Amasya'da Hz. Peygamber ve Birlikte Yaşama Ahlâkı

Amasya'da  Hz. Peygamber ve Birlikte Yaşama Ahlâkı
Amasya’da, "Kutlu Doğum Haftası" etkinlikleri kapsamında, "Hz. Peygamber ve Birlikte Yaşama Ahlâkı" konulu bir panel gerçekleştirildi. Amasya İl Müftülüğünce Eğitim Fakültesi Kongre ve Kültür Merkezi Salonunda düzenlenen panelin konuşmacıları; Amasya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şuayip Özdemir, Amasya İl Müftü Yardımcısı Murtaza Gür, İlahiyat Fakültesi öğretim üyeleri Yrd. Doç. Dr. Recep Orhan Özel ve Yrd. Doç. Dr. Nuran Çetin idi. Panele Vali Yardımcısı Suat Seyitoğlu, Amasya İl Müftüsü İsmail İpek, Amasya Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Metin Orbay, Amasya İŞKUR İl Müdürü Osman Yılmaz’ın yanı sıra bazı kamu kurum temsilcileri, öğrenciler ve çok sayıda davetli katıldı.


"Hz. Peygamber ve Birlikte Yaşama Ahlâkı" konulu panelin açılış konuşmasını yapan Amasya İl Müftüsü İsmail İpek, “Diyanet İşleri Başkanlığının Kutlu Doğum Haftasını her yıl farklı bir tema ile kutladığını belirterek, 2015 yılı Kutlu Doğum Haftası ana teması “Hz. Peygamber ve Birlikte Yaşama Ahlâkı” olarak işlenmesi uygun görülmüştür. Birlikte yaşama hukukunun öncüsü olan Hz. Peygamber’in (SAV) evrensel mesajını duyurmak hepimizin görevidir. Diyanet İşlerimiz ülkemizin dört bir yanında çok güzel etkinlikler gerçekleştiriyor. Bugün gerçekleştirdiğimiz etkinliği Amasya Üniversitesi ve İlahiyat Fakültesinin destekleriyle gerçekleştiriyoruz. Emeği geçenlerden Allah razı olsun. Amasyalı vatandaşlarımızın Kutlu Doğum Haftası'nı bir kez daha kutluyorum” şeklinde konuştu.


Bu seneki Kutlu Doğum etkinliklerinin konusunun “Hz. Peygamber (SAV) ve Birlikte Yaşama Ahlâkı” olarak belirlendiğini söyleyen Amasya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şuayip Özdemir,  “Bizleri engin rahmetinin bir tecellisi olarak yoktan var eden, bilişip tanışmamız için farklı dillerde ve farklı renklerde yaratan, ilim, hikmet ve marifetle inkişafı mümkün kılacak akılla, sevgi ve muhabbete mekân olacak kalple donatan Yüce Rabbimize nihayetsiz hamd ü senalar olsun! Hatemül enbiya, Sevgililer sevgilisi, Fahr-i Kâinat Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (sas)’e sonsuz salat ve selam olsun! Değerli katılımcılar, yüreğinde peygamber sevgisiyle salonumuzu dolduran değerli kardeşlerim, sizleri hürmet ve muhabbetle selâmlıyorum. Allah’ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Bu seneki Kutlu Doğum etkinliklerinin konusu “Hz. Peygamber (SAV) ve Birlikte Yaşama Ahlâkı” olarak belirlenmiş bulunmaktadır. Hz. Peygamber, birlikte, kardeşçe yaşamanın en güzel örneklerini ortaya koymuştur. Ensar ve Muhaciri kardeşler topluluğu haline getirmiş, Yahudiler ve gayr-i Müslimlerle Medine Vesikasını imzalayarak birlikte yaşama ahlakı ve hukukunu oluşturmuştur. Müslümanlar tarih boyunca Hz. Peygamberin uygulamalarını örnek alarak çok kültürlü medeniyetler inşa etmiştir. Yine yakın tarihimize göz attığımızda Osmanlıda farklı dilde ve farklı renkte birçok milletin huzur içerisinde ve kardeşçe yaşadığını görmekteyiz. Bir çok noktasında kan ve göz yaşının hakim olduğu İslam coğrafyasının kardeşçe yaşamaya en çok ihtiyaç duyduğu bu dönemde Kutlu Doğum etkinliklerinin ana temasının “Hz. Peygamber (SAV) ve Birlikte Yaşama Ahlâkı” olarak belirlenmesini son derece anlamlı bulmaktayım. Yeryüzünde büyük insanlık ailesinin birer ferdi, Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın kızları ve oğulları, nihayetinde Allah’ın kulları olarak bizlerin bir arada, huzur içerisinde yaşaması ancak Hz. Peygamberi anlamamız, onun ilkelerini hayatımıza gerçek anlamda aktarmamızla mümkün olacaktır” cümlelerini kaydetti.


