Nihat Ziyalan

Nihat Ziyalan daha çok da şair olarak tanınır. Çoğunu Yılmaz Güney'le çevirdiği yüz elliye yakın filmde oynadı

Nihat Ziyalan

Nihat ZİYALAN (1936-  )

Nihat Ziyalan 1936'da Adana’da doğdu. Liseyi terk ederek askere gitti. Dönüşünde Adana Şehir Tiyatrosu’na aktör olarak girdi. Oradan Ankara Sanat Tiyatrosu’na, çocukluk arkadaşı Yılmaz Güney’in isteğiyle de sinemaya geçti. Yetmişe yakın filmde irili ufaklı roller oynadı.

Yeşilçam’da seks filmleri furyasının başlamasıyla Avustralya’ya göçtü. 1980 yılından beri Sydney’de, şiir, öykü, roman çalışarak yaşamaktadır. Şiirleri, Dost, Papirüs, Soyut gibi dergilerde yayimlandi. Ilk şiir kitabi "Asik Yüzlünün Biri" 1963’te basıldı.

Nihat Ziyalan daha çok da şair olarak tanınır. Çoğunu Yılmaz Güney'le çevirdiği yüz elliye yakın filmde oynadı Şiirlerini de çeşitli yıllarda yayınladığı üç kitapta topladı 1980 yılında Avustralya'ya göç etti ve orada Güneşle Damgalı adlı romanını yazdı Çeşitli öykü ve düzyazıları da Adam Öykü ve Öküz gibi dergilerde yayınlanmaktadır Son olarak öykülerini Kısa Pantolonlu Sevda adlı kitabında topladı


GLEBE POINT ROAD

Glebe Point Road'un
sözcükleri dikiş tutmaz
anlaşılır bir dildir
anlamasını bilence
yalnızlık köşe bucak saklanarak gezdirilir
içki şişelerinde çığlıklarda tütünlerde tüttürülerek
kavaklar soluklanır,
soluklandıkça diri bir şarkı olur yolun iki yanına
dolaşır şarkı kocamış Glebe evleriniyüreklendirmeye çalışır
çöpçüler sabahın körünü posaları toplar
arada bir irkildiklerini duyarsın gürültülerinden
irkildiklerini ellerine değen sıcak bir şeylerden
damarlara sızan yalnızlık
gizli bir kan olur atar birlikte
Glebe Point Road'un yürek vuruşlarıyla

(Adam Sanat Kasım 1996)


Yapıtları:

Şiir:

Asık Yüzlünün Biri / 1964
Güvercin Uçuşu / 1980
Avustralya'dan Şiirler / 1985
Sevgili Şiir / 2007

Öykü:

Kısa Pantalonlu Sevda / 2001
Severim Pazartesileri / 2005

Roman:

Güneşle Damgalı / 1999
Menekşeli Konak / 2004

Şiirleri

ERDAL EREN

Dediler demir parmaklıkları geçer bu:
kolumu bacağımı sündürüp,
irileştirdiler.

Sigara çağım mı?
Tutuştururum her yanımı;
ciğerlerim on yedisinde,
evimde aldım.
 
Karanlığın dostluğuna kaldım,
duvarlar çıt vermez.
Neyseki ezberimde
anamın söylediği ninniler.
 
Üç mektup yazdım:
aileme
yurduma
bayrağıma.
Bir de zarflara ayrı ayrı,
göz kırpmamı koydum.
 
