Kuantik Yaşam ... Son bölüm

 “İyi. Bekleyin biraz. Önce Suran bazı aşamaları geçsin,” dedi Prof. Dala.

Seraton araya girdi. “Hocam Suran çok hızlı. Ruhu sürekli bölünüyor ve ruhların hiçbiri birbirini tanımıyor. Birbirlerine oyun arkadaşı oldular. Suran da bedeninde gittikçe çözülüyor. Bölünen ruhların hiçbirinden haberi yok.”

“Sakin olun. O ruhlar Suran’ın bedenini korumak için o haldeler,” dedi Prof. Dala. “Her bir ruh bir ilahî feyizden ilham alıyor ve bunu tedbir için yapıyor.” “Neyin tedbiri?” diye sordu Neo.

“Bedenin tedbiri. Suran ne hale geldi, görmüyor musunuz? Bu bedende onun asli suretini kim bulabilir?”

“Efendim, Suran zihinsel genişlemeden dolayı zamanın akma hızını geçti. Şu anda bütün boyutları dinliyor ve izliyor,” dedi Medi.

“Muhteşem!” Prof. Talamik ve Prof. Dala aynı anda konuştular.

Medi devam etti: “Nedenselliği alt üst etti. İki ışık arasında bir zifiri bölgeye girdi.” “Boyutu ne?” dedi Prof. Dala.

Gözlem Heyetinde heyecan doruktaydı.

“Sonsuz öz enerjiye doğru gidiyor. Dışa akmaya, açılmaya başladı. Her şeyin ışık hızından binlerce kat hızlı olduğu bir evrene girmek üzere. Her an bir zaman kayması yaşayabiliriz efendim,” dedi Seli.

“Eğer aynı mekânda değişik zamanlar buluşursa, Suran zamanın tersine gidip her şeyi unutabilir.”

“Öyle bir durumda ne yapmalıyız hocam?” derken, Seli’nin sesi titriyordu.

Üç âlemin bitişik olduğu bir hayalin ucunda bütün zamanların aynı anda yaşandığını biliyordu Neil.

“O halde her ikisine de müdahale edin. Onları zamanın fiziğine sahip olana yöneltin. Neil hazır mı?” Prof. Talamik’in sorusuna Seli cevap verdi:

“Evet efendim.”

“Emin misiniz?”

“Evet efendim. Neil bu üniversiteye geldiğinden beri aynı mekânda değişik zamanların buluşmasına defalarca tanık oldu. Kendisi ruhlar âlemine girmeye hazır.”

“Pekâlâ. Neil’i ikinci aşamaya alın,” dedi Prof. Dala.

“Efendim Suran…”

“Ne oldu?”

“Soyut ve somut sınırındaki bütün ortak birimleri geçti. Sıfırdan küçük boyutların içinde ruhunu izliyor,” dedi Seraton, panik içinde.

“Çok hızlı arkadaşlar. Bilinci ne âlemde?” “Bilinci an’lar terkibinin ziya huzmelerini aştı. Mekân çizgisinin kenarlarında duran paralel evrenlere ayak bastı. Şu anda bir karadelikteki manyetizmanın içinde.”

“Eğer elektrik ve manyetik alan birbirine dik olarak ayrılırsa, işimiz çok zorlaşır. Gözlemciler dikkatli olsun.”

“Merak etmeyin efendim. Çok iyi korunuyor.” “Güzel,” dedi Prof. Dala.

“Efendim, ruhun biri 45 derecelik bir açı yaptı ve öz titreşimin gizli değişkenlerinin ince ayrımlarını Suran’a öğretiyor,” dedi Seli.

 “Şu anda Suran tayy-ı mekân yapıyor arkadaşlar,” dedi Prof. Dala.

Bütün ekip biraz rahatlamış görünüyordu. Prof. Talamik, Medi’ye Yusel’i sordu. Sınıftaki bütün öğrencilerin sorumluluğu yine ona verilmişti.

“Yusel her şeyi çok iyi idare ediyor hocam. Kendine sorduğu sorular yüzünden zihni biraz karıştı ama hızla ilahî bir tedaviye tabi tutuldu,” derken yüzüne garip bir gülümseme yayılmıştı Medi’nin. O gülümsemenin içinden geçenler alıcı zihinlerde belirdi. İnsan âlemlerin direği idi. Son suretinde mutlak varlığa hizmet edenlerin zamanın şimdisinde birçok yüzü vardı, onların da arasında yeryüzü merkez olanların göklerin her katında.

