Kuantik Yaşam - bölüm 36


Nilüfer Açılan Yıldız

Nilüfer Açılan Yıldız

Okunma 04 Aralık 2017, 12:13

Bunu gören Yusel, bir sessizliğe büründü. O sessizliğin içinde, zihninde kurduğu birçok sahne izledi, hiçbirine de yüreği akmadı ve bir hayal oluşturamadı. O an kendini ve hayatı bomboş hissetti. Mektupları Neil’in okumasını hem istedi, hem istemedi.

Neil, parmaklarına dokunan nesneye baktı. Alıp, özenle açtı. Önce Sevgi’yi, sonra Gözlem Evi’ni okudu. Gözlerinden boşalan yaşlar, bir özden çıkıp, kırk göz kıyılarına aktı. Ve göğ gök denizlerinde yüzdü, yüz dü, yüzdü… Uyuyan Ruhlar Şehrinden dönüşünde Prof. Talamik’in bir evrende gösterdiği ben’i yazma çılgınlığına girdi.
Yusel, tanıklık ettiği Neil’in yaşantılarından dolayı derin üzüntü duydu ve hissettiği üzüntüyü hangi duyguya bağlayacağını bilemedi. Bazen yeni duygu oluşturmak gerektiğini, ama genelin tanımadığı bir duyguyu nerde, nasıl kullanacağını düşündü. Bu düşüncenin onda derinlere doğru yollar açtığını o an kestiremedi. Birden irkilerek, yüzünü düşüncesinden alıp, Neil’e çevirdi.
“Sen neden hastalandın?”
“Ne?”
“Sen diyorum, niye hastalandın?”
“Ne hastalanması?”
“Soruma soruyla cevap verme Neil! Sende bir gariplik var. Ama çok sürmez çözerim.”
“İyiyim ben, merak etme.”
“Hiç sanmıyorum. Senin başına ne geldiyse, bundan önce geldi.”
“Ne söylenip duruyorsun Yusel?”
 “Söylenmiyorum.”
“Başına ne geldiyse bundan önce geldi de ne demek?”
“Şu duvarı diyorum.”
Neil, boş boş Yusel’in yüzüne bakınca üsteledi. “Hani şu üç dakika diye üç yıl içine girdiğin duvar var ya!”
“Duvarın içine mi girdim?”
“Evet!”
“Ne diyorsun yaaa! Tövbe ya rabbim. Seni duyan 
da...”
“Ben biliyorum. Sana ne olduysa o girdiğin yerde oldu. Orada ne gördün, ne yaşadın? Hiç anlatmıyorsun.”
“Lütfen Yusel! Şu anda tek istediğim şey uyumak.”
“Uyu tabi! Aylardır uyuyorsun zaten.”
“Aylardır uyuyor muyum?”
“Evet Neil.”
“Sen neler olduğunu açık açık anlatır mısın?”
“Ne anlatayım? Galiba rahatsızlandın. Seni özel bir odaya aldılar. Uyuduğunu söylediler. Üniversitenin Yüksek Konseyi başında bekledi. Üç ay sonra da buradasın işte.”
“Bu anlattıkların çok açıklayıcı oldu! Bak ben uyumadım. İnsan üç ay uyur mu?”
“N’bileyim ben. Bir rahatsızlık geçirir. Üç ay da uyur, üç yıl da.”
Kâinatta ve insanda her milimetre karenin bir gözlemcisi vardı ve her birinin görevi farklıydı. Eğer insanın içinden, kalbî ve zihnî bir uyaran olmazsa, dışarıdan mutlaka olurdu.

Yusel’in söylediklerinden yine boyutlar arası bir kontak kopukluğu yaşadığını anladı Neil. Ruhu bir yerlerde gezerken, sadece bir dalgalanma hareketinden ibaret olan dünyada bir bedeni olduğunu yine unutmuştu.