Kur’ân ve Sünnet’te Birlikte Yaşamanın Temel İlkeleri başlığıyla görüşlerini ifade eden Amasya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekan Yardımcısı ve Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Recep Orhan Özel, “İnsan kelimesi, Allah’ın kitabında altmıştan fazla yerde geçmektedir. Bir Kur’ân kavramı olarak “insan” kelimesinin, yakınlık, birliktelik, samimiyet anlamlarına gelen “üns” kökünden geldiği ifade edilmektedir. Buna göre insanın yaratılışına uygun olan şey, diğer insanlarla samimi ilişkiler kurmak, onlarla beraber yaşayabilmek ve bunun için de beraber yaşamanın gereklerini, hukukunu yerine getirmektir. Zira dağda, ormanda yalnız başına yaşayacak olan insan neye veya kime ünsiyet kurabilecektir. Kavga etmeden, çekişmeden, huzur ve güven içinde nasıl yaşayacağız? Bütün bunlar gerçek anlamda “iman toplumu” olduğumuzda gerçekleşecektir. Bunun için de öncelikle Kur’ân ve sünnet rehberliğinde ciddi bir “şahsiyet eğitimi”ne ihtiyaç vardır. İkincisi dinin prensiplerini birer şekil ve adet olarak değil de, onların gösterdiği hedef ve ruh ile yaşamak gerekmektedir. İslam’ın hangi prensibini ele alırsanız alın, (İman-İbadet-Ahlak-Muamelat) onların hem ferdin vicdanının derinliklerinde hem de sosyal hayatın bütün alanlarında önemli rollerinin olduğunu görürüz.  İman vicdanda başlayan bir duygu olsa da, o gerçek değerini beşeri münasebetlere; toplumsal hayata yansımasından alır. Nitekim Hz. Peygamber (a.s), “mümin”i, diğer insanlarla ilişkileri ve hak-hukuku üzerinden tanımlar. Öte yandan Müslümanlar, ibadetlere devam etmeli ama asla adet haline getirmemelidir. İbadetlerin otomatik davranışlar olarak yapılması, toplumsal birlik bilincine varmanın önündeki en büyük engeldir. İbadetler, muhakkak surette cemiyet bilinci içinde ifa edilmelidir. Örneğin camiler sadece kalıplarımızı değil, kalplerimizi de bir araya getiren, getirmesi gereken mekânlardır. Mabedin kolları hiçbir mümini dışarıda bırakmaz. Anlatıldığına göre cahiliyenin önde gelen kişileri, Hz. Peygambere gelirler. Önce, kendisini dinlemeleri için etrafındaki fakir-fukarayı yanı başından uzaklaştırmasını, söz konusu teklif de kabul edilmeyince sırf fakir ve kölelerle aynı mecliste bulunmamak için, kendilerine ayrı bir meclis açmasını talep etmişlerdir. Ancak ilgili ayet nazil olmuş ve bu teklifin önü ilahi buyrukla kesilmiştir. Yine ibadetler, başkalarının hak ve hukukuna karşı hassasiyet gerektirir. Hz. Peygamber bir hadisinde, namaz, oruç gibi ibadetleri olan ama insan ilişkilerinde hak-hukuk tanımayan; kul hakkına giren kimselerin “ahiret müflisi” olduğunu belirtmiştir. Ahlak ve Muamelat konuları da birlikte yaşama hukuku ile yakından ilgilidir.  Büyük günahların toplumsal bütünlüğü tahrip eden ve toplumu felakete sürükleyen davranışlar olduğu bilinmektedir. Kur’ân ve sünnet bize sonradan kazanılan farklıları aşmayı; kuşatıcı olmayı öğretir. Rabbimiz, bizleri sosyal ve biyolojik farklılıklar üzerinden tanımlamaz. Kur’ân-ı Kerim, yaklaşık 90 ayrı ayet-i kerimeye “Ey iman edenler”, 20 ayet-i kerimede “يَا أَيُّهَا النَّاسُ” şeklinde hitap etmektedir. 6 ayet-i kerimede ise bize Âdem’in çocukları olduğumuzu hatırlatmaktadır. Yine birçok ayette insanın topraktan yaratıldığı hatırlatılmakta ve aslına kaynağına vurgu yapılmaktadır. Kur’ân ve Sünnet; Renk ve Dil Farklılıklarını “Allah’ın ayeti” olarak görür. Çekişme ve nizaların müminin gücünü kırdığını, zayıf düşürdüğünü bildirir. Ayrıca toplumun mağdurlarına kayıtsız kalmamayı öğütler. Yetimler, çocuklar, dullar, fakirler, yaşlılar, engelliler İslam binasının yorulmuş parçaları gibidir. Örneğin âmâ sahabi İbn Ümmi Mektum, namazı evinde kılmak için izin istemiş ancak Hz. Peygamber de cemaate icabet etmesini söylemişti. Bu durum âmâ bir kişinin toplumdan tecrit edilmemesi açısından önem arz etmektedir. Bunun dışında Hz. Peygamber (a.s), değişik vesilelerle şehir dışına çıktığında İbn Ümmi Mektum’u yerine vekil olarak bırakmıştır. Bu görevin kendisine on üç defa verildiği nakledilmektedir. Yine Mekke’nin Fethi günü, Hz. Peygamber (a.s), Bilal’e ezan okumasını emreder. İslam, toplumu öylesine kucaklamıştır ki, köle Bilal’i toplumun en altından almış, onu toplumun bir parçası haline getirmiş ve Beytullah’ın üstüne çıkarmıştır!” dedi.



