Kuantik Yaşam - bölüm 28


Nilüfer Açılan Yıldız

Nilüfer Açılan Yıldız

Okunma 11 Kasım 2017, 11:22

 “Başdüşünmen bana ‘Çok hoşsun! Lakin ahlak ve adalet anlayışı değişeli uzun yıllar oldu. Bir düşün, etrafına bir bak! İnsanlar habire bölünüyor. Kendini hatırlayan ve tanıyan kaç insan görüyorsun?’ dedi. ‘Siz böyle yaparsanız!’ dedim. ‘İnsanların bu durumunun bizimle alakası yok’ dedi. ‘Onlar her zaman güdülenmeyi ve çoğunluk tarafından kabullenilmiş düşünme biçimlerini tercih ediyorlar.’ ‘Neden acaba?’ dedim. ‘Çünkü bu insanların kolayına geliyor. Biz de tam bu noktadan yola çıktık.’ ‘Bu yaşadıklarım, bu gördüklerim bir rüya mı Allah aşkına?’ dedim. ‘Hayır, henüz bir rüya değil,’ dedi. ‘Peki, bu duruma halkınız arasında hiç karşı koyan olmaz mı?’ dediğimde, ‘Olur elbet, fakat pek sorun yaşamayız. Nörolojiyi ve birçok bilim dalını had safhada geliştirdik,’ dedi. ‘Anlaşıldı! Madem her şeyi elektromanyetik veya başka dalgalarla insanlara öğretiyorsunuz, onca kitapçıkları, broşürleri niye dağıtıyorsunuz? Herkese birer çip takın, olsun bitsin’ dedim. ‘Onlar yüzde bir’ler içindir. Şehir halkının yüzde doksan dokuzu sunduğumuz her düşünceyi kolayca anlayacak düzeydeler’ dedi Başdüşünmen gülümseyerek.

Aklıma neler neler geldi arkadaşlar. O gördüklerimi şu an analiz ederken, zihnimden geçenleri algıladığınızı ve bir öngörü yolu çizerek şu an’ın geçmişine doğru yol aldığınızı biliyorum. Belki de böyle bir anda yakalandım da, hiç fark etmedim karanlık ışımaların içinde bir nefeslik an’a günlerin, yılların sığdığını… Öylece düştüm o şehre. Bir daha çok dikkatli olacağımı biliyorum. Bizler vaktin çocuklarıyız. Her nefese uyanmak için varız… ve bir öngörü getiren elçilerden dahi emin olmamız gerektiğini artık biliyorum. Kalbimde Neil’e tutunmuş olmasaydım, belki de buraya bir daha dönmeyecektim.” Bir an duraksadı Yusel.

Bu duygusal konuşmadan etkilenen Neil, Yusel’in aklına on bir yöne bakan pencereler açtı… “Eee, n’oldu, bitti mi?” dedi Dorso.
“Hayır,” dedi Yusel ve devam etti. “ ‘Peki, Rüya Heyeti ne yapıyor?’ dedim, ‘Onlar neyi kontrol ediyor?’ ‘Rüya Heyeti, üst bilinç rüyalarının rüya aralıklarına girer.’ ‘Bu ne anlama geliyor?’ ‘Üst bilinç rüyalarında yatay ve dikey seyirler farklıdır. Hiç kalp grafisi inceledin mi?’ ‘Evet.’ ‘Sistemi kalp grafisinin aşamaları gibi düşün.’ ‘Düşündüm.’ ‘Yüksek benlik rüyaları insanın hatırlamadığı boyutları zihinde kapılar açarak izlediği rüyalardır… Rüya Heyeti o kapıların koordinatlarını kaydeder ve o koordinatları başka boyutlara geçiş kapıları olarak kullanırız. Bazen de başka şeyler için kullanırız,’ dedi Başdüşünmen.”

