Mesela

Zamanın gergin telleri kırılmış, içinden boşalan canlı-cansız, renkli-renksiz, sesli-sessiz hatıralar ucube bir bahar gününe akmış. Bir cerahatin patlayışı misali, can yakıcı, iç gıcıklayıcı ama biraz da rahatlatıcı…

Kasabanın ağaçlarla çevrili, Subaşı denen mesire alanında, herkesten ayrık oturmuş, boş gözlerle oynayanları seyrediyor Zeliha. Uzaktan gelmiş, uzak bir akraba tavrı, bedenini ve ruhunu, üzerine çevrilmiş bakışlardan korumakta. Kolları, “Bana ne” dercesine, göğüslerinin üzerinde bağlı. Güneş, sınırsız özgürlüğünü kullanıp kâh açıyor kâh kapanıyor, belli ki kararsız. Kavaklar, serviler gölgelerine sığınmış insan kalabalığını ağırlamakta kusursuz. Çağıldayan suyun neşeli sesi, beyaz köpüklerin arasından sıyrılıp çalılara çarparak alana yayılıyor.     

Sessizliğin bir demir perde gibi evlerin üzerini örttüğü, her kıpırtının korku saldığı, çok uzaklarda kalmış bir gecede durakladı zihni Zeliha’nın. İncir ağacının altında korkuyla Zahir’i beklediği, annesini babasını hiçe sayıp sevdiğini tercih ettiği, gecesefası gibi ona açıldığı gecede. Korkusu gecedendi, Zahir’den değil. Nasılsa, Zahir onu deliler gibi seviyor. Elbette onun ailesi, akrabaları, komşuları, köylüleri de Zeliha’yı sevecek, iyi günde, kötü günde hep yanında olacaklar. Hiç kuşkusu yok. 

Bin bir zahmetle, Almanya’daki akrabalarından istediği tekerlekli sandalyede oturan küçük görümce Pembe, davulcunun eşlik ettiği birkaç oyuncuya el çırpıyor, bayağı neşeli. Ritme uygun sallanıyor bedeni, birkaç metre ötedeki Zeliha’nın bedeninde de sarsıntılar yaratarak. “Vay Pembe Vay!” dedi, evlerine geldiğinden beri neredeyse bakıcılığını yaptığı, kadınlık sırlarını paylaştığı, her sıkıntısında yanında olmaya çalıştığı doğuştan yürüme engelli Pembe’ye. “Olsun,” dedi sonra Zeliha, kendini epeyce rahatlattı. “Belki sadece eğlence kısmını görüyor. Hayatı dört duvar arasında geçen, dışarı çıktığı gün sayılı olan bir kadının eğlenmesine mi üzüleyim?” Pembe’yle beraber servi dallarının da dans ettiğini görüp şaşırdı Zeliha. 

Acıyan ten bahanelerden ürettiği merhemle kendini onarma peşine düşmüş, ruh ise acıya odaklanmış yüreği başka yöne çevirme derdinde… 

Kasabanın “Kamber”i, elinde salladığı Türk bayrağıyla, alanın etrafını tavaf edip seyircileri oyuna davet ediyor. Yüzünde hiçbir hüzün ve üzüntü belirtisi yok. “Vay Kamber Vay!” dedi, on beş yıl önce eline doğan, doğum yaparken hakkın rahmetine kavuşan, sırma saçlı, ışıl ışıl gözlü, narin Ayşe’nin havaleli oğlu Kamber’e. Çocuk görünce özenip de göğüslerine yürüyen sütü içirdiği, her fırsatta sofrasını paylaştığı yarım akıllıya. “Olsun” sözü, dudaklarını serinletirken, “Yol yordam bilmez, idrak edemez bir oğlanın yaptıklarına mı üzüleyim?” düşüncesiyle ferahladı, ayaklarını öne doğru uzatıp sandalyeye yayıldı.     

Merakla ve üzgün bakışlarla yaklaşan, ne diyeceklerini bilemeyen komşular, geçmişe uzanan zihninde duraklamalar yarattı. "Nasılsın?" "İyiyim." Kısa cevaplar, yanına yaklaşacakların cesaretini kırdı. “Kadının kadına ettiğini...” dedi Zeliha. 

Gel zaman, git zaman olmuş, bekleyişler değirmende ufalanıp toz...

Kamber, çıldırmışçasına davulcuların yanına koşuyor ve bağırıyor: “Geliyorlaaarrr.” Bütün ağaç dallarının, sandalyelerin, kuşların, güneş ışığının da ete kemiğe bürünüp bağırdığını duyunca şaşırdı Zeliha. Zılgıt çekiyorlardı. Sandalyelerden kalkan seyircilerin yarattığı gürültü de birleşip top oldu başına isabet etti. Dönüşümlü çalan davulların hepsi birden tokmaklanınca, bir top daha... Kalabalığın arasından süzülerek geçen at, kırmızı bir tülün arkasına saklanmış gelini taşımaktan gururlu, dimdik. Atın metrelerce mesafeden kulağına eğilip “Hayırlı olsun” deyişine bir anlam veremedi Zeliha.     