Birlikte Yaşamayı Zorlaştıran Unsurlar başlığıyla görüşlerini dile getiren Amasya İl Müftü Yardımcısı Murtaza Gür, “Bu günün insanı modernizmin dayattığı hayatı yaşamaktadır. İnsanı merkeze alan ve onun dışındaki insan ve tüm varlıkların adeta ona hizmet etmek için var olduğunu düşünen bu yaşam tarzı bir beraber yaşamanın önünde en büyük engeldir. Bu anlayış ile yarına hazırlanan insanımız planlarını yalnızlık üzerine kurmakta, kimseye muhtaç olmayacağı bir ortamı hedeflemektedir. Çünkü toplum kaynaklı sömürülme korkusu, kullanılma endişesi, sağlıksız ve sorumsuz özgürlük beklentileri insanımızı yalnızlığa meyilli kılmaktadır. Bunun yanında kişisel algılar ve zaaflarımız da birlik beraberliğimizi tehdit etmektedir. Bencillik, ön yargılar, kusura karşı tahammülsüzlük, kusursuz dost arayışı, doymak bilmez beklentiler vb… bunlardan sadece bir kaçıdır. Bütün bunların yanında “sosyalleşme” kavramında da anlam kayması oluşmuştur. İnsanlarla içi içe yaşamak, onlara karşı duyarlı olmak sosyallik olarak tanımlanırken, artık sanal alemde, internet ortamında ulaşılabilirlik, gündemi yakalayabilmekle sınırlı tutulmakta, yaşanılanların içi yüzüne duygusal yaklaşım göz ardı edilmektedir. Nitekim ekran ve kendisinden oluşan dünyasında insan gerçek manada paylaşabileceği bir şeye sahip olamamaktadır” şeklinde konuştu.