Bu durumdan rahatsız olan bazı öğrenciler, “İnsan rüyasının kontrol edilip edilmediğini nasıl anlayabilir ki?” dedi.
“Her an işlevsel olan evrenin belleğinde böyle bir şeyi durağan kılmak mümkün değil arkadaşlar,” dedi Neil. Gerçekten mümkün değil miydi? Bir günün elli bin yıla denk geldiği, zamanın yavaş aktığı yerler yok muydu? “Var” dedi zihnindeki ses. O zaman bir devinimi durağan kılmak ve bir dürtü yüklemek, vaktin insanları hariç mümkündü…
Seraton’un “Prof. Talamik bu konularda uzmandır biliyorsunuz. Yarınki derste bir ara sorarsınız” demesiyle Neil’in nefes alışı değişti. Yusel kaldığı yerden devam etti.
“Çoğu insan rüya gördüğünü bile anımsamazken… ‘Hatırlaması veya hatırlamaması bizim işlevlerimize engel değil. Hatırlayanların çoğu gördüğü rüyanın ne anlama geldiğini bilemez. Neyse… Kısacası Rüya Görme Heyeti bu noktalardan insanın sonsuzluğunu tanımaya ve çıkacak herhangi bir kaosu engellemeye çalışır’ dedi Başdüşünmen.
‘Bundan iyi kaos mu olur?’ derken oradan nasıl kurtulacağımı düşünmeye başladım. ‘Peki, ben buraya niye geldim? Bütün bunları görmemdeki, duymamdaki maksat nedir?’ diye sordum. Soruma ne dese beğenirsiniz?”
Öğrenciler hep bir ağızdan “Nee?” dediler.
“Benim beyin programım diğer insanlardan farklıymış.”
“Herkesinki farklı,” dedi Neo.
“Hayır, oradaki insanlardan.”
“Hımm.”
“Aygıtları beyin programımı algılayamamış ve frekanslarıma girememişler. Bendeki bu farklılığı merak etmişler. Bana bir iş teklifinde bulundular.” Seraton gülerek, “Ne gibi?” dedi.
“ ‘İnsanlara hazır düşünceler sunan heyetimizin en aktif üyesi olmanı teklif ediyoruz, ne dersin?’ dedi 
Başdüşünmen.”

“Vaav. İyi işmiş!” dedi Neo gülerek. “Eeee, ne dedin?”
“Valla, ne diyeyim? ‘Saat kaç oldu?’ dedim. ‘Efendim!’ dedi Başdüşünmen. ‘Hiç. Düşünüyorum’ dedim.
. ‘Ah tabi canım, tabi. Birkaç saat düşünebilirsin’ dedi.”
“Oradan nasıl kurtulabildin?” dedi öğrencilerden biri.


“İşte, düşünmem için bana biraz zaman tanıdılar. O arada salondan birçok kişi ayrıldı. Ortalık sessizleşti. Bir şey oldu. Sanki zihnim ikiye bölündü. Küçücük bir kelebek dokundu ışığa ve mavi ışık saçakları içinde iki yanımdan şehirler aktı. Zihnimde bir ses ‘kâinat denen sistemde hareket eden herkes, birileri tarafından bir siber dalga olarak izlenir’ dedi. İçim ürperdi. Neil’i düşünmeye başladım,” dedi Yusel. Sesi yumuşamıştı. Dağda, zemheride, kara teslim bir ağaç evde, kırmızı mum alevine bakarak geçmişten hikâyeler anlatan gül yüzlü bir dedenin sesi, sobada yanan odunlarda ısınarak “çıt” diyor, karanlıkta yankılanıyordu.

Keşfe çıkan her bir öğrenciyi vaktin yolcusu olan İsimsiz’in, bir film karesinde izler gibi izlediğini yine gördü Neil. Bu görme ezelî ve ebedî bilgilerin nedenini her görmede daha da net anlamasına neden olurken, hayatın ansızın bir ürpermeden ibaret olduğunu düşünerek Yusel’in yüzüne baktı: “Sen farkında olsan da olmasan da özümüzdeki her duyguyu dünyada bir yaşayan var. İyi ki düşünmüşsün! Minnet duydum.” Biraz alıngan, titrek bir sesle, “Meraktan çatladım burada! Prof. Talamik’e gidiyordum ki geldin.” Herkes merakla Neil’e baktı.