İnsanın eş zamanlı olarak kavraması gereken ne çok yanılsamaları vardı! Ve insan, derinlerde gizli duran yeteneklere bir sebeple, bir nedene doğru tanık olurken, durumları anlayamayan tarafların olan biteni bir hastalık olarak düşünmesi ne garipti!
Neil yatağına uzanıp, zihninden geçenlerin sosyal uzantılarına girmeye ve her uzantının orta yerine bir dünya kurmaya çalışırken, derin bir uykuya daldı.
Yusel, nefesi derinleşen Neil’in yüz devinimlerine bir dakika kadar baktı. Tam yatmayı düşünürken, uyuyan bir insanın yüz hareketlerinin zihninde oluşturduğu birçok düşüncenin peşine düştü. Neil’in yüzünde oluşan her mimiğin bir frekansı vardı. Ve Neil, o frekansların içinde bir hayat yaşıyordu şu anda. Frekansların titreşim aralıklarına girebilir ve Neil’e ulaşabilir, ya da onu izleyebilirdi.
Bu fikir Yusel’in çok hoşuna gitti. Yıllarca aldığı astroloji bilgilerini bu konuda kullanabilirdi. Ama bilmediği bir şey vardı: Çokluk boyutunda bazı frekanslar çok az insan arasında aynı anda vuku bulur ve yaklaşık yorumla net sonuç elde edilirdi. Aralarında frekans kırılması olmayan insanlar, iç veya dış hayatta aynı şeye eş zamanlı bakabilirdi.

Yusel Neil’i izlemeyi bırakarak, masasında duran ders defterlerini açıp, gezegenlerin o anki açı konumlarını incelemeye koyulurken; Neil, yakın bir arkadaşıyla, ellerinde köşeli tuhaf bir valizle bir adaya ayak bastı.
İnsana gittiği yere göre ne yapması gerektiği ya bildirilir ya da insan kendiliğinden bilirdi. Aslında ikisi de aynı şey gibi algılanıyordu ama değildi. İdrak, bilinç ve irade arasındaki köprünün iki taraflı akla ulaşan işlevselliğinin her an faal olması gerekiyordu ki, insan hangi boyutta ve durumda olursa olsun, bilmek için beklemesin. Bilmeyi beklemenin zamanı ve yolu sarıydı. İnsanın yüreğine hüzünlü bir zevk ağı geriyordu. Neil, bunları düşünerek, arkadaşıyla adanın içine doğru henüz üç beş adım atmıştı ki, zayıf ve uzun, boyları üç metreyi aşkın iki rehber onları karşıladı. Ellerinden valizleri alarak, birlikte yürümeye başladılar. Bu yürüyüş o kadar hızlı oluyordu ki, görünmez iki kişi onları arkalarından itiyormuş gibi hissetti Neil. Ve adanın yüksekçe bir yerinde, otele benzer bir mekânın içinde buldular kendilerini. Önceden onlar için ayrılan bir odaya rehberleriyle birlikte girdiler. Valizleri bırakıp, hızla çıktılar.

Bütün bunlar olurken Neil, gözlerinin yine sınırsız gördüğünü fark etti. Onları çevreleyen duvarlar vardı, fakat o, bembeyaz denizi olan bir sahili izliyordu.
Denizi gören Neil, yaşadığı hızdan dolayı bir türlü tatil moduna giremedi. Buraya tatil yapmaya mı gelmişlerdi? Bundan da emin değildi. Üstelik hayatında ilk defa beyaz bir deniz görmüştü. Öğrenilmiş duyguların aklı şartlayan tortuları damar tıkanıklığına benziyordu. Neil, zihninden geçenlere gülümsedi ama zihni, ağzı var mıydı, yok muydu bilemedi.

Rehberler Neil ve arkadaşını hızla götürüp, denize girmelerini sağladılar ve gittiler.

Neil, elini kolunu denize daldırırken, arkadaşı yüzme bilmediğini söyledi. Neil arkadaşına neler yapması gerektiğini tarif ederken, bu ucu bucağı görünmeyen denizin sütten olduğunu fark etti. Aklına tek bir şey geldi: Süt denizi su gibi içini gösterir miydi? Gördüğü kadarıyla göstermiyordu. Belki de dalmak gerekirdi. 

Ama arkadaşını kıyıda ve yüzeyde tutmaya çalışmaktan, süt denizinde istediği gibi yüzüp, keşiflerde bulunamadı.

