında “Anahtar yok” dedi. Bunun üzerine adam odadan çıktı. Uzun bir koridordan geçti, evin salonuna girdi. Neil, onu arkadan takip ediyordu.
Salonun girişinde hayli büyük, kahverengi, ahşap bir yemek masası vardı. Adam masanın yanında duran krem renkli koltuğa oturdu. “Bana bir leğen su getir!” dedi. Neil, “Bu evde leğen yok,” derken, elinde mavi renkli bir leğen tuttuğunu gördü. Leğeni lavaboda yarısına kadar doldurup, adamın önüne, yerde serili halının üstüne koydu. Tam karşıya geçip, ayakta, hazır ol vaziyette bekledi.

Adam, işaret parmağıyla suya dokundu, suyun yüzüne siyah renkli Arapça yazılar yazdı. Neil’e bakarak, “Oku!” dedi. Neil, yazıya baktı, okumaya çalıştı ama okuyamadı. “Okuyamıyorum,” dedi.  Adam suyun yüzüne yazdığı yazıyı eliyle sildi, tekrar yazdı ve Neil’in gözlerine bakarak tekrar “Oku!” dedi. Neil, okumayı yeniden denedi, yine okuyamadı. Üzülerek, “Ben Arapça bilmiyorum,” dedi.

Adam aynı şeyi üçüncü kez tekrarladı, Neil üçüncüsünde de okuyamadı.

Adam, oturduğu yerden kalktı. Yemek masasının kenarında durdu. İşaret parmağını leğendeki suya değdirdi ve masanın üzerine üç çocuk resmi çizdi. Neil’e, 


“Resimlere bak!” dedi. Vesikalık boyda çizilmiş resimlere baktı Neil.

Resimler büyüdü ve canlandı. Üçü de üç yaşında kız çocuğu idi. Baştaki çocuk buğday tenli, ortadaki esmerdi, sondaki çocuk ise beyaz tenli, mavi gözlü, uzun, dalgalı sarı saçları olan bir çocuktu. Üçü de farklı ırklardan olan çocuklar çok güzellerdi.
Adam, sarı saçlı, mavi gözlü çocuğu gösterdi. “Senin için ideal olanı bu,” dedi. Neil, olanların anlamını çözemedi. Leğendeki sudan gözlerinin içi ıslandı.
Adam, geldiği kapıdan çıkıp gitti. Evin dış kapısında anahtar sesi duyulurken, odanın içindeki ev kayboldu.

Neil’in kulağına bir ses geldi. Biri bedenini sarsıyordu.
“Sabah oldu Neil, hadi!” Neil, Yusel’in sesiyle gözlerini açtı, etrafına baktı.

Yusel bir oraya bir buraya koşturarak hazırlanmaya çalışıyordu.
Zaten tuhaf olan oda Neil’e daha da tuhaf geldi. Belki de sabah ışığının yaptığı açıdandı, odanın içi genişlemişti. Neil, annesinden ilgi bekleyen bir çocuk gibi Yusel’e baktı ama Yusel onu anlayacak halde değildi. 
Dikkatini çekmeye çalıştı: “Pardon, içim geçmiş.”
“İçin mi geçmiş?”
“Hııı.”
“Ne iç geçmesi Neil! Sabaha kadar horul horul uyudun.”
“Ben?”
“Yok ben! Güya bugünden için gezi planı yapacak-
tık.”

Neil, gerinerek, “Seraton’la Seli gitmiş,” dedi.
“Sana sabah oldu diyorum Neil. Tabi ki gittiler. Sen uzun oturup, olduğun yerde sızınca.”
“Niye gelmişler ki?”
“Belirli bir nedeni yok. Çay içtik, sohbet ettik. Akşam sende bir tuhaflık vardı. Bir ara sorup, anlayacağım ne olduğunu.”
“Bende ne tuhaflık olacak. Sen hiç gecenin içinde yürüyen gündüz gördün mü?” “Neee?”
“Neyse, siz ne konuştunuz?”
“Boş ver şimdi. Hadi kalk, yüzünü yıka, kendine gel.”
“Tamam. Ne yapalım?”
“Önce güzel bir kahvaltı tabi ki.”
“Tamam. Ne yapacağımızı da kahvaltıda konuşalım.”
“Artık öyle yapacağız. Nasıl giyinelim?”
“Spor, tabi ki.”
“Spor giye giye de bir hal olduk.”
“İstersen abiye giy!”
“Dalga geçme sabah sabah. Zaten bütün giysilerimiz de bir tuhaf.”
“Doğru söylüyorsun.” Üniversiteye geldiklerinden beri okulun verdiği kıyafetleri giyiyorlardı. Kıyafetlerin hepsi de garipti. “Hangi kimyasal bileşenleri kullandılar acaba?” dedi Neil. “Ve kimler yaptı bunları. Doğrusu çok zekice.”
“Bilmem. Kimya bölümündekilere sor. Sırt çantası mı alsak?” dedi dişlerini fırçalayan Yusel.
“Sırt çantası yük olur. Dağa mı çıkacağız sanki? Bence bel çantası alalım.”