Bu düşünceler zihinlerden geçerken, Prof. Talamik Medi’yi sarstı: “Medi! Medi! Bütün bölümlerin algısını nötr hale getir!”

Aynı anda Yusel, yüksek bir dağın eteğinde mis gibi kokan çamlı bahçeye girdi.

Çamlı bahçe her an yanından geçtiğimiz, lakin farkında olmadığımız başka bir dünya idi sanki. Edilgenliği ile kendi matematiğini oluşturan doğaya baktı Yusel. Bir süre kuşların dilini anlamaya çalıştı. Her yerde kendini gösteren o kusursuz zekâya hayran oldu. Bir dürtüyle çamlı bahçeden çıktı ve dağın zirvesine ulaştı.

Dağın bu tarafında güneş henüz doğuyordu. Yusel, turuncu, sarı ve pembenin karışmış olduğu bir kızılın içine doğru yürürken, şehirde insanlar uyanmak üzereydi. Bir ses duydu. Şehrin bir yerinde Ana Kitap’tan 

Ayetler okunmaktaydı. İçi burkuldu, algısı büküldü.

Yusel’in komple bir yapıya ait olan bu durumu kişiselleştirmesi üzerine Prof. Talamik, gözlem odasında kendini ikiye böldü ve ikinci kendini bir eş zaman aralığından sınıfa aktardı.

Tutku insanlığın hizmetine sunulursa, çok çeşitli bir öngörüyü bünyesinde taşırdı.

Bütün öğrenciler, Prof. Talamik’i gördüklerine sevinmişti. Prof. Talamik manyetik ekranda bir evrenin gözünü açtı. Herkes ekranda açılan pencereye odaklandı. Açılan yer bir otelin şirin mutfağıydı ve orası herkesin öngörüsünde vardı.

Bir kadın, buzluktan çıkardığı kıymayı mikrodalga fırında çözerken, bir erkek, zihninde bir kadınla cebelleşerek ortalıkta dolaşıp, acilen ne yiyebileceğini düşünmekteydi.

Kısa saçlı bir kadın restoranın kapısından girdi, masaların arasından mutfağa doğru ilerledi. Matematik zekâsıyla dört bir yana ün salmış bilmem ne efendi, etrafındaki zengin eşrafın her birinden sağladığı kazançla yaşayıp giderken hikmeti anlaşılamayan, akıllara sığmaz bir ölüm yaşamış, bu ölümün hikmetini üçüncü kuşaktan torunlarından sadece biri anlamıştı. Hakikati yansıtan bu torun, daha doğmadan, her an kayıtta bulunan zamanın bir gözüydü.

İnsan hazır olmadan başına gelecek gelmezdi. Başına geleceğin sesini ilk kalbinde duyar, lakin o sesi niyetine göre örterdi. Bu durumda zihin, her an, kaderin köşe başları haline gelirdi.

Sesin peşinden giden için köşe başları elzemdi. Örten içinse akıl, her daim şaşkın olup, geçmişle bağ kurarak bir sebep arardı. Bu yüzden geçmişin iki damarı insanın içinden yürürdü. Oysaki sesi ilk duyduğu andan itibaren her şeyi gelecekte yaşamış olurdu. Dolayısıyla ses gelecekten gelir, söz ve olay insanın geçmişi olur ama çoğu insan bunu kavrayamazdı.

Kısa saçlı kadın sürgülü kapıyı açıp, mutfağa girdi. İlk iş olarak bahçenin iç tarafını gösteren eni geniş pencereden sarkan sarmaşığın gümüşî yapraklarına baktı. Işık ve suyun birlikteliği duygulara benzerdi.

İç sesiyle konuşarak lavaboda dolmalık biberleri yıkayan kadının kocası bahçe kapısından girdi ve “Ne yapıyorsun?” diye bağırdı. Kadın, aldığı ses tonuyla karşılık verdi. Karnını doyurmaya çalışan ve çoğu zaman iki kişi arasına sıkışan erkek, sessizce ayakta duruyordu. Kısa saçlı kadın, bağıran erkeğin vücut devinimlerini ve yüz mimiklerini izlerken, sesinin renginden kalbini gördü. Erkeğin bu davranışının derininde duran tek neden sevgiydi. Sevginin bir çeşit dışa yansıması… Kadının bunu bile bile aynı şekilde karşılık verip erkeği kendi davranışına sıkıştırması, sevginin bu çeşidinden hoşlanmamasındandı.