Başımdan geçirilen fistan
sünnetliğim mi?
Göğsümdeki yafta:
 
Baba bana top al
Erdal okula gitti

2008,Sydney
Sözcükler, Eylül-Ekim 2008


KUŞÇUL

yağmur tıpırtısı
yağıyormuş gibi havada
seslere baktım
kuşların gaga vuruşu damda
hızlandı bakışıma

kaburgalarım genişliyor şimşek çaktıkça
pencere açıldı kanat vurma sesinden
kendiliğinden kapı
doluştu kuşlar içeri
sağnağa yakalanmış uçuşları

ıslandı kağıt
kalemin ucunda bekleyen sözcükler

Söylem Dergisi Mart 2002 sayısı

 
AHTA KÖPRÜ

altımdan geçen suyun nabzı
güm güm
pasa akmış
kaburgamı tutan çiviler
çözülüyor balığa
yüzgeç sesi
akmıyor gümüşiye

imantahtamı kemiren kurtçuklar
sesini düşürür suya
tellal olmuş korkum
bağırır
göçmekte nöbetine dikkat

tozuttukça üstümden geçenler
başböğrüm güm güm
ağzı sıkı su
boşboğaz olmuş
göçmekte köprüye dikkat

Söylem Dergisi Ocak 2002 sayısı


YAŞLI GÜNEŞLE DELİKANLICA

çamaşır ipinde kimin için kuruyan güneş
kal öyle
asıyorum kemiklerimi yanına
 
ikimiz bir arada korkulu
sanacaklar korkmuştum
kuşlar uçuyor
gölgesi değiyor üstümüze
 
ürkütmez yıllar
kemiklerim seninle aynı ipte salındıkça
altımızda otlar güvenceyeşil
rüzgar estikçe
 
çamaşır ipinde şarkılar
kuruyan güneş
kemiklerimle
 

Sevgili Şiir adlı kitaptan, sayfa 41, 2007



Ziyalan'ın konağı

Nihat Ziyalan'ın "Menekşeli Konak" adlı romanı Türkiye'de kitapçı raflarına yerleşeli epey oldu, ama Sydneyli Türkler kitaba yeni kavuşabildiler

Türkiye'de yayınlanmış kitapların Avustralya'daki okuyuculara ulaşması sık görülen bir olay değil. Birkaç yıl önce gene Nihat Ziyalan'ın "Güneşle Damgalı" adlı romanı için düzenlenen imza günüyle başlayan gelenek devam etse de, Avustralya'daki Türk okuyucunun Türkiye edebiyatını izleme imkanı bulduğu söylenemez. Bugün çorbadan gazoza her türlü Türkiye yapımı ürün elimizin altındayken, Türkiye'de popüler olmuş müzik CD'lerine ve kasetlerine neredeyse anında ulaşabilirken, kitap edinmek istediğimizde hemen hemen tek yol Türkiye'ye gidip gelen tanıdık ve dostlardan rica etmek. Bu nedenle Avustralya'daki Türkiyeli edebiyatseverler için imza günleri, edebiyat toplantıları büyük önem taşıyor.
Mayıs ayında Adam Yayınları'ndan çıkan "Menekşeli Konak", şair ve yazar Nihat Ziyalan'ın ikinci romanı. İlk romanı "Güneşle Damgalı"dan sonra "Kısa Pantolonlu Sevda" adlı öykü kitabıyla düzyazıya devam eden Nihat Ziyalan, "Menekşeli Konak"ta Osmanlı'nın son dönemlerinde yapılan, Kurtuluş Savaşı yıllarında önce hastane sonra okul olarak kullanılan ve daha sonra otele dönüştürülen bir konağı anlatıyor. Masalsı bir anlatımı olan romanda bir ailenin yıllar içinde değişen hayatını, yazgısını okuruz ama romanın başkişisi konaktır aslında. Nihat Ziyalan ile "Menekşeli Konak" üzerine konuştuk.
Bize "Menekşeli Konak"tan söz eder misiniz? Nasıl başladı, nasıl ortaya çıktı?
2001 Ekim'inde İstanbul'da olduğum bir sırada düşünceleri yeşeren, planları yapılan romanı Sydney'e döner dönmez yazmaya başladım. 2003'ün Temmuz'unda bitirdim. Romanın başkişisi konak benzetmeli Türkiye'dir aslında. Osmanlı'nın son dönemlerinde yapılan konağın öyküsü, Türkiye tarihiyle paralel ve bir ailenin yazgısıyla iç içe gelişiyor.

