Öğretmen işe değil "okula gidiyorum" der!


Mehmet Cemal Çiftçigüzeli

Mehmet Cemal Çiftçigüzeli

Okunma 01 Aralık 2017, 15:42

“Taşları nasıl yemeli?” veya “Yumurtayı hangi ucundan kırmalı?” diye sorsalar herkesi bir düşünce alır. Oysa hepimiz de biliriz ki taşlar yenmez, yumurta da her iki ucundan da kırılır! Bu sorulardan amaç hafızamızı şöyle bir yoklamak ve muhakeme gücümüzü ortaya çıkarmak. Bunlar için birikim ve donanım olması gerekmiyor. Çünkü pratikte her zaman yaşayabileceğimiz gelişmeler. Birbirlerini sınamak için de söylenebilir, alternatifler geliştirmek için yapılabilir, hazır cevaba alıştırmak için denenebilir. Entelektüel bir tink tenk sanki.

Türkiye’de iki konu; şartlar ne olursa olsun hiç gündemden düşmez. Birincisi hayat pahalılığı, ikincisi ise eğitim-öğretimdir. Büyük babam da ekonomik sıkıntılardan bahsederdi, bugün oğlum da. Dedem eğitimdeki kendi zorluklarını anlatırken torunuma, üçüncü nesil “büyük baba şimdi daha zor, her gün okula kilolarca taşıdığımız kitap ve gittiğimiz kurslar bile yetip artıyor” diyerek kendini haklı çıkarıyor!. Tarafların kendini savunurken referansları hep onları terazinin istediği kefesine koyuyor. Hani Aristo demiş ya “Bana bir mihenk taşı verin, dünyayı yerinden oynatayım” diye. Aynen öyle oluyor.

ÖNCE “OKU”MAK
Osmanlının çözülme döneminde her görüşteki aydın bu çıkmazdan nasıl çıkılacağını çözmeye çalışıyordu. Her görüşün kendine göre haklı ve uygulanabilir yanı vardı. Cumhuriyete gelinceye kadar bu tartışmalar sürdü. Ne zaman Cumhuriyet ilan edildi (29 Ekim 1923) ilk operasyonlarından biri eğitim-öğretimde gerçekleştirildi. İlk fırsatta da okur yazar oranının artması sağlandı. Bunun için İstiklal Savaşı kazanılır kazanılmaz öğretmen öne çıkarıldı. Maarif ordusu hedef gösterildi. Gazi Mustafa Kemal Paşa “Mebusların(milletvekilleri) maaşlarının ne kadar yapalım?” diye gelen memurlara “Sakın ola ki öğretmen maaşlarını geçmesin!” demesi haklı bir ölçü oldu.

Cumhuriyetin eski kültürden, yazıdan, eğitim-öğretim sisteminden biranda değişime gidip, bütün bunları yeni bir  sürece dahil ederek yapması neticesinde ilk olarak okuma yazma oranı yükselerek derin bir nefes alındı. Bölünmüş cihan devleti coğrafyamızda peş peşe çıkan isyan ve savaşlarda (Balkanlar, Ortadoğu, Trablusgarp, Kafkasya, Anadolu) aydınlardan da çok şehit verdik. Bunun hemen telafisi gerekiyordu. Öyle de oldu. Çünkü hem Hitler rejimi ve hem de Rusya’daki Ekim devriminden kaçan aydınlar, akademisyenler Ankara’da konuk edilerek onlardan istifade edilmiş, bir çok kurum ve kuruluşun (üniversiteler, TDK, TTK vs) hayat bulmasını sağlanmıştır. Bu gelişmeler hala tartışılıyor ve tartışması da sürecektir.

BİLGİ TOPLAMAK DEĞİL, BİLGİ İNŞA ETMEK
Günümüze gelince 21. Asra girerken Ankara’daki yeni siyasi irade bu tartışmaların içinde buldu kendisini. Eğitim –öğretim politikası sürekli değişiyor, bir sonraki bir öncekine hiç de sıcak bakmıyor, bütün kabahatlerin orada olduğunu ileri sürüyordu. Ancak ortada eğitim-öğretimin heyüla gibi büyümüş sorunlar yumağı vardı. Üstelik Türkiye 80 milyona varan nüfusu ile bu meselenin üzerinden acilen gelmesi gerekiyordu.

Peki nasıl üstesinden gelinecek?!