Prof. Talamik açtığı pencereyi kapattığında, sınıftaki bütün öğrenciler üç-beş adım aralığında zihnin nasıl bu denli çeşitlendiğini- geçmişin, geleceğin ve şimdinin bir arada izlenebileceğini açıkça gördüler. Fakat en iyi analizi en dışta kalan yapardı.

Sevgi nedensiz ve sonuçsuz olduğunda, duygu çeşitlenerek doğanın her aralığını bir anlam üzere doldururdu

Ancak sevgi içinde özgürlüğü barındırdığı sürece bu böyleydi. Özgürlük ise, çocuklukta kavranan ve her uzva yerleşen bir ışıktı. Kalpten dışa taştıkça, zihindeki renkler hayatın her evresine bezenirdi. Sevgi, zaman ve mekânın ortaya çıkışının sebebiydi.

Sonradan edinilen özgürlüğü nerede kullanacağını bilemezdi insan. Ve özgürlüğü bilmeyen kalbin zihni, doğasına aykırı hareket ederdi.

Sevginin ve özgürlüğün bastırıldığı toplumlar iri yarı doğmuş çocuklardan oluşurdu ve sürekli kendimizi aradığımız duygularda bizi yıpratan birçok insanın yaşamasına izin vererek bir ömür tüketirdik.

Sınıftaki öğrencilerin zamanı çoğaltarak insanı analiz ettiği o saatlerde Neil, akşam buğusunun mekânı sardığı, havanın yağmurlu olduğu bir yerde gördü kendini.

İçinde yüzlerce balığın yüzdüğü kocaman bir havuzun kenarında durdu. Sudan, geçmiş zamanda yaşanmış ve şimdiki zamanda yaşanmaya devam eden bir hikâyenin kokusunu aldı. Yağmur çisil çisil suya düşerken, ağaçlarda ardıç kuşları ötüyordu. Neil, ağaçların arkasındaki, ucu bulutlarda kaybolan yalçın dağa dakikalarca baktı. Mekânın güzelliği her yönüyle onu cezbetti. Bir yerden garip bir müzik sesi geliyordu. Havuzun kenarından yürüyerek, müziğin geldiği yöne doğru ilerledi. Müzikteki tınılar, kalbinin hemen altında bir sızı hissetmesine neden oldu. İçi acıdı. Altından bir yolun geçtiği taş köprünün üstünde durdu. Dönüp dağa baktı. Sızı, kalbinin içine saplandı. Nefes aldıkça daha da derine battı. Müzik garip, salaş, her an kalkıp gidecekmiş gibi olan bir kafeden geliyordu. İnsan bazı 

yerlere bastığında bir hava boşluğuna düşüyormuş gibi olur, içi sızlardı. Kalbindeki sızı genişledi Neil’in. Kafede tuhaf insanlar vardı. Bir bardak çay istedi ve oradan ayrılana kadar aynı müziğin çalmasını rica etti. Dağı en geniş açıdan görebileceği bir masaya oturdu. Zaman durdu. Büyük bir keyifle dağın her ayrıntısını gözlemledi. Ağlamak istedi. Yağmur tanecikleri bir esintiyle yüzüne çarpınca, gözyaşları bekledi. Defalarca aynı müziği dinledi. Saatlerce o dağı izledi ama doymadı.

Ertesi gün, havanın daha açık olduğu bir vakitte aynı mekâna gelip, dağı yine seyretmeyi, aynı müziği yine dinlemeyi düşünerek oradan ayrıldı. Ertesi günün öğleye yakın bir vaktinde heyecanla aynı yere geldi. Ama dağ orada yoktu. Yol o yol, mekân o mekân, insanlar o insanlar değildi. Panikle yine de etrafına baktı. Biri onu tanısın istedi. Ama böyle bir şey olmadı. Sızının olduğu yeri garip bir yalnızlık hissi sardı. Nedensiz ve yönsüz yürümeye başladı. Dünya muhteşem bir yerdi. Her şeyin en son ucunda yer alan insan daha çok küçüktü ve acele bir telaşın içinde hayata yabancıydı… Prof. Talamik, “Neil hazır mı?” diye sordu.