Kahramanlarınıza isim vermek yerine, onlardan Ustaların Ustası, Küçük Hanım veya Uzun Saçlı Yakışıklı şeklinde söz ediyorsunuz, neden?

İsim bazen okuyucuyu belirlenmiş imajlara götürebilir, okuyucunun yaratıcı yanını köstekleyebilir. İstedim ki, bu romanımda okuyucu kendisi isimlendirsin kahramanları. Taze bir anlatım arayışı diyebiliriz. Romanın girişinde, bu öyküyü bana çok eskiden yaşlı bir kadının anlattığını, kimsenin ismini vermemem şartıyla yazmama izin verdiğini söyledim. Gerçekten olmuş bir şey değil bu. Kurgunun bir parçası. Kahramanların isimlerini yazmamam için uydurulmuş bir şey.

Romanda konak, sedir ağaçları, su konuşuyor. Bu masalsı biraz da şiirimsi anlatımı özellikle mi seçtiniz?

Yazacağım metin için günlerce plan yaparım. Sonra bu plan doğrultusunda hayal kurarım. Gene de bazı şeyler yazmaya başlayınca kendiliğinden gelir. Bu da öyle oldu. Önce sedir ağaçları konuşmaya başladılar. Sonra hava, su, konak. Kahramanlarımın hepsi benim aslında; konak, su, ağaçlar hepsi Nihat Ziyalan. Romanın tamamı kurgu ama duygularımın arasından geçirerek, yoğurarak canlandırdım romanımı.

Romanı okurken filmini seyreder gibi oluyoruz. Görsellik egemen bu anlatım eski bir sinemacı oluşunuzdan mı kaynaklanıyor?

Evet, öyle. Önce tiyatroydu, sonra sinema geldi. Adana Şehir Tiyatrosu ve Ankara Sanat Tiyatrosu'ndan sonra sinemaya başladım. Birçoğu çocukluk arkadaşım. Yılmaz Güney'le 150'ye yakın filmde oynadım. Tam sinemayla düşünmeyi öğrenmiştim ki sinemayı bıraktım.
Sizin için roman ve öyküden önce şiir vardı, ama roman ve öykülerinizin dilindeki yalınlığı, duru ve canlı anlatımı fark etmemek mümkün değil. 20 yılı aşkın süredir Türkiye dışında yaşadığınız halde bu güzel Türkçeyi nasıl koruyorsunuz?
Avustralya'da Türkiye'deymiş gibi yaşıyorum. Türkçe okuyorum, Türkçe konuşuyorum, yazıyorum. Böyle olmasını istedim. Bir yazar için anadilinden kopuk olmak en kötü şeydir. Avustralya, İngilizce konuşulan bir ülke ama tam anlamıyla çok kültürlü bir ülke. Ben bu ülkede anadilimle var olmayı seçtim. Ayrıca yazdıklarıma, söylemek istediğimi en duru nasıl söylerim diye bakarım, fazlalıklardan arındırmaya çalışırım hep. Yalın, yoğun, daha önce söylenmemiş gibi söylemek önemlidir.

Neslihan Acu /NİHAT ZİYALAN’IN İZMİR ANILARI

Nihat Ziyalan....Eski Türk filmlerinin kötü adamı, Yılmaz Güney’in gençlik arkadaşı, hayatı dolu dolu yaşamış maceracı bir Adanalı...
1936 doğumlu olan Ziyalan sanat yaşamına önce tiyatroyla başladı, sonra sinemaya geçti, yüz elliye yakın filmde oynadı. Şairliği ise doğuştan; şiir yazmayı hiç bırakmadı ve şiirlerini üç ayrı kitapta topladı. 1980 yılında Avustralya’ya göç ettikten sonra ilk romanı ‘Güneşle Damgalı’ ve daha sonra da öykü kitabı ‘Kısa Pantolonlu Sevda’ çıktı. İkinci romanı ‘Menekşeli Konak’ı, yeni öykü kitabı ‘Severim Pazartesileri’ takip etti.
‘Kısa Pantolonlu Sevda’da İkinci Dünya Savaşı yıllarının Adana’sını bir çocuğun gözlerinden insanın içine dokuna dokuna anlatır Nihat Ziyalan. ‘Severim Pazartesileri’nde ise Sidney’de yaşayan Türk göçmenlerin hayatlarından kesitler sunar bizlere. Sağlam öykücüdür, mizahla hüznü güzelce harmanlar, hayatın ilginç ayrıntılarıyla süsler öykülerini.
Ziyalan 1980’den bu yana Sidney şehrinde yaşıyor. Onunla İzmir anılarını konu alan bir internet söyleşisi yaptık. Keyifle okuyacağınızı umuyoruz.


