Midnight in Paris...

Romanını yazmakta zorlanan Amerikalı bir yazarın, 1920'ler Parisi'nde, kendi 'Altın çağ'ını arayışını antalan 'Paris'te Gece Yarısı', son zamanların en iyi Woody Allen filmi

Midnight in Paris...
Yapım:2011 ~ ABD,  Fransa,  İspanya
Tür:Dram,  Komedi,  Romantik
Yönetmen:Woody Allen
Oyuncular:Adrien Brody,  Rachel McAdams,  Marion Cotillard,  Owen Wilson,  Michael Sheen,  Kathy Bates,  Elsa Pataky,  Alison Pill,  Kurt Fuller,  Sonia Rolland,  Carla Bruni,  Mimi Kennedy,  Corey Stoll,  Lil Mirkk,  Nina Arianda,  Tom Hiddleston,  Yves Heck
Senaryo:Woody Allen
Yapımcı:Woody Allen,  Stephen Tenenbaum,  Letty Aronson,  Jaume Roures
Görüntü Yönetmeni:Darius Khondji,  Johanne Debas
Süre:1 saat 30 dk
Gösterim Tarihi:30 Eylül 2011 (Türkiye)



Not: Bu yazı filmdeki gelişmelerden ve kahramanının çıktığı tuhaf yolculuklardan bahsetmektedir. Biliyorum, bahsetmese iyi olurdu ama o zaman da filmi ilişkin bir şeyler söylemekten aciz kalırdı. Bilginize… 
 Coen Biraderler, en iyi yapıtlarından biri olan ‘Barton Fink’te Hollywood’a adım atar atmaz yaratıcılık krizine giren genç bir senaristin açmazlarını anlatır. Woody Allen’ın son çalışması ‘Paris’te Gece Yarısı’nda (Midnight in Paris) ise Hollywood sınırları dahilinde her türlü senaryonun üstesinden gelen ama nişanlısıyla birlikte çıktığı Paris tatilinde, romanını bir türlü tamamlayamayan Amerikalı bir yazarın problemleriyle bizi baş başa bırakıyor. Hoş, ‘Brooklynli iflah olmaz mutsuz’un filmi, bir yaratım süreci öyküsünden çok geçmiş zamanın peşinden sürüklenme konusunda uçuşan fikirlerle örülü. Lakin yine de filme asıl damgasını vuran şey, şimdisi ve öncesiyle bir Paris övgüsü… 


Kartpostal tadındaki görüntüler eşliğinde açılan hikâyede Amerikalı genç yazar Gil Pender, seksi nişanlısı Inez’le geldiği bu ışıltılı kentte, kendince huzur arıyor. Lakin müstakbel eşinin, onun bu yer yer edebi arayışlarına ve entelektüel sızlanmalarına karşı pek de hoşgörüsü yok. O daha çok gezip tozma ve bol bol alışveriş yapma peşinde. Benzer hal ve gidişat, annesi ve ‘Cumhuriyetçi’ babasında da var. Tesadüf bu ya bir yemekte Inez’in üniversiteden arkadaşı Paul ve eşi Carol’a rastlıyorlar. Sorbonne’da ders vermek üzere Fransa’ya gelen Paul, Gil’in tam anlamıyla anti-tezi gibi duruyor: Eğitimli, bilgili, her konuya vâkıf, hırslı, kendinden emin, son derece ukala… Üstelik Inez, üniversitedeyken ona âşık olduğunu da söylüyor. Gil için ortam daha da sıkıcı bir hal almışken, bir gece yarısı önce bir zil çalıyor, ardından yoldan geçen eski püskü bir Peugeot’nun kapısı açılıyor ve içeriye davet ediliyor. Sonrasında genç Amerikalının dünyası değişiyor. Kendisini 1920’lerin ortamında, birçok ünlü yazar, çizer ve yaratıcının arasında buluyor. Lakin sabah olduğunda ise ait olduğu zamana geri dönüyor. Ve bu işlem, sürekli tekrarlanmaya ve bu arada Inez’le arasındaki makas iyiden iyiye açılmaya başlıyor. 
 



‘Kugelmass’ sahnede 

Woody Allen’ın sanat serüveninde zaman atlamaları yeni bir şey değil. Kariyerin çok başlarında, 1972’de çektiği ‘Sleeper’da 200 yıl sonra, değişen bir dünyada uyanan bir kahramanın hikâyesini anlatıyordu. Ayrıca kaleme aldığı kısa öykülerinden (Adı ‘The Kugelmass Episode’du) birinde de, kendisini Emma Bovary’nin gardırobunda bulan bir adamın yaşadıklarını aktarıyordu (ki ben bu öyküyü, yıllar önce Cumhuriyet’in Pazar ekinde, çizgi roman olarak okumuştum). Dolayısıyla evet güneş altında söylenmedik söz, anlatılmadık öykü kalmadı, Allen’ın da eski fikirlerini yeniden kullanmasında bir mahsur yok, zaten asıl maharet bilinen malzemelerden yeni bir şeyler çıkarmak ya da yaratmak. 
 