“Evet efendim. Karanlık odada bazı âlemleri izliyor,” dedi Seraton.

Prof. Dala’nın, “Güzel. Onu kendine yaklaştırın,” dediğini duydu Neil. Karanlık odada olduğunu fark ettiğinde, uzanmış yatan bir beden gördü. Aklına Melk geldi. Tam bu esnada bedenden üç tane ruh çıktı, üçünün de etrafını sarımtırak fosforlu yeşil ışıktan bir katman çevreledi. Odanın içi ruhların hareketine göre genişliyordu.

Ve Neil, Suran’ı gördü. Bu sırada Suran, vücudunun oranı bozulmuş olduğu halde, ruhların diyaloğunu izlemekteydi. Mekânın-zamanın dışında, düşünceyle biçimlenebilen bir ortamın uzay eşiğinden hakikatlerini izlerken temel ihtiyaçlarını, acıkmayı, doymayı, uyumayı, uyanmayı unutmuştu. Başına gelen her şeye bir şekilde katlanmak zorunda olduğunu biliyordu. Bedensiz sürekliliğe ve aynı yöne akan özlere erişmesine daha çok zaman vardı. Üstelik her şeye katlanmak o kadar da zor değildi. Ruhu bedeninden çıkınca, bedeni hiçbir acıyı hissetmez olmuştu. Ruhların hiçbiri ilk sureti bozulmuş, çirkinleşmiş bedeni kabul etmiyordu, ruhların hepsi de genç ve güzeldi.

Suran’ın zihninde, zamanın akma hızı gökyüzündeki yer altı dünyalarıyla eşitlendikçe, ruhlar her bir dünyanın ve göklerin boyutlarında yaşayan âlemleri ona gösteriyor, her bir ruh zamanı bir yerinden burup, hızlı ve yavaş arasındaki bölgelerin bilgisini ona hatırlatıyordu. Ve yükseklerdeki melek topluluğu onu kendi afetlerinden koruyordu.

Neil, ruhların farklı hızlarda birbirine yaklaştığı ve uzaklaştığını gördüğünde, algının neden ve nasıl oluştuğunu kavradı. Çok kısa bir an’ın içinde bütün zamanlar yaşanmaktaydı.

Gündoğusundan her şeyi temizlemek istercesine esen yel, denizin ortasındaki bir teknede olan dört kişiyi çaresiz bıraktı. Dalgalanan koskoca denizin yüzeyinde sığınabildikleri tek yer, ağaca şekil verilmiş küçücük bir oyuktu. Tıpkı gezegenlerin uzaydaki hali gibi…

Zamanın bir ucunda can derdine düşen bu insanlar kurtarılmayı beklerken, zamanın öbür ucunda karanlık odada her şeyi izleyen Suran için bu başka bir boyuttu ve soyuttu.

Dünyada mesafe kavramını açığa çıkaran zamanın kâinatın başka bir yerinde çok kısa kaldığı, içi dışından büyük evrenlerde insanı var eden her bir yetinin bir dünya, bir âlem olduğu o yerde durarak, geçmişin ve geleceğin her an’da yaşandığını izlemekteydi Suran. Lakin hiçbir müdahalede bulunamıyordu. Çünkü o an için akıl ve bilinç saf şuurdan alınmıştı. Bunun nedeni, her şeyin önceden belirlenmiş ve çizilmiş olmasıydı. Bu durumu izlerken sanki zaman ışık hızının eşiğinde durmuş, olaydan duyduğu üzüntü ebediyet uzunluğuna yayılmıştı. Teknede olan üç kişi çok yakın tanıdığıydı. Bu yakınlık onu acıma hissine yönelterek, durumun ilmî yönünü o an için örtmüştü.

Ciddi olaylar, olayı her daim hatırda tutmamız için en yakınlarımız çevresinde gerçekleşirdi. Duyulan acı işin teknik-ilmi yönünü örter, perdenin öbür tarafındaki asıl gerçekliği görmez, bilmezdik. Bu nedenle hatıra, biz gerçeği anlayana kadar içimizden yürürdü.

“Suran zamanın sonuna geldi. Her şeyi duydu ve izledi. Bu arada temel alışkanlıklarını unuttu. Bu işin sonu nereye varır hocam?” dedi Seli.