“Ne?” dedi Neil ellerini iki yana açarak.
“Prof. Talamik’in ilgisi ne?”
Ne alakası mı var? Bizim kullandığımız yöntemler modern zombilerinkinden çok daha ileride” dedi Seli. “Modern zombi mi?” dedi bir öğrenci.
“Evet. Anlamadınız mı arkadaşlar! Hissiyat yoksulu, sevgi yoksulu olmaktan daha kötü ne var?” dedi Neil, sesini yükselterek.
Herkesin kafasında birçok soru işareti oluştu.
Yusel yaşadıklarından ötürü şaşkındı.
“Neyse. Nasıl bir yol bulup geldin?” dedi Neo, bilmeze yatarak.
“Bilmiyorum. Birden her şey değişti. Duygusal tepkilerimin ortasında kalakaldım. Beden bağlarım gevşedi. Beynimin kimyası yapısal bütün yetilerimin arasında köprüler kurarak sıkı bir işbirliği başlattı. Bir sinir otoyolunu evrende takip etmeye başladım. Ve kendimi Ayrıntı Terminalinin kapısında buldum. Anlayabildiklerim bunlar. Gerisini biliyorsunuz.”
“İşte güdüsel doğru böyle bulunur ve buna hiç kimse engel olamaz,” dedi Seraton.

Haklıydı çünkü sinir ucu hareketlerini sağlayan Seraton’du neticede.
Yine uzak diyarlardan dalga dalga kokular geldi ve renkler kırıldı bir koya uzanan suların ucunda. Biri yürüyordu bir sahilin sınırında… Zamanın ve mekânın yavaş hareket ettiği bir yer miydi dünya? Ya da insan öyle mi sanıyordu?
Düz bir çizginin önüne dalgalı bir yansıma gelince, eğrisine mekânlar mı kuruyordu muhabbet için?
Yoksa hızın zamanı burduğu yerde beni bekleyenler, gökyüzünde gezen yer altı dünyalarına niçin kapılar açsınlar ; zamanın ivmesini seyrelttiği düzlemlerde katmerli hayatlar yaşasınlardı?
Nerede eğilip yol, nerede uçurum olurdu uzay, sevgi yolcularına?
Yine içi acıdı Neil’in. Gözleri ıslandı. Köpük köpük çağlayanlar aktı zihnine doğru.


“Belki de Yusel’in buraya dönebilme yolunu, ona olan duygu bağım oluşturdu. Yusel benim bir duygumun yüzü belki de. Gördüğüm herkes benim duygularımın yüzleri mi yoksa?” Neil bu düşüncelerde dolaşırken, “Vakit hayli geç oldu,” dedi Seli. “Yarınki derslere duru bir zihin, dinlenmiş bir bedenle girmekte fayda var,” cümlesinin son iki kelimesini duyabilen Neil, bir bahçenin girişinden kendine çekilirken, “Ama daha Neil’i dinleyecektik,” dedi Yusel.
“Şimdi hayatta olmaz. Başka zaman anlatırım. Seli doğru söylüyor. Çok geç oldu, hepimiz yorgunuz. Şöyle yatağıma uzanıp, beş yüz yıl uyumak istiyorum,” dedi Neil.
Herkes birbirine iyi geceler dileyip, odasına çekildi.
Fomix Koridorundan geçerken Yusel, Neil’e “Benden kurtulamazsın, nereye gittiğini anlatacaksın,” dedi.
Neil, Yusel’i duymazdan gelirken, koridorun yol boyu yine genişlemiş olduğunu fark etti. Algısının daha da genişleyip, göz ayarının farklı şeyler görmemesi için düz bir çizgiyi takip ediyormuş gibi yürümekteydi.
Odalarına girdiklerinde Neil, köşelerde arı kovanı misali ışık zerrelerinin rengârenk öbeklendiklerini gördü. Alelacele hazırlanıp yatağına girmek üzereyken  “
Yusel yine nereye gittiğini sordu. Biraz ucundan kıyısından bir şeyler öğrenmeden rahat bırakmayacağını biliyordu.
“Kısaca söylerim ama sonra hiçbir şey sormadan uyuyacaksın, tamam mı? Sonra ayrıntılı konuşuruz,” dedi.
Yusel yatağına uzanmış, gözlerini Neil’e dikmiş, dinleme moduna çoktan girmişti. Neil, Yusel’in bu halindeki ısrarcılığı bilirdi. Bir an evvel uyumak için, iki cümleyle durumu kotarmaya çalıştı. “Bir yere gittim, on dokuz yıl kaldım.”
“Ne?”
“Soru sormak yok! Sonra başka bir yere gittim. Çok kalabalık bir yere. Orada da bitlendim.”