Elbette elinde bir sihirli değnek yoktu.
Çok zengin bir insan kaynağı ve kültür birikimi vardı ama sihirli değnek yoktu. Artık geleceği inşa etmek için bilgi toplamak değil, bilgi inşa etmek gerekiyordu. Vasatları değil, hatta süperleri de değil hiperaktif olanları ortaya çıkarmak gerekiyordu. Eğitimi iyi bir analizden geçirmek icap ediyordu. 

OECD PISA Direktörü Andreas Schleicher’in Türkiye’ye ilişkin görüşleri; herkesi eğitim-öğretim konusunu bir daha düşünmeye sevk etti. Buna göre; öğrettiklerimiz artık gereksizdi. Sorun sınav mıydı, eğitimin içeriği miydi? Çocuklar neden mutsuzdu? Sınavla eğitim düzelir, öğrenciler geleceğe böyle hazırlanabilirler miydi? Uygulama liseleri bile sınıflandırmıştı üstelik; iyi lise veya kötü lise diye. Herkes iyinin peşindeydi ama bu iyi neredeydi? Peki buradan mezun olan talebelere yurtdışına gitme kolaylığı sağlayabilir miydi? Yabancı diller eğitiminde başarılı olabilir miydi? Yerli yabancı üniversiteler bu mezunları tercihen cazip imkanlarla alabilirler miydi? Gençler idealini yeni hayatında gerçekleştirebilir ve intibak sağlayabilir miydi? Eğitimde kendimizi kandırmamalıydık.

İDEALİST ÖĞRETMENLİK KARİYER MESLEĞİDİR
 Rusya’da 3 tane üniversite şehri var. Bu uzman akademilere girmek için bir sınav hakkı oluyor öğrencilerin. Çünkü yönetim “Rusya’nın birinci sınıf beyinlere ihtiyacı var” diyerek hatırlatmasını yapıyor. Burada ayrıca ideolojik bağnazlık yok. Hatırlarsanız Türkiye’de 28 Şubat yönetimi bu fahiş hatayı ülkemizde yaptı, imam hatiplere olan alerjisinden mesleki eğitimi ve akademik hayatı perişan etti. Eğitim-öğretim bu nedenle hala dikiş tutmuyor.

Çocuklarımızın yetenek ve kapasiteleri maalesef ortaya çıkaracak bir yöntemimiz yok. Gençlerin mesleki beceri kazanma yaşlarını erkene çekecek bir sistem de inşa edemedik. Bunu topluma da anlatamadık. Herkes çocuğunun çok para kazanabileceği bir akademiyi tercih etmesini istiyor. Dünyada böyle bir okul yok. Tamamen söz konusu husus o insan ile alakalı. Bunun için önce öğretmene yatırım yapılmalı. Hiç bir öğretmen, diğer meslek gruplarındaki gibi “işe gidiyorum” diye evden çıkmaz “okula” veya “mektebe”  yahut “üniversiteye gidiyorum” diye eviyle vedalaşır.

Gerçek Öğretmenlik, eskimez tabirle muallimlik kariyer mesleğidir. Sosyal statüsü yüksek olmalıdır. Sevgi, bilgi, yetenek donanımı içinde görgü, beceri, tecrübe ve paylaşmak gibi ulvi bir özelliğe sahiptir. Gelişmeye ve başarıya adanmıştır. Çocuklarımız yarınımız oldukları için ancak böylesi özelliklere sahip öğretmenler eliyle ülkemiz, toplumumuz çağdaş refah düzeyine ulaşacaktır. Bu öğretmenlerle  cumhuriyetin ilk yıllarında 1.5 milyon talebe okur yazar kampanyasıyla (1928) başarıya ulaşmıştır.

İNSANİ İLİŞKİLER VE İLETİŞİM
Öğretmen iyiyse eğitim-öğretim kesinlikle iyidir. Öğretmenlik hem finansal ve hem de entelektüel açıdan cazip hale getirilmelidir. Mesleki donanım ve  nitelikler üst seviyede olmalıdır. Başarı idealist öğretmenle gerçekleşir. Çünkü öğretmen yenilikleri takip edeceğini çok iyi bilir. Mesleki bilgi ve eğitim tekniklerinin sürekli geliştirir. Önce öğretmene yatırım yapılmalıdır. Dolayısıyla öğretmenler öğrencisine “Sen bir dershaneye ya da kursa git” veya” bir öğretmenden takviye al” demez ve dememeli. Dersi derste öğretmeli. Talebeye vakit ayırmalı. Öğrenci öğrenene kadar uğraş vermeli.