Sayın Ziyalan, film oyunculuğu yaptığınız sıralarda İzmir’de film çektiniz mi hiç?

Hayır. Ama tiyatro oyunculuğum sırasında Ankara Sanat Tiyatrosu’nun Fuar’da verdiği temsillerde, “Ayak Bacak Fabrikası” oyununun turnesinde İzmir’de bulunmuştum.

Öykü ve romanlarınızda Adana- İstanbul-Avustralya ağır basıyor. Tiyatro süreci dışında İzmir’in yaşamınızda pek yeri olmadı mı?

Olmaz olur mu? Tam üç kez kucaklaştık o güzel kentle. On altı yaşındayken gazetede okuduğum bir haber, serüvenci ruhuma bir işaretti sanki: Moskova Bolşoy Balesi İzmir’de Kuğu Gölü’nü sergileyecek. Ellili yıllarda her genç gibi benim de gönlümde komünistlik var. Eee! Komünistliğin kalesi Rusya’dan dünyanın en ünlü bale topluluğu geliyor. Muhakkak görmeliyim diye içime ateş düştü. O zamana dek Yılmaz Güney’le Adana’dan Mersin’e, Özdemir İnce’yi görmek için yola düşmelerim vardı ama İzmir’e hiç gitmemişim. Önce para denkleştirmeli! Şalgamcı babamdan, arkadaşlarımın yanında küçük düşmeyim diye yüklüce bir haftalığım vardı. 1 lira gündeliğimi de onun yanına koymaya başladım. Otobüs mü tren mi araştırmasını yaparken, Yılmaz’ın haftalığı da imdadıma yetişti. Onun koltuk çıkmasıyla tren biletimi, harçlığımı denkleştirdim. Babama söylesem bırakmaz. “İzmir’e bale seyretmeye gidiyorum” diye cakayla yazdığım mektubu postaya verdikten sonra, kapağı kara trene attım.

İzmir’deki bale gösterisine gitmek için evden kaçtınız yani? Peki neler oldu İzmir’e bu ilk gidişinizde?

İzmir’e vardığımda kurum, is kokusu sinmişti üstüme. Basmane’ye indiğimde akşamüzeriydi. Oradaki ucuz otellerden birinde yer ayırtıp hemen sokağa çıktım.
İzmir’in kokusu sarıverdi benliğimi. Bir çekmen gibi o koku tarafından çekiliyordum sanki. Bir ara duraklattı beni. Baktım, tütün depolarının olduğu bir sokaktayım. Salt tütün kokusu değildi, Taşucu’ndaki ambarlardan tanıdığım Harnup kokusu da yaygındı. Fakat deniz kokusu daha baskın çıkıyordu. Bu kokunun peşine düştüm. Denize, Kordonboyu’na çıktım. Ruhuma ürpertiler düştü. İçmeden sarhoş olmuştum o akşam.




Deniz sevdalısı olduğunuzu biliyoruz. Bu tutkunuzun kaynağı nedir?