Yusel bitlendim lafı üzerine gülme krizine girdi. Neil, söylediğine söyleyeceğine bin pişman olurken, Yusel, ağzı kulaklarında “Nasıl bitlendin?” diyordu. Neil bit lafını duydukça başını kaşırken, Yusel, “Niye kaşınıyorsun? Gel bir bakayım. Senin sağın solun belli olmaz, yoksa gerçekten mi bitlendin?” deyip, ardı arkası gelmeyen kahkahalarını sürdürdü.
“Hadi ama! Kes şunu artık!” dedi Neil, Yusel’e arkasını döndü, “Gülme nöbetlerini bile bile bunu söylememeliydim,” diyerek kendi kendine, uykuya doğru yola çıktı.

Yusel’in kahkahaları Neil’in kulağında geniş bir zamana doğru aktı, aynı kahkaha sesiyle gecenin bir gözüne uyandı. Yusel’in horul horul uyuduğunu görünce, yatağın kenarından ayaklarını sarkıtıp, odanın içine göz gezdirdi. Yatmadan önce köşelerde gördüğü ışık öbeklerinin, gece mavisi bir buğunun içinde, birbirinin içinden ve üstünden geçen küçük toplara dönüştüğünü gördü. Bir süre ışık toplarını izleyerek, “Bir anlayabilsem! Bir anlayabilsem!” diye mırıldandı. İçinden bir ses kütüphaneye gitmenin tam vakti olduğunu fısıldadı. Üzerine alelacele bir şeyler geçirip, odadan çıktı.


Gecenin içi oldukça dingindi. Sessizlik başladı mı, mekânlar yalınlaşır, renkler hiçbir tonuna benzemeyen bir mavinin içine akmak için acele eder, orada bütün ayrıntılar netleşir ve genişlerdi. Ruh, yönsüz uzamların hem hiçbir yerinde, hem her yerinde dolaşmayı severdi.

Neil, kütüphaneye girdiğinde, zihnindeki her ilintiyi dışarıda bıraktı ve sadece Kara… ismini büyük harflerle sinir uçlarına yaydı. En rahat pozisyonu alarak beklemeye başladı. Bir süre sonra hafiflediğini hissetti. Gözlerini yavaşça kapattı.

Bilgi edinmenin üç yolu vardı: Zihne ya ışık yazıları olarak gelir, ya görüntü olarak iner veya... üçüncü yöntem onun içinde sırlı idi… Ana Kitap açıldı. Önce ışık yazıları geldi, sonra çinili bir medresenin görüntüsü. Medresenin ortasındaki şadırvanın yanında duran Neil, her yere özenle bezenmiş desenlere, geometrik şekillere, renklerin göz alıcı canlılığına hayran hayran baktı. Derken, tepeden tırnağa siyahlara bürünmüş ufak tefek bir kadın, yanındaki üç beş kişiyle medresenin bir odasından çıkıp, şadırvanın yanında, Neil’e bir adımlık mesafede durdu, duvarlardaki, kubbelerin içindeki şekilleri incelemeye koyuldu. Tam bu anda Neil’in dikkati kadına yöneldi. Neil, kadının aura ekseni alanına girdiğini anlamadan, göz göze geldiler.