“Haklısın. Bel çantasıyla daha rahat ederiz.”
“Kesinlikle.”
Hazırlanıp odadan çıkmadan önce her yere göz gezdirdi Neil. Girdiği evi ve o adamı düşündü. Bir gün gelip o eve gideceğinden, o adamı yine göreceğinden emindi. İnsanın içinde bulunduğu hali anlayamaması ne garipti. Eşyanın hangi boyutuyla ilgiliydi ve Neil bunu neden çözemiyordu! Neil, odayı süzerek bunları düşünürken, Yusel, “Tamam mısın?” dedi.
Neil’in gözleri yaşardı, dokunsan göz pınarları çağlayacaktı.
Yusel, birden Neil’in gözlerine baktı. “Gözlerin neden bu kadar parlak senin?”
“Parlak mı?”
“Evet. Hiç aynaya bakmadın mı?”
“Baktım, ne var?” derken Neil’in aklına Gök Ada’daki aynalar geldi. Bakışlarını yere eğdi. Odadan çıkıp, Ayrıntı Terminaline doğru yürüdüler.
Yağmur dinmiş, hava açmıştı.
“Şansımıza bugün de hava güzel,” dedi Yusel.
Ayrıntı Terminalinde birkaç öğrenci vardı.
“Öğrencilerin çoğu şehri dolaşmaya erkenden çıkmış,” dedi Yusel.
“Evet. Biz de güzel bir kahvaltı yapıp, çıkalım.”
“Bence hiç plan yapmadan caddelerde, sokaklarda, tarihî mekânlarda öylesine dolaşalım.”
“Valla, bana uyar.”
Hipotalamus Üniversitesi öylesine büyük bir alanda kuruluydu ki, görme sınırını aşamayan akıllar o büyüklüğü kavrayamazdı. Yürüyerek dışarı çıkacak 

olsanız ki, dışarı algısı sadece farkında olmadığımız bir yanılsamadan ibaretti, üniversitenin bir ucundan bir ucuna yürümeye dünya hayatınızın süresi yetmezdi. Neyse ki, bir takım dalga boylarını bükerek üniversitenin dört kapısına saniyeden daha az zaman diliminde ulaşan, oldukça konforlu, saydam bir maddeden, ışığın gözeneklerinde yol alan mekikler yapılmıştı. Bir de ara yönlere gidip gelen vasıtalar vardı ki, onların gidiş gelişi görünmezdi. Allah’tan algı ışıktan, sesten, düşünceden daha hızlıydı da, insan ansızın biliyordu. Neticede sınırlarını bilemediğimiz evrenin maddesi bilgi olarak vücudun ve zihnin bir yerlerinde sırlanmış halde mevcuttu. Ve biz anladıkça genişleyen zihnin dışında bir yer olmasa bile, yokluğun sırrı şeylere zerk edilerek yürüyen bir varlığın içinde, her boyutta, ihtiyacımıza göre zaman ve mekân algısı oluşturuyorduk.
Yusel ve Neil, üniversitenin güney kapısından çıktılar.
Çıktıkları yönde mevsim sonbahardı.
Gördükleri manzaranın güzelliği karşısında dilleri tutuldu. Neil, “Hiç bu kadar canlı sonbahar renkleri görmemiştim, bu ne?” diye bağırdı heyecanla. “Evet, hakikaten öyle.”
Önlerinde uzanan caddeye girdiler.
Sonbahar olmasına rağmen ağaçlardan taze yaprak kokusu geliyordu. Neil, derin derin nefes aldı. Bakır rengi yapraklardaki taze yaprak kokusunu Yusel de almıştı.

 “Yarım saat kadar önce yağmur yağmış. Yağmurda ıslanan yapraklar, taze yaprak gibi kokar.”
Neil, doğayı kucağına sığdırmak istercesine kollarını açarak, “Ah! Ne güzel!” çığlığı atarken, üç beş metre ileride, caddenin kenarında dikilen iki kişinin konuşması geldi kulaklarına.

Kulak misafirliği ilginç bir şeydi. İki, üç, beş kişi kendi aralarında konuşurken, konuşmaya denk gelirdiniz ve konuşulan konu tam da ihtiyacınız olan şey olurdu. Çoğu insan bu denk gelme olayının nasıl ve neden olduğunu düşünmezdi. İhtiyacınıza karşılık bulmak için o konuşmaya denk geldiğinizi düşünebilen kişi azdı. Sadece kâinattaki bütün varlıkların birer ışık ipiyle birbirlerine bağlı olduğunu bilen, hiç kimsenin kendi yoluna giden yalnız birer yolcu olmadığını bilirdi…

Günlerdir yolda olduğu her halinden belli olan genç biri, bu şehirde yaşadığı anlaşılan birine şehrin adını sordu.
Adam, “Hipotalamus,” dedi.
“Hangi ülkedeyiz?”
Yolcunun sorusuna şaşıran Yusel, Neil’e “İnsan hangi ülkeye geldiğini bilmez mi canım?” dedi.
Adam cevap verdi: “Hipotalamus ülkesinde, oğlum.”
Yusel daha da fazla şaşırdı. “Hipotalamus Ülkesi, Hipotalamus Şehri, Hipotalamus Üniversitesi…”
Adam, Yusel’e döndü. “Dünyada başka ülke, başka şehir, başka üniversite de mi var kızım? Siz nerede yaşıyorsunuz?”

YORUM EKLE
banner441

banner566

banner554

banner558

banner141

banner557

banner568