Mersin’den, Karataş’tan geliyor bu sevda. Fakat İzmir körfezinde deniz bir başkaydı, hayatın atan nabzı çevreliyordu orada denizi. Faytonlar, fiyakayla kamçı şaklatan arabacılar, nal seslerine karışan çın çınlar, atların gövde sesi... Şiir işte bu olmalı dedim içimden. O sırada dumanıyla, düdüğüyle selamlarcasına bir vapur geçmez mi? Çarpılmıştım. Yorgunluğumu, uykusuzluğumu Kordonboyu alıp götürmüştü. Birbirinden güzel konaklar, pastaneler, kahveler... Bir de sinema çıktı karşıma.... Ernest Hemingway’ı yeni öğrenmiştim o sıralar. Onun “Klimanjaro’nun Karları” adlı romanından uyarlanmış bir film oynuyordu. Başrollerinde Gregory Peck’le, Ava Gardner. Girdim sinemaya ama İngilizceydi film. Altyazılarını okuyacağım derken iyice yorulup, uyuyakalmıştım.

Ya Kuğu Gölü? Gidip gördünüz mü baleyi?

Gitmez olur muyum? Seyircilerin hepsi iki dirhem bir çekirdekti fakat salonun güzelliği hepsini bastırıyordu. Tavanda resimler, avizeler! Balkon biletine ancak param yetmişti. İlk kez bale seyrediyordum. Kuğunun da sadece resmini görmüştüm önceden. Su üstünde kayarcasına bir kadın çıktı sahneye. İki saate yakın bedeniyle bir öykü anlattı. Kendisinin de benzediği kuğunun öyküsü olmalıydı bu.
Gösterinin bitiminde alkışa bile kalacak vaktim yoktu. Koşa koşa trene yetiştim. Adana’ya gidene dek Kuğu Gölü’nü degil, İzmir’i düşündüm. Sabah Adana’ya vardığımda, babamdan azarımı işitmek için doğru dükkâna gittim. Bir müşteriye şalgam dolduruyordu. Bale nasıldı diye gülerek sordu? İzmir gibiydi diye yanıtlamama şaşırıp kaldım.

Peki ikinci defa nasıl buluştunuz İzmir’le?

Edebiyat öğretmenim “hayata kısa yoldan atılmak” diye bir şey sokmuştu kafama. Hayata kısa yoldan nasıl atılacağım diye kıvranıp dururken, mahallemizdeki hava subayı abimizin mavi elbisesi çeldi aklımı. Bütün kızlar bayılıyordu ona. O sırada bir gazetede okuduğum ilan da bana yol gösterdi. İzmir’deki Hava Astsubay okuluna öğrenci alınacak. Sanki benim için verilmişti bu ilan. Fakat annemle babam karşı çıktı. Artık mavi elbiseden mi, yoksa ruhuma işlemiş olan İzmir sevdasından mı bilmiyorum, gideceğim diye dayattım. Babam öyle bir tokat attı ki! Ama vazgeçmedim, daha bir dayattım. Ve sonunda özlediğim İzmir kokusuna yeniden kavuştum. Eğitim yerimiz Güzelyalı’daydı. Deniz kenarında sanki bir tatil köyü. Önümüzden tramvay geçiyor, her geçişinde rayda çıkardığı ses “gel seni İzmir’in göbeğine taşıyayım” diyordu sanki. Sonbahar kışa devrilmek üzereydi ama hava yaz gibiydi. Hemen her gün, eğitimden sonra bir kuytuya çekilerek denizi seyrediyordum. Dibi gözüken mavilik dalgalandıkça içim de dalganıyordu. Bir gün dayanamayıp donla atladım dalgaların koynuna. Yakalanacağım korkusuyla suda debelenmek ayrı bir heyecandı. Eğitimden daralmaya başlayınca, şehre kaçamaklarım başladı. Gizemli buluşmalara götüren bir araçtı sanki tramvay. Her binişimde değişik bir heyecan, serüven yaşıyordum. Giderken dışarı atlıyor, yanında koşuyor, tekrar biniyordum. Konak’da kol gezen jandarmalara yakalanmamak için bir durak önce iniyor, dalıyordum şehrin göbeğine.
Derken kış geldi, şehre kar düştü. Bir kez Adana’da kar yağmıştı da, teneke çalıp, havaya silah sıkmıştı büyüklerimiz. İzmir’e de nadiren yağarmış. Kar altındaki kenti yaşamak müthiş bir şey olacaktı. İzinli veya izinsiz, eğitim yerinden her çıkışımda Asansör Durağı’nda tramvaydan iner, asansörüyle birkaç kez çıkıp, inerdim. O karlı günde de, bir arkadaşımla ilk durağımız orası oldu. Yukarı çıktığımızda, iyice tutan karı görünce asansörü aşağı yollamadık. İçine bir kardan adam yapmaya başladık. Sanki mahalleli de bunu bekliyormuş gibi çıkıverdi ortaya. Kısa sürede boylu poslu bir kardan adam yapıp, asansörle aşağıya yolladık. Sonra oradaki dar alana, daha da büyük başka bir kardan adam kondurduk. Evlerden havuç, kömür, süpürge getirenler oldu. Bir ara Rumca, Ermenice şarkı söyleyenler arasında, dans edenler bile oldu. O mahalleyi, mahalleliyi hayatım boyunca unutmadım.
Eğitim bitince Gaziemir’e geçtik. Ama astsubayların uçak kullanamayacağını öğrenince, dünyam yıkıldı. Uçağımla Adana’nın, mahallemizin üstünde uçarak, kızlara el sallayamayacaktım demek! Onlar da ‘bak şalgamcının oğlu geçiyor’ diyemeyeceklerdi. İyice soğumuştum içinde bulunduğum durumdan.

