Sadece, “Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek


Fulya Bayraktar

Fulya Bayraktar

Okunma 12 Ağustos 2017, 22:54

Sadece, “Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek 
İstiyor(uz)”lardı/ Yılmaz Güney*

1977’de yazılan, son bölümünden “Duvar” filminin de çekildiği, “Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz” romanı, Yılmaz Güney’in eserleri arasında farklı bir yere sahip ve O’nun edebiyat anlayışı ve edebiyatçılığı açısından incelenmeye değer bir roman. Hemen her seferinde vurgu yapılan yoksulluk, fırsat eşitsizlikleri, Çinçin Bağları’nın acımasız fiziki ve sosyal yapısı üzerinden, çarpıcı bir şekilde, derinlemesine okura sunulur. “Çinçin, yokluğun, yoksulluğun yarattığı çeşitli sıkıntıların ve kaçınılmaz sonuçlarının, suç ve suçlular bataklığının Başkent Ankara’daki adıdır.” Çinçin’de tufacılık (çalmayı iş edinmek), hapçılık, kumar, fuhuş herkesin bildiği, sıradanlaşmış olaylardır.          

Toplumda “tu kaka” denilen davranış biçimleri, muhtemel çıkış noktalarıyla birlikte ayrıntılı olarak anlatılırken, genel toplumsal değerler yanında Çinçin’in de eleştirilere uğraması, belli bir gelir düzeyine, toplumda belli bir statüye sahip insanların da zayıflıkları, ahlaksızlıkları olduğunun örneklerle verilmesi (Doktor T.’nin hastalarına cinsel tacizde bulunması, Doktor T.M.’yi tuvalete girdiği zamanlarda anahtar deliğinden izlemesi, Mustafa’ya iftira atması vb.) romanı bir anlamda ajitasyona yönelmekten kurtarır. “Demek, söylenildiği gibi, ahlaksızlık, pislik yalnızca Çinçin’e özgü değildi.”   

Romanda, yolları kesişen kahramanların yaşam öyküleri, dramatik bir kurguyla, zamanı geldiğinde sırasıyla anlatılır. (Romanın baş kahramanı Mustafa, arkadaşı Yaşar, hapishanede karşılaştığı Musa, dayısı Ali Rıza, Yaşar’ın yanında çalışmak zorunda kaldığı Jandarma Sabri, Jandarma Sabri’nin genelevde çalıştırdığı, dostu Makbule Abla vb.). Hepsinin içinde bulunduğu durumun kişisel ve toplumsal nedenlerini açıklamak üzere, öykü içinde öyküler yaratılmıştır. Mustafa, toplumsal kurallara, yaşadığı hayata isyan edip suç işlemeye başlar, ancak tam da çalışarak hayatını kazanmaya karar verdiğinde, bir iftira yüzünden ailesi tarafından dışlanır, Yaşar çok küçükken annesiz, babasız, ablasız kalır, Makbule’nin kocası içkicidir ve karısını kendi eliyle erkeklere satar, vb.

Yazarın diğer bazı öykü ve romanlarında da görüldüğü gibi, bu romanda da, biraz mizah katılmış bir söz sürekli tekrarlanır. Mustafa’nın, ilk hırsızlık girişiminde (Yaşar, Ramazan ve Hüseyin’le birlikte); Ramazan’ın dağıttığı kağıtlı şekerlerden Mustafa’nın şansına çıkan mani (Kalender olmaya bak / İçinde var bir sızı / Pek yakında doğacak / Taliinin yıldızı), başlarına gelen olaylar  sırasında sıkça hatırlatılarak, romana bir ironi katılmıştır.  