Prof. Dala cevapladı: “Üzülme! Senin de yardımınla aklı ona geri verilecek ve o her şeyi hatırlayacak. O bir acı içinde ölmeyi unutanlardan değil. Öyle olsaydı, gittiği âlemlerde gerçeği örtmenin vereceği acıların yanında 

bu yaşadıkları hiç kalırdı. Merak etme, evrensel düşünceye ulaşacak o.”

Prof. Talamik, Dala’yı onayladı. “Şunu sonsuza kadar hatırda tutun: Her ani kavrayış, temel niteliği anlatılamayan gerçekliklere bir arka kapı açar.”

Neil’in doğuştan gelen yetilerinin hiçbiri artık kendine aykırı durmuyordu. Hipotalamus Üniversitesinde yetilerinin tümünü, insanı ölümsüz kılan o büyük tek ruha ulaştırmayı başarmıştı.

İsimsiz harekete geçti. Suran’ın yolculuğunda hep yanında olacak ve Neil’i aracı kılacaktı. Suran da, ruhu bedeniyle birleştiğinde asli bilgileri dili döndüğünce Neil’e aktaracaktı.

Neo, Prof. Dala’ya ansızın sordu: “Efendim, Neil’in dışarıdaki görevi tam olarak nedir?”

“Suran edebi gereği kapıları örtmeyi isteyecek. Neil kâinatın bütünlüğü için açık tutmaya çalışacak.”

“Neil Suran’ı nasıl tanıdı efendim?” dedi Seraton.

“Aynı damarın yolcuları ruhlar âleminden tanışıktırlar. Onlar göbek bağıyla birbirlerine bağlıdır. Aksi halde insanlar arasında duygu bağı diye bir şey olmazdı,” dedi Prof. Talamik.

Garip bir hüzne bürünen Prof. Dala, kendi kendine konuşuyor gibi mırıldanırken, onu duyan Neil, sesin bir ucunu algıladığı manada cümlelere aktardı:

Doğup büyüdüğü şehre ve okuduğu kitaplara benzeyenler, bu benzemeden taşmadıkları sürece kendi olamazlardı. Kendine alışmadan insanlara alışmak, başkalarının hürriyetinden hayatın başka yönlerini tanımaya yol verirdi. Alıştığımız şeylerin dışından 

gelene kimse tesir edemezdi. Çünkü o, ne kendi düşüncelerinde takılı kalan, ne de başkalarının düşüncelerinde hareket bulan biri olurdu. Kendindeki hiçbir uzlaşmazlığı kendine gizlemeden, çevresindeki insanlara kapılar açarak herkesle bütün olur, bu bütünlüğün içinde sessizce dolaşan ruh, kendini başkalarının suretlerinden tanımaya çalışarak her adımda öteye uzanan zamana kalbin vecihlerini işlerken, herkes birbirinin yüzünde kendi büyüklüğünü izlerdi.

Yolu Neil’in kalbinden ve zihninden geçen Suran’ın yeryüzündeki yürüyüşü bir yanıyla böyle elzem bir yürüyüştü.

Ancak ve ancak kendi olan, hayatı ve insanı anlardı.

Aklı Dört Büyük Meleğin kalbi üzerine bitiştirenler aynı damarın yolcularını tanırdı ve onların bir eli, yedinci semada kalemin mahkûmuydu. Kâinat, sonsuz parçalı bir bütündü.

Şu gök kubbenin altında ve üstünde her bir zerrenin birbiri içinde bölündüğü ne fırtınalar eserdi.

Dünya gezegeni bizim bildiğimiz anlamda bir yer değildi.

Birden irkildi Neil. Sıratta süren elli yıllık yolculuğu, dünyada yüz kırk dokuz bin altı yüz elli yıl, kalbinde sadece bir an olarak yaşadı.

Medi, “Suran’ın ruhu bedeniyle birleşti efendim,” 

dedi.

Prof. Dala ve Talamik aynı anda “Güzel!” dediler, “Neil’e sinyal yollayın, karanlık odadan çıksın, yedi kapı hariç, gerisini kapatın.”

Neil, kendinden başka kimsenin olmadığını anlayarak, karanlığın arka yüzünden dışarı çıktı. Kıyısı 

ve sınırı kalmayan Suran’la kahve içmek için yola revan oldu.

YORUM EKLE
YORUMLAR
METE
METE - 7 ay Önce

yürekten kutluyorum. kaleminiz daim olsun

banner441

banner566

banner554

banner558

banner141

banner557

banner568