Hızla değişen ve küreselleşen dünyada öğretmen çağdaş dünya ile örtüşmek durumunda olduğunu çok iyi bilir. Çünkü günümüzde artık insanların yapacağı görevleri robotların yerine getireceği bir zaman dilimine geçiyoruz. Üç boyutlu yazıcılarla artık üretim fabrikalardan evlere taşınıyor. İnternet ile devasa bir bilgi yığını geliyor önümüze.

Öğretmen insan ilişkilerini ve iletişimi de iyi bilir. Çünkü artık ihtiyaçlar çok değişti ve çeşitlendi. Lisansüstü eğitim şart, sonra yan dalların sayısı sürekli artıyor, yabancı dil eğitimi hem genişliyor hem de kolaylaşıyor, sertifika programları, paneller, sempozyumlar, açık oturumlar, çalıştaylar, yeni eğitim teknikleri öğretmenin olmazsa olmazı olmalı. Öğretmenler ödüllendirilmeli, takdir edilmeli ki bu motivasyon ve moral yüksekliği öğrencilere de yansısın. 

ELEŞTİREL DÜŞÜNCE ÖNE ÇIKMALI
Bütün bunlar için benim de mezun olduğum eski Vefa Lisesi ve Kariyer meslek Yüksek Okulu Müdürü arkadaşım Yrd. Doç. Dr. Sakin Öner’e göre öğrenci merkezli eğitime geçilmeli, çoklu zeka öne alınmalı(ortak akıl), araştırma teknikleri geliştirilmeli, girişimcilik teşvik edilmeli, yeni neslin psikolojisine, sorunlarına dikkat çekilmeli, araştırmalar yapılmalı; zaman iyi yönetilmeli.

Bugün 1500 yakın öğrenciye ulaşan ve bütün Türkiye’de uygulanan; eski Tarım Bakanlarımızdan aziz dostum Prof. Dr. Sami Güçlü ile değerli yazar Mehmet Çetin ve arkadaşlarının kurup organize ettikleri özel tanıtımı ve adıyla Anadolu Mektepleri’ndeki kitap okumaları önemli bir ipucu. Bu etkinlikte “Mehmet Akif Ersoy, Cemil Meriç, Yahya Kemal, Nurettin Topçu, Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Muhammet İkbal vs Kitap Okumaları”nda öğretmenden çok öğrenciler devrede. Öğretmen oturum başkanı görevinde. Öğrenciler bir yıl okudukları bu yazardan ne anladıklarını, müellifin ne söylemek istediklerini, kendilerinin bu konudaki yorumlarını ve algılarını tartışıyorlar.  Kazanılan okuma alışkanlığı bir yana, tefekkür özelliği de kazanıyor gençler.

Böyle bir tecrübeyi de bendeniz ve Öykü Yazarı Şerif Aydemir İstanbul Fatih’teki Uluslararası Darüşşafaka İmam Hatip Lisesi’nde Öğretmen Mustafa Gülali organizasyonunda “Sezai Karakoç Okumaları” olarak gerçekleştirdik. Madagaskar, Mozambik, Arnavutluk, Türk Cumhuriyetleri ve Ortadoğudan gelen yabancı öğrencilerin de hazır olduğu programımızda gençlerin güzel okuma, ilk okuduğunda ezberleme, konuşma, hitap etme, algı ve yorumlama gücünü gururla gördüm. Dostluklar pekişti, tartışma özelliği ve ikna becerileri öne çıktı. Aynı şeyi düşünmese de hiç kimse kimseyi kırmadı, görüşünü tacizle kabul ettirmek istemedi. Böylesi yapılanmalar artırılmalı ve yayılmalıdır.

Balkanların önemli ismi Bosna Hersek’in kurucu ve ilk Cumhurbaşkanı Bilge Kral Aliya İzzet Begoviç diyor ki “Eleştirel düşünceyi öne çıkarmalıyız. Batı bunu çok önceden fark etti ve hayata geçirdi, okullara ders olarak koydu. Doğu bu konuda çok geç kaldı.” Bu önemli bir tespit eğitim ve öğretim politikamız için.

Sorun insana yatırımdan geçiyor.

Bunun için de önce öğretmen, hemen öğretmen, sonra yine öğretmen.

banner441
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.