Hapishane hayatının incelikleri(!), romanın ortalarından itibaren temaya hakim olmaya başlar. Daha yakalanma anından başlayarak, karakol işlemleri (sorgulama, dayak, işkence, zorla işlenilmemiş suçları üstlenme), hapishane giriş işlemleri (kapıaltı, tıraş, koğuşa gönderilme) ve hapishanedeki günlük yaşam tüm ayrıntılarıyla, bazen de tekrarlanarak verilir. Ayrıca, toplum düzeninin her yerde geçerli olduğu vurgulanmak istenircesine, hapishanedeki koğuşlar aracılığıyla, toplumsal katmanlar da anlatılmaya çalışılır. Dördüncü koğuşta (yeni yetme çocukların bulunduğu), en ağır işleri yapan (silme-süpürme, çöp dökme, odun-kömür taşıma), en az yiyecek verilen, en az eşyaları olan, cezaevinin köleleri kalıyordu. Beşinci koğuş (yamyamlar koğuşu), kanunsuz yolu meslek edinmiş, idareye karşı cezaevinin kalesi konumundaki, sürekli hapishaneye girip çıkanlardan oluşuyordu. Altıncı koğuş, köylüler koğuşu, yedinci koğuş ise torpilliler koğuşu olarak anılıyordu. Sekizinci koğuşta, farklı görüşlere sahip, küçük burjuva sınıf kökenli devrimciler, koğuşun dokuz numaralı odasında  ise komün hayatı yaşayan devrimciler kalıyordu. Dışarıda ne varsa (hırsızlık, hap, esrar, silah, kumar, oğlancılık), hapishanede de aynıları vardı.               

Romanın baş kahramanı Mustafa üzerinden sürekli olarak toplumsal sorgulamalar yapılır romanda. Mustafa düşünür; “Neden o çocukların evlerine benzemiyor evleri ve neden değil koltuk, bir sandalyeleri, yemek yiyecek bir masaları bile olmadı, neden?”. “Yalnız kendi çocuklarını mı sever bu anneler, sevgileri yalnız kendi çocukları için mi ayarlıdır?. “Evet zengin evlerini soyacaktı bir gün. Yoksul evlerinde çalınacak ne vardı ki?” “Ve şu an kaç bin adam, beş dakika önce suçlu değilken, suçlu sayılacağı eylemlere girişiyorlardı.” Soruların içeriği bazen ekonomik, bazen sosyal-kültürel, bazen de bireyseldir (vurdumduymazlık gibi).

Okur, romanın resmi ideolojiyi, resmi kurumları, devleti, devletin hapishanelerini, polisi eleştirir tarzda kurgulandığı hissine kapıldığı anda, bu önyargıyı ortadan kaldırmak istercesine, Mustafa’nın karşılaştığı bir babacan polis tanımlamasıyla sarsılır. “Artık anıdır o polis amca, o da bir babadır, oğlu ortaokul birinci sınıfa giden bir baba…Belki de, bu güne kadar karşılaştığı insanlar arasında kendisine en yakın, en sevecen davranan insandı o polis amca....‘polis baba’…’’ İlk hırsızlığına yeltendiğinde, Mustafa’ya öğütler veren, evine gitmesi için onun cebine para koyan polistir anlatılan. Bu bölümü okuduktan sonra, eleştirilenin tek tek kişiler değil, toplum düzeni olduğu daha iyi kavranıyor sanki.

Romanın son bölümü, Ankara Kapalı Cezaevi’nde, çocuk koğuşunda çıkan isyanı anlatır. Cezaevinin köleleri olarak görülüp en ağır işleri yapan, sobaları ve pencere camları olmadığı için üşüyen, yeterince ekmek verilmediği için aç kalan, gelenleri gidenleri olmadığı için neredeyse çıplak gezen Dördüncü Koğuş’taki çocuk mahkumlar, bir gece isyan çıkarırlar. Soba, pencere camı ve ekmek istiyorlardır, cezaevinde yaptıkları işleri bir bir sayarak. Bir de “Bağımsız Türkiye” sloganı atar çocuklar. Romanın bütünlüğünü ve ana fikrini ortaya çıkaran da bu bir çift sözcük olur.      

“Sobasızlık, pencere camının yokluğu ve ekmeksizlik ile Türkiye’nin bağımlılığı arasındaki ilişkiyi çocukların gerçekten kavradıklarını sanmıyorlardı; ama gün gelecek onlar ve geniş halk kitleleri, her yokluğun ana nedenini bağımlılıkta arayacaklardı, inanıyorlardı; bağımlılık zinciri kırılmadan sobaya, pencere camına ve ekmeğe kavuşmaları olanaksızdı. Ve milyonlarca insanın penceresinde cam yoktu, sobaları yoktu ve ekmek istiyorlardı.” diye bitiyor roman. Anlatılan her kahramanın, her olayın, toplumsal yapıyı, sınıfsal katmanları anlatmakta bir araç olarak kullanıldığı oldukça açık. Ve aslında hiç kimsenin, hiçbir şeyin birbirinden bağımsız olmadığı……

*Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi’nin 19. Sayısında Yayımlanmıştır. 

                                                    

banner441
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.