Ve astsubaylık serüveninin de sonu geliyor galiba...

Evet. Astsubaylık işi bitmişti benim için, mavi asker elbisemi çıkarıp sivilleri çektim. Daha önce, Tepecik’deki Düşenkalkar Kardeşler Fotoğrafçısı’nı, Eşref abiyle kardeşlerini tanımıştım. Eşref abi şiir okuyormuş gibi konuşan biriydi. Oya Sensev’in oynadığı efeli bir filmin fotoğrafçılığını yeni bitirmişti. Ekiple geçen günlerini anlatırken hayranlıkla dinlemiştim. Yufka yürekli, paylaşmayı seven insanlardı. Askerliği bırakmama Eşref abi çok kızdı ama artık çok geçti. Fotograf atölyesinde yatıp kalkmaya başladım, İzmir’i tanımak için her gün yola düşüyordum. Saçım biraz uzadığında jandarma korkusunu atmıştım yüreğimden. Konak’a gidiyor, iskelede çarpanla balık tutanları seyrediyordum. Suyun berraklığından mı bilmiyorum, iri iri gözüküyordu balıklar.
Bir de Konak’dan Karşıyaka’ya vapurla gidip gelme hastalığına yakalanmıştım. Hemen her gün vapurun lüks kısmında oturuyor, etrafımdaki şık giyimli insanlar gibi olmaya çalışıyordum. Bazen Karşıyaka İskelesi’nin yanındaki lokmacıdan lokma yemek için çıkıyordum vapurdan.
O arada fotoğrafçı dükkanına süt getiren sütçünün sağır-dilsiz kızına acıyarak aşık olmuş, evlenmek istemiştim. O zaman kızı istemek için babamın adresini aldı Eşref abi. Birkaç gün sonra baktım ki babam kapıda dikilmiş, beni süzüyor. Kulağımı öyle bir çekti ki, sütçünün kızına olan aşkım uçup gitti. Eşref abiyle kırk yıllık arkadaş gibi kucaklaştılar. Akşam üzeri vedalaştım herkesle. Babamın önüne düşüp Basmahane’nin yolunu tuttum. İzmir’i, sevdiklerimi düşünerek trende giderken, “İzmir gerçekten güzel şehirmiş” dedi babam. Meğer birkaç gün önce gelip, bir otele yerleştikten sonra kenti gezmiş. Adana’ya gidene dek, İzmir Kokusu’ndan bahsetmesini bekleyip durdum babamın. Bahsetmeyince, demek ki yalnız bana kokuyormuş diye sevindim içimden.