Bir an arkadaşının yüzüne baktı. Onu kıyıya yakın öylece bırakıp, derinlere dalmayı düşündü. Fakat bu düşünceden anında vazgeçti. Belki de buraya gelme sebebi arkadaşıydı. Çünkü onun çok yüce bir gönlü vardı. Neil, arkadaşının gönlünü seviyor ve saygı duyuyordu.

Her boyutun kendine özgü sırları ve sınırları vardı. Bu durum bir nevi yeryüzünde ülkelere ve şehirlere, kasabalara, köylere ve mahallelere benzetilebilirdi. Aynı durum bir tek insana da benzetilebilirdi. Sırları çözüp sınırda yaşayanlar, ayrı ayrı görünen bu yerlerin kendi bünyesinde çeşitlenen bir varlığın kültüründen başka bir şey olmadığını kavrardı. O zaman insanın kendini yararak, hem kendi, hem de başkalarının sınırında latif duruşlar sağlayanlar ancak biz olmayı başarabilirdi. Ve insan biz olduğunda doğayla, sistemle ilgili dizelerin anlamı ilk bakışta, ilk okuyuşta alabildiğine genişlerdi. Aynı tadı vermeyen ikinci bakışa her zaman dikkat etmek gerekirdi. Çünkü zekâ anlamı öğrenmiş, akıl çıkarımlarda bulunmuş ve duygu ise, her ikisinin ötesine geçme çabasına girmiş olurdu.

Kıyıda pırıl pırıl, altın gibi kumlar parladı. Neil, arkadaşının denizin yüzeyinde durmasını sağladı ve kıyıya çıkmaya çalıştı. Ama denizden çıkmayı başaramadı. Ayağını basar basmaz kumlar dağılıyor ve ayağının altında kıpırdayan bir boşluk oluşuyordu.

Kâinattaki her canlı bir taleple hayat bulur, bu sayede enerji dalgalanır ve görüntü açığa çıkardı.

Niyette en ufak bir hatayı dahi kabul etmeyen ‘o an’ın zaman aralıkları, muhtemelen Neil’in arkadaşına ikinci bakışında salt dalgalanmayı bükmüştü. İlk bakışın doğallığı, ikinci bakışta bir niyete bürünürdü. O zaman niyeti ilk bakışın doğallığında tutmak gerekirdi ki, ilk bakışın doğallığında niyet henüz bir biçime bürünmemiş olurdu.

Neil çok zor bir duruma düşmüştü. Arkadaşına ikinci bakışında amaçlanarak, ben’e, kendine dönme çabasına yönelmiş ve o andaki niyeti, ilk bakıştaki anlamı daraltıp, sınırlandırmıştı. ‘O an’ süreci tıpkı bir refleks gibi çalışır, kaderi ve niyeti bükerdi. Bükülmenin bir ucu şükür, bir ucu pişmanlıktı. Çünkü doğal akış büküldü mü, sonraki bakışların geçmişi bir ilimle gelmezdi insana. İlimle gelmeyen bir geçmiş, boşluktan ibaret algılanıp, hayatı ziyan ederdi. Geçmişin ilmi geleceğin perdelerini aralardı. Ve insan görmeyi öğrendiğinde, her bakışın doğanın belleğinde duran bir ilmi vardı.

Neil kendini toparladı. Aklına kâinatın kusursuzca işleyen düzeni hakkında garip bilgiler geldi. Bu kıyının bir özelliği vardı. Kumların da öyle. Süt denizinin de. Yapması gereken, bu üç şeyin özelliğini kavramaktı. Düşündüğü şeyi önce denizin içine doğru uzanan kumlarda denedi, fakat denemesi düşündüğü sonucu vermedi. Tek şansı aynı şeyi denize uygulamaktı. Onda da düşündüğü olmazsa kendi başlarına denizden çıkamayacaklardı.
Bu kıyının kendine has özelliği, süt denizine girenin her türlü korkudan kurtulup, evrensel bilgileri edinmeden dışarı çıkamamasıydı belki de.