Sanat âleminin ‘Dream team’i 
‘Paris’te Gece Yarısı’na gelince, Woody Allen zekice fikirler arasında gezinen, izlemesi son derece zevkli bir yapıta imza atmış. Öyküde genç Amerikalı yazar, gece yarısından sonra kendi dünyasına dönmek zorunda kalan Cinderella’nın tersine kendi dünyasından kopup 1920’lerin Paris’inde bambaşka hayatların peşine düşerken karşılaştığı tipler, filme ruhunu veriyor. Bu âlemde kimler yok ki? Zelda ve Scott Fitzgerald, Cole Porter, Ernest Hemingway, Picasso, Dali, Man Ray, Luis Bunuel, T.S. Eliot, Paul Gauguin, Toulouse-Lautrec, Edgar Degas, Henri Matisse, Josephine Baker, Gertrude Stein vs… 
Bu adeta ‘Dream team’ havasındaki topluluk içinden özellikle Ernest Hemingway’e belki özel bir parantez açmak lazım. Üstadın sürekli erkeklik vurgusunun yanında ölüm ve yokoluş korkusu karşısındaki cesaret gösterisi ve bunu, kendince formülize edişindeki ince yaklaşımlar, bence filmin en akılcı ‘kıssadan hisseleri’ydi. Dolayısıyla Hemingway’i canlandıran Corey Stoll’a özel bir alkış. Keza yine çok kısa bir sürede filme muhteşem bir dokunuş katan Dali tiplemesi ve bu tiplemeye ‘can veren’ Adrien Brody, bir diğer özel alkışı hak eden isim. Pender’in Bunuel’e, ‘Mahvedici Melek’e atıfta bulunarak ‘akıl vermesi’ meselesi de bir başka ince espriydi. Bütün bunlar öyküde, geçmişin şıklıkları olarak dikkat çekiyordu. ‘Şimdiki zaman’a gelirsek, özellikle Paul’de Michael Sheen muhteşemdi. İngilizlerin son dönemdeki en parlak isimlerinden biri olan Sheen, karakterinin bas bas bağıran snobluğunu enfes yansıtıyordu. 


 
Bruni’yi Sarkozy bile yıpratamamış 
Ana karakterlere gelince; Gil’de Owen Wilson tüm Woody Allen tiplemelerinin genel bir toplamı gibiydi ve sarsak, sürekli huzursuz, bir türlü mutlu olamayan haliyle son derece başarılıydı. Gil’in nişanlısı Inez’de Rachel McAdams ise Amerikalı seksi küçük burjuvada rolüne ‘cuk’ oturmuş. Ama tabii ki Paris’in kendine özgü ruhuna paralel bu öyküde âşık olunacak en önemli isim, daha önce Modigliani ve Braque’ın metresi olmuş, Gil’le tanıştığı dönemde de Picasso’yla takılan, bir ara Hemingway’le de yaşayan Adriana’yı canlandıran Marion Cotillard’dı. Woody Allen ayrıca Paris özelinden hikâyeye kendince bir muziplik katmış ve turist rehberi rolünü, Fransa’nın ‘First lady’si Carla Bruni’ye vermiş. Eski fotomodel filmde kısa ama öz bir biçimde karşımıza geliyor ve güzelliğini Sarkozy’nin bile yıpratamadığını gösteriyor. 
 
Herkes kendi ‘Altın çağ’ını arar 
Sonuç? Evet, Paris turistik bir şehir. Woody Allen da şehre, görüntü yönetmeni Darius Khondji’yle (kendisi İran asıllıdır ve ‘Şarküteri’, ‘Se7en’ gibi son derece önemli işlerle tanınmıştır) turistik bir bakış atmış olabilir. Ama ne fark eder ki? Film, Gil’le birlikte bizi sürüklediği yolculukta bence muhteşem duraklara uğruyor. Hoş hem bize hem de Gil’e muhteşem gelse ve bu tavır, bir ‘Altın çağ’ tasvirine yol açsa da, Allen özetle her dönemin kendine özgü açmazlarına dikkat çekiyor. Ama malum Woody Allen’ın derdi didaktik öğütler peşinde koşmak değil, sıkıcı dünyamıza 76 yaşının dinçliğinden hoşluklar katmak. ‘Paris’te Gece Yarısı da yeterince hoş bir filmi. Bana sorarsanız kesinlikle kaçırmayın derim…
Filmin fragmanı...

iyi seyirler
Güncelleme Tarihi: 27 Aralık 2011, 23:32
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner566

banner554

banner558

banner141

banner557

banner568