Kızı Dilvin'in düğününden...


Ya üçüncü buluşma?

Okul hayatıma nokta koymuştum. Doktor veya mühendis olmamı bekleyen babamı düş kırıklığı içinde bırakarak, askere gitmeye karar verdim. Askerlik şubesine gittiğimde yaşımın küçük olduğu çıktı ortaya. Babam mahkeme kararıyla iki yaş büyüttü yaşımı. Edremit’deki acemi er eğitim tugayına sevk edildim. Tüfekçi bölüğünde acemi eğitimim bitince, onbaşılığa terfi ederek bölükte kaldım. Çavuş kursu için İzmir’e gönderileceğimi duyunca nasıl şaşırdığımı bilemezsiniz!
Yüksek duvarlı eski bir fabrikaydı kurs yaptığımız yer. Benliğime sinmiş olan İzmir kokusu gene kanıma girdi. Bir gün duvardan atladım. Hemen kente karışabileceğim bir yerdeydi fabrika. Kaçmanın yolunu öğrenince, sivillerimi koyduğum çantayı yanıma almaya başladım. Duvardan atlar atlamaz elbisemi değişiyor, bir turist gibi düşüyordum yola. Ama nedense rotamı hiç Tepecik’e çevirmedim bu son gidişimde. Askere yazılmadan önce Yeni Ufuklar’da, Pazar Postası’nda şiirlerim çıkmıştı, İkinci Yenici bir şairdim artık. İzmir’deki sanatçılarla tanışıp, bir sanat ortamı solumayı düşlüyordum.

Evet, biraz da İzmir’de tanıştığınız şairlerden, yazarlardan bahsedelim....Sizi kimler etkiledi en çok?
Kemeraltı’nda Özdemir Hazar’ın bir kırtasiyeci dükkânı vardı. Oraya her gittiğimde çok renkli insanlarla karşılaşırdım. Bunlardan biri ‘Rıza Bey Aile Evi’ ile ünlenen Tarık Dursun’du. Hemen kucak açmıştı bana. Kırtasiyeci dükkânından denize doğru iki üç adım atınca Sarıkışla karşımdaydı. Nizamiyedeki jandarmalara korkusuzca bakardım artık. Yakalanırsam ardımda koskoca Tarık Dursun ve Özdemir Hazar’ın dükkânına gelen ünlüler vardı. Tarık Dursun etrafına neşe saçan bir sanatçıydı. Onun olduğu yerde karamsarlığa yer yoktu. Çünkü hayata bakışı öyleydi. Tok sesindeki kucaklamaya gözü kapalı kendimi bırakabileceğim bir kişilikti.

Dükkana takıldığım sıralar, hemen herkes Besim Akımsar’ı arardı. Ölüyü güldürecek denli gırgır, her söylediğiyle ortalığı kahkahaya boğan biriydi. Kemal Bilbaşar ağırbaşlıydı ama kimseye yüksekten bakmazdı. Gülümseyerek konuşurken, bilinçaltında bir şeyler yoğurduğunu anlardım yüz anlatımından. Nahit Ulvi Akgün esmerdi, gözünün içiyle esmer esmer gülerdi. Her rastladığımda ille de bir sevi şiiri okuyacak! Ama önce Konak Meydanı’ndaki saatin tarihçesini anlatırdı. İyi anlamış mıyım diye sorardı da arada bir. Öğretmenliğine verirdim bunu. Sanki kuralmış gibi, şiir okumak için deniz kenarına sürüklerdi beni. Şiirlerini, uyaklı olmasına karşın çok seviyordum. Kravatlı, takım elbiseli ama hep yakası bağrı açık sevdalı bir şairdi.