Kadın yanındakilere üçgeni araştırdığını fakat istediği bilgiye ulaşamadığını söyledi. Neil’in dikkati üçgenlerde yoğunlaştı. Üçgenin üç bilgisi kadının zihninde açıldı. Kadın, Neil’e yaklaşıp, yüzündeki peçeyi açtı. Neil’in karşısında bebek yüzü kadar taze, pürüzsüz, bembeyaz bir yüz duruyordu. Dupduru gözlerle kendisine bakan bu yüzü Neil, geçmişten gelen biri gibi algıladı. Kadın teşekkür etti. Sanki kırk yıldır birbirini görmeyen iki dost gibi sarılıp, bir süre öyle beklediler. Kadın sessizce Arapça üç harfin derinliklerini açıkladı ve Neil’in gözlerine bakarak, yüzünün peçesini kapatıp, geldiği grupla medresenin kapısından çıkıp gitti.

Neil, bir süre kadının arkasından baktı. Aralarında duygusal bir bağ oluşmuştu. Birbirlerinin zihninde varolmalarının nedenini ikisi de biliyordu.
Neil, başını kaldırarak, medresenin kubbesine baktı. Kadının açıkladığı üç harften ikisini kubbenin geometrik desenleri arasında okudu. O mahşer kalabalığına gittiğinde, bulunduğu zamandan sekiz yüz elli yıl geçmişe gittiğini, siyah giyinen onca kalabalığın arasından yanına yaklaşan, herkesten farklı giyinmiş o kadının neden sorduğunu anladı, neden bitlendiğini de.
Bir gece vücudunu üçe bölüp, etini, kaslarını ayırıp, kemiklerinin içinde Arapça üç harfin yerini gösteren ‘’S. Kone...’ye teşekkür etti. Bir ışık kendisine doğru akarken, kütüphaneden çıktı.

Zifiri karanlığa bakan bir geçidin eşiğinde durduğunda, dünyanın bilinenden bambaşka bir yer olduğunu bir kez daha anladı. ‘Bedenlerinin eksenini aşamayanlar, birer ölü olduklarının farkında değillerdir,’ diyen yine içindeki o sesti.

Bir saat, belki de daha az bir süre içinde on dokuz yıl geçirdiği bir beldede öğrendikleri, ileri doğru her adım atışında olası bir geçmişin içinde eriyerek, doğacak olan çocukların kimyasına desen desen işlenecekti, biliyordu.

Sabah erkenden kalkarak, güneşin doğuşunu izlemek için pencereye gitti. Güneşin ilk ışıklarının dağları, düzlükleri, kuytuları aydınlatışını izlerken, rüzgâr pencerenin pervazında ıslık çalıyordu. Odayı dört bir yandan kuşatan duvarlara baktı. İçinden “Sınırlar,” dedi birkaç defa. “Sınırlar ne aldatıcı şey...” dedi ve derin derin nefes alarak uyuyan Yusel’e baktı. “Nerelerde dolaşıyorsun, kim bilir. Beni, bu tarafı unutmuş halde!” Fısıltıyla konuştuğu cümlesini bitirmeden tekrar dışarı baktı. “Dışarı! Dışarı neresi?” Dışarıya gülümsedi.
Güneşin doğayı daha da canlandırdığı dışarıda bir tuhaflık sezinledi. Sanki geçmiş zamandan bir gün gelip, bugünün sabahını, belki de bugünün her evresini kaplamıştı. Üstelik pervazda uğuldayan rüzgâr da öyle.
Neil, güneşin sönük ferini iliklerinde hissederken, Yusel uyanarak, “Günaydın, hayırdır!” dedi.
“Günaydın.”
“Ne zaman kalktın?”
“Az önce.”
“Niye orda dikiliyorsun?”
“Güneşin doğuşunu seyrediyorum.”
“Hava nasıl?”
“Güzel görünüyor.”

banner441
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.