 

Kalkıp gitmek... Kimseyi atlamadan, herkese, güneşe, servilere, sandalyelere, ata keskin bir bakış fırlatıp karşıdaki Aladağlara doğru koşmak, kurtlara, kuşlara yem olmak pahasına geri dönmemek... Yenilgi mi bunun adı? Ya kalmak... Aladağlara kadar koşup da, her gün geri dönmek zorunda olmak. Ya da dörtnala giden atın üzengisindeyken eli, yerlerde sürüklenmek...

İnat etmiş zamandan arta kalanlar, biraz kin, biraz nefret olmuş...    

Kadınlığını, şehirli doktorun ellerine açması, “Yumurtaların çok zayıf, döllense bile yaşayamıyor,” sözü kadar acıtmamıştı canını. Yumurtalar güçlendirilemedi ama ilaçlı sertlikler hâlâ kaba etinde duruyor. Ardından konuşulanlar ise, zaman zaman, tanımadığı kadınlar tarafından kulağına fısıldanırmış gibi geliyor da şaşıp kalıyor Zeliha.   

Servi boylu, ince belli, yirmilik geline ne demeli? Kocamış bir adamın yanında mutlu mutlu gülümserken, gelecekten ne bekler? Çiçeklerle süslenmiş masalarına doğru giderlerken, gelinin her bir yerinde gezindi Zeliha’nın bakışları. Yüzünde, ellerinde, göğsünde ve karnında. Dölyatağı verimli miydi acaba? “Ölyatağı” seninki derlerdi ya evdekiler bir olup kendine... Ölüm yatağı haline gelen yumuşaklığı avuçlayıp da hıncını almaya çalıştığı gecelerin zehir zıkkım acısı yüreğinde saklı. Her âdet gününü, ölüm sessizliğinde, yas günü gibi geçirişi, ağrılarını doğum sancısına benzetişi ve bir sonraki âdet gününü yine de merakla bekleyişi... Akla gelmeyecek bedduaların zihninden akıp yüreğine dökülmesini son anda engelledi.   

Gelinin döne döne oynayışına, dönerken ellerini nazikçe kıvırışına, yerlerde sürünen eteğini sık sık havalandırışına nedense kızamadı Zeliha. İsmi ne kadar da yakışıyordu görünümüne. Yabancı değildi, komşu köydeki, çocukluk arkadaşının kızıydı Nazlı. Saçında kır çiçekleri, boynunda, kendisine takılan altın setinin neredeyse aynısı... 

Kollarını olabildiğince açmış, omuzlarını, belini kıvırtarak, gelinin etrafında dolanan damada “Olsun” diyemedi Zeliha. Güvenini boşa çıkartan, “söz sözdür,” diye diye kendine yeni bir beden arayan, görünmez olasıcaya. Suyun öbür yakasındaki evlerinin hemen yanına, alelacele yapılan, oyalı örtülerle donatılan büyükçe bir odaya
hazırlanmış yatağın beyaz çarşafına akacak bir kaç damla kanın peşindeki Zahir, oynarken, görülmediğini sandığı bakışlar göndermekte Zeliha’ya.    

Sitem, birden davulların gürültüsünde sıradanlaşıp güneşe perde olan ağaçların yaprakları arasında yitip gitmiş...

Ayaklarından başlayan dinginlik hissi, kasılmış bacaklarına, oradan kurumuş dölyatağına, gergin göğüslerine, yorgun kollarına, en sonunda da küçülmüş yüreğine doğru yürüdü Zeliha’nın. Kendine engel olmasa, meydana zıplayacak, gelin ve damatla karşılıklı oynayacak. 

Usulca gelinle damadın yanına doğru ilerledi Zeliha. Oyunun ortasıydı, ama davulların gümbürtüsü aniden durdu. Elini yeleğinin cebine götürüp biraz bekledi. Kırmızı bir kutudan çıkardığı burma bileziği gelinin bileğine hızla geçirip ardından ağır adımlarla sandalyesine yöneldi. Gelinin gülüşü dudaklarında donmuşken, tekrar çalmaya başlayan davulların sesi son kez bir top olup Zeliha’nın başında gümledi. 

Zeliha tam da oturduğu yerden kalkıyorken, güneş birden bulutların arkasına gizlendi. Kamber, koşarak alana girip elindeki Türk Bayrağıyla Zahir’e vurmaya yeltendi. Küçük görümce, tekerlekli sandalyesini hızla davulcuların üzerine yöneltti. At, bağlı olduğu ağacı yere devirdi, arka ayaklarının üzerinde yükseldi, kişnedi. Sandalyeler rap rap sesleri çıkararak seyircileri yerinden oynatırken, yapraklar saatte bilmem ne kadar hızla esen rüzgâr yaratıp alanın etrafındaki süslemeleri yerle bir etti.  

“Mesela…” dedi Zeliha. Hiç gelmemesi gereken bir yerden ayrılırcasına kararlı, hiç ayrılmaması gereken bir yere gidiyormuşçasına hızlı hızlı Subaşı köprüsüne doğru ilerledi. 

YORUM EKLE
banner441

banner566

banner554

banner558

banner571

banner141

banner557

banner560

banner568