Bir gün “İmbatla Gelen”in şairi Necati Cumalı uğradı dükkâna. Duruşması varmış. Yıllardır tanıyormuş gibi, çantasıyla dürterek “takıl bakalım arkama” dedi. Beni bir lokantaya götürdü. O zamana dek o tür lokantaların önünden hep çekinerek geçmiştim ben. Necati Cumalı’nın karşısında elim ayağım birbirine dolaşarak yemeğimi yerken, kürdan çanağındaki kürdanları saçtım ortalığa. Utancımdan yerin dibine girmiştim. Bir de gülme tutturmaz mı koca şair! Boşver yahu, diyerek saçımı okşayınca gevşedim. İncitmeden bir öğüt verdi ardından, “bırak bu kaçmaları, sonra askerliğini yakarsın” dedi.

Turgay Gönenç sofraya bisikletiyle oturursa hiç şaşmazdım. Sanki anasından bisikletle doğmuş! Her parmağında bir hüner olan sanatçı. Saz çalışı, türkü söyleyişi usta işidir. Resmi, şiiri, telaşı özgündür. Şişelerce içsin, bir saatlik yogayla dipdiri olur. Yüksek matematikçidir. Kimbilir bilmediğim daha neleri vardır. Evinde çok güzel zamanlar geçirdim. Müzik kulağı sağlam olduğu için, yıllar önce duyduğu bir sesi hemen tanır. Onun aracalığıyla Samim Kocagöz’e, Attila İlhan’a ulaştım.
Attila İlhan Kordon’daki pastanelerden birine otağ kurmuştu. Pastane sanki yazıhanesiydi. Masasının etrafında kızlar dolaşır, yanaşmak için bahane ararlardı. Ne zaman gittiysem bana sıcak davrandı İlhan. Pasta, limonata ikram etti. Mavi pelür kağıda yeşil mürekkeple romanını yazıyordu. Uzun kaşkolunu Paris’ten getirmiş... Konuşmasını her zaman ağzı açık dinliyordum. Hele kendisine efelenen bir pehlivanı, başının üstünden aşırarak yere vurmasını anlatırken... Arada bir pastaneye avukat kardeşi Cengiz İlhan uğruyordu. O da öykü yazıyormuş... Alçakgönüllü, güzel bir insandı.
Samim Kocagöz’ün evi Karşıyaka’daydı. Sanki önemli biriymişim gibi kapıda karşılamışlardı beni. Karı koca, evlatlarıymışım gibi üstüme titremişlerdi. Sofraya buyur ettiler. Yemek boyunca “Kalpaklılar” romanını anlattı. Nehir bir roman olacakmış. Bense o gün iyi değildim, sesler kulağımda patlıyor, her şey üstüme üstüme geliyordu. Görüşmemizi zorlukla tamamlamıştım. Nedeni ertesi gün ortaya çıkmıştı. Meğer Asya Gribi olmuşum.
Salt ben değil, bütün koğuş kırılmıştı Asya Gribi’nden. Beş altı gün yatakta debelendikten sonra, içimde gümbürdeyip duran İzmir’in çağrısına uyarak, elimde çantamla duvardan atladım. Pat diye jandarmaların kucağına düştüm. Günlerdir beni bekliyorlarmış meğer.

Askerliğin yüzkarası olmuştum. Çünkü çavuş kursunun tarihinde ilk kez ben çavuş çıkamamıştım. Kelepçeli değil ama refakatçi eşliğinde tugaya gönderilirken, İzmir’i düşünerek ağlamıştım.


Peki, pişman mısınız yaşadıklarınızdan?

Hayır değilim. Bir defalıktır yaşananlar. Dönüp tekrar yaşayamazsınız. Hiç olmazsa şimdi buralarda, bu kadar uzakta, anlatacak bir şeylerim var. Anılarım var.

Bu güzel anıları bizlerle paylaştığınız için çok teşekkürler.


 


Güncelleme Tarihi: 29 Aralık 2011, 23:51
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner566

banner554

banner558

banner141

banner557

banner568