Kültür Tarihimizde Birlikte Yaşama Ahlâkı; Mevlânâ, Yunus Emre, Hac-ı Bektâş-ı Velî’den Örnekler başlığıyla bir konuşma yapan Amasya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Nuran Çetin, “İnsan, varlık âlemine çıktığı andan itibaren bireysel ihtiyaçlarını kendi başına karşılayamayacağı için birlikte yaşamak zorunda kalmıştır.  Böyle bir zorunluluk da zamanla sevgi, saygı, hoşgörülü olma ve “biz” bilincine sahip olma gibi birtakım erdemlerin gelişmesine vesile olmuştur. Bu bahsedilen anlayışların hayata geçirilmediği zamanlarda ise çatışma, kavga, savaş ve terör gibi sorunlarla karşılaşılmış ve dünya adeta yaşanılmaz bir hâle getirilmiştir. İnsan geçmişte bir arada yaşadığı gibi gelecekte de bir arada yaşayacağından, birlikte yaşama ahlâkını zedeleyen tüm sorunların üzerine ivedilikle gidilmeli, problemlerin nedenleri araştırılmalı, olumsuz durumların ortadan kaldırılması için her kişi ve kurum üzerine düşeni sorumluluğu yerine getirmelidir. Mevlânâ, Yunus Emre, Hac-ı Bektâş-ı Velî gibi mutasavvıflar yüzyıllar boyunca sevgi, birlik, kardeşlik duyguları etrafında tüm insanlığı birleştirmede önemli bir görev üstlenmişlerdir. Bu anlamda onlar, evrensel nitelikteki engin hoşgörü anlayışının dünya çapındaki en önemli temsilcileri olmuşlardır. Onlar, toplumsal huzurun gerçekleşmesi için, insanların gönlüne Hak ve halk sevgisini yerleştirmeye özen göstermişlerdir. Bilim ve teknolojinin hızla ilerlediği günümüz dünyasında farklı inanç, kültür ve ırklardan oluşan toplumların çatışma ve savaşlarına şahit olmaktayız. Sevgi ve hoşgörüye dair evrensel mesajlarıyla öne çıkan şahsiyetlerin daha yakından tanınması, anlatılması ve anlaşılması, barış ortamı için atılabilecek en önemli adımdır. Bugün Batı, Mevlânâ, Yunus Emre ve Hac-ı Bektâş-ı Velî’yi yakından tanımaya çalışmaktadır. Bu isimleri, Müslüman kimliklerinden uzaklaştırarak sadece insan sevgisini temel alan basit hümanist anlayış çerçevesinde tanımlamaya çalışmaktadır ki bu doğru değildir. Çünkü bu mutasavvıflarımızın aşk ve irfân yoluyla edindikleri engin hak ve halk sevgilerinin temelinde hoşgörü dinimiz İslâmiyetin önemli tesiri vardır. Gönül ehli bu mutasavvıflarımızla ilgili bir değerlendirme yaparken, bu isimlerin Kur’ân ve Sünnete bağlılığının da birlikte ele alınması gerekir. Kan, gözyaşı, terör ve çatışmanın zirve noktalara ulaştığı böyle bir dönemde Mevlâna, Yunus Emre ve Hac-ı Bektâş-ı Velî’nin ilâhi aşk eksenindeki düşünce anlayışlarının dünya çapında gönüllere sirayet etmesine her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır. Çünkü bu güzide şahsiyetler, çağlar ötesi bir kimliğe ve kişiliğe sahiptirler ve her asrın insanına sevgi temeline dayalı çağrılarını yaparlar. Milyonlarca insanın gönlüne taht kuran bu üç mümtaz şahsiyetin en belirgin özelliği birbirleriyle yakın dönemde yaşamış olmalarıdır. Her üçü de ilâhi aşka talip olmuşlardır. Hak ve halk sevgisini gönüllere nakşetmek için çabalamışlardır. Her üçü de insana odaklanmışlardır. Her üçü de Anadolu’nun İslâmlaşmasına büyük katkıda bulunmuşlardır. Bu mutasavvıflarımız Müslümanlarla birlikte diğer din mensupları tarafından ilgiyle takip edilmişlerdir. Her üçü de halkın mürşidi, halkın dervişi, halkın kendisi olmuştur. Vefatlarının ardından yüzyıllar geçtiği hâlde onların fikirleri hâlâ ilk günkü gibi tazeliğini korumaktadır. Onlar kavgaların, çatışmaların, savaşların yaşandığı bir dünyada barışın huzurun, hoşgörünün sevginin sembolü olmuşlardır. Yeniden sevgi temelli bir dünya inşâ etmek istiyorsak, tarihimizde isim yapmış böylesine mümtaz şahsiyetlerimizi genç nesillerimize yakından tanıtmalıyız. Bilindiği üzere toplumları ayakta tutan ve geleceğe taşıyacak olan onların tarihi ve kültürel değerleridir. Yeni medeniyetler ancak kültürel yönden zengin birikimlerin üzerine inşâ edilebilir. Bu anlamda bizim milletimiz, tarihte çok az ulusun sahip olabildiği geniş bir kültürel mirasa sahiptir. Bunun değeri iyi bilinmeli, geleceğe iyi taşınmalıdır” dedi.

Panelistlere üniversitemizin bir uygulaması olan ''En Güzel Hediye, En Güzel Miras: Bir Fidan Toprakla Buluşuyor'' parolası kapsamında dikilen fidanların koordinatlarının yer aldığı sertifikanın takdim edilmesiyle program sona erdi.

Güncelleme Tarihi: 20 Nisan 2015, 09:36
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner566

banner554

banner558

banner569

banner141

banner557

banner560

banner568