Neil’in içindeki ses, süt denizinde ayağa kalktı. Neil’i yukarı iterek, denizi bir basamak olarak kullandı. Neil, kıyıya doğru yükseldiğini gördü. Birkaç hamlede kıyıda sert bir zemine ulaştı ve arkadaşını bulunduğu yere çekti. Süt denizinden çıktıklarında artık rehberler yanlarına gelmediler. Neil, bütün bunların ne anlama geldiğini kavradı. Rehberler uzaktan onları izlerken, o süt denizine baktı. Kavradığı şeye karşı hem korku, hem hicap duydu. Hızla odalarına giderek, çok önemli birinin, Hz. …’in huzuruna çıkmak için hazırlandılar. Tam kapıdan çıkacakları sırada Yusel’in defter sayfalarından çıkan ses Neil’in kulağına zihninin derinlerinde esen bir rüzgâr gibi çarptı. Üzgün bir şekilde gözlerini açıp Yusel’e bakarken, kalbinin dört odası metalik pırıltılarla doldu ve bir sonraki gideceği yerin gözenekli kapılarını sonuna kadar açtı. Ve arkasını dönüp, yeni bir uykuya daldı.
Birçok şeyi bilmesine rağmen, araştırdığı bilgilerden, hiçbir hattıyla sabit olmayan, sürekli değişen bir bütünün içinde, nereden nereye ya da hangi düğümlere ve frekanslara rezonans kurarak Neil’in rüyasına gireceğini bulamayan Yusel, sakinliği yatıp uyumakta buldu. Sabah erkenden uyanıp, dingin bir zihinle koordinatlara yeniden bakmayı düşünerek, uykuya bıraktı kendini.
Yusel nadir rüya görürdü. Ama son yıllarda sık ve ilginç rüyalar görür olmuştu ve rüyaların nereden geldiğini iyi biliyordu. Fakat rüyayı çok iyi hatırlayıp, çok iyi analiz etmek gerekiyordu. Çünkü rüyalar her yere yol verir, her bilgiye ulaştırırdı insanı. Önemli olan, ulaşma anındaki koordinatları bilebilmekti.
Yusel, sabaha gözünü açtığında Neil’in uyanmış olduğunu gördü. Sanki derse ilk defa gireceklermiş gibi anlam veremedikleri bir heyecanla hazırlanmaya koyuldular.
Neil lavaboda yüzünü yıkarken, kendini fazlasıyla enerji dolu hissetti. Aynada yüzüne baktı. Gözlerinin içi pırıl pırıl, süt denizinin kıyısındaki kumlar gibi parlıyordu. Gece zihnine kaydolan görüntüleri aynaya yansıtmaya çalışırken, Yusel’in ayak seslerini duydu.

Yusel, kapıya iki defa vurdu ve beklemeden açtı. “Günaydın.” “Günaydın,” dedi Neil. Yusel bir eli kapının pervazında, bir eli kolunda, bedenini içeri doğru kırk beş derece eğerek sessizce bekledi. Onun bu hareketine bir anlam veremeyen Neil, “Bir şey mi oldu?” diyerek yüzüne baktı.
“Yooo, sadece burada mısın, diye baktım.”
“Yok. Paris’teyim. Sen burada göründüğüme bak…”
Yusel, Neil’in cümlesini bitirmesini beklemeden, “Seni tanıyorum. Sanırım…” dedi ve sesindeki kargaşayı pervazın boşluğuna bırakıp, o gün giyeceği kıyafetleri almak için gardırobuna doğru yürüdü. Gölgesi ışığa dönüşerek onu takip etti. Neil bu durumu görerek, gölgenin uzun ve koyu olduğu saatlerde böyle bir şeyin nasıl ve neden olduğunu kavramaya çalışırken, Yusel dişlerini fırçalamak için girdiği lavaboda sesini yükselterek habire konuşuyor, Neil’in zihnini aralıksız zorluyordu. Lavabodan akan suya ve kesik kesik konuşmasına rağmen Yusel’i çok net duyabildiğini fark eden Neil, Yusel’den ziyade suya odaklandı.
“Gece öyle şeyler çözdüm ki, bir sonsuzluğa adım attım desem abartmış olmam.”
“Bunun yeni mi farkına vardın?”

banner441
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.