Ölüler hakkında söz söyleme hakkı

Ölüler, özellikle halka mâl olmuş ölüler ve onların mezarları hakkında tasarrufta bulunma ve söz söyleme hakkı ahlaken, hukuken, iktisaden ve toplumsal olarak kime aittir?

Ölüler hakkında söz söyleme hakkı

Netameli bir konuda kalem oynattığımın farkındayım. Konu, Cumhuriyet tarihinin belki de en önemli Milli Eğitim Bakanı (Aralık 1938-Ağustos 1946), mefkûreci ve dürüst insan Hasan Âli Yücel’in (1897-1961) oğlu olarak 1926 yılında dünyaya gelmiş, sivri dilli, kimseye eyvallahı olmadan yaşamış, Türkçe ustası ve en az babası kadar büyük isim olmuş Can Yücel’in mezarının parçalanması.

Baba Yücel’in mefkûreciliği için kitaplara bakmak kâfidir. Dürüstlüğüne dair iki örnek vereyim: Oğul Yücel’in yurtdışından 1943 yılında bileğinin hakkıyla kazandığı bursu almasına ve yurtdışına çıkmasına Baba Yücel engel olur. Gerekçesinde “Bileğinin hakkıyla da kazanmış olsan evlat, elâlem «bakan kendi oğluna torpil yaptı» diye konuşur” der. Beş kuruş miras bırakmadan da bu dünyadan göçer gider. Neticede Oğul Yücel hayatını turist rehberi, çevirmen ve yazar-şair olarak 30 civarında telif, 5 civarında da tercüme eser vererek sürdürür, düzen yüzünden işsiz kalır, mahkeme koridorlarında sürünür, hapislere düşer ve 1999’da son son nefesini verir.

Söz konusu olan böyle bir oğul ve böyle bir insanın mezarı. Bazılarımız yerinde olarak “Ne yani şimdi önemsiz insanların mezarları parçalanabilir mi?” diye düşüneceklerdir. Haklılar. Ama hangimiz yol açmak için mezarlar teker teker veya topluca düzlendiğinde ya da bina çıkmak için kemikler un ufak edildiğinde ve de betonlandığında sesimizi çıkardık? Yoksa işin ucunda yeşil paralar mı vardı?

Vasiyetin muhatapları

12 Ağustos Can Baba’nın ölüm yıldönümü olduğu için bu sene de sevenleri Datça İskele Kabristanı’ndaki mezarının başında toplandı. Bir rivayete göre “vasiyeti” icabı mezarına şarap döküldü. Mezarı başında şarap içmek “vasiyeti” miydi bilmiyorum ama o da yapıldı.

Can Baba’nın mezarına şarap dökülmesi ve mezarının başında içilmesi hatırlıyorum ilk olarak 2000 yılında dönemin Datça Belediye Başkanı CHP’li Erol Karakullukçu tarafından düzenlenen Can Şenlikleri kapsamında biraz da ailesinin hoşnutsuzluğuna rağmen bir “bidat” olarak başlatılmıştı. 2009’dan itibarense bu bidat Yücel ailesinin, vatandaşların ve Yarımadanın Sesi Gazetesi sahibi Ali Geremeli’nin başını çektiği yerel basının müdahaleleri sonucu durdu. Belediye başkanı seçilen CHP’li Şener Tokcan da ailenin arzusu üzerine mezarın başına ‘Çiçek dışında hiçbir şey konulmaması rica olunur’ yazısını sapladı.

Bu yıl birden bire iki senedir varolan sükûnet bozuldu. Mezara yeniden şarap döküldü, mezar başında içildi, ilk tepki aileden geldi ve şaraplı anma töreni kınandı. Ardından da AK Parti Datça İlçe Başkanı A.S. Deniz 12 Ağustos’ta verdiği beyanatta: “...İstedikleri kadar içip istedikleri kadar sarhoş olabilirler. Ama... mezarlıkta yatanları rencide edici harekette bulunma hakkını kim kendinde görüyor... Bu olayın bir daha tekrar olmaması için var gücümüzle çaba sarf ed[eceğiz]” dedi. Bu beyanattan tam altı gün sonraysa mezar hunharca parçalandı.

Şarap dökme ve içme töreni daha önce böyle bir hadise ile sonuçlanmamışken bu seferkinin Ramazan’a hem de bir Cuma’ya denk gelmesi etkili olmuş olabilir mi? Yoksa “bir ihtimal daha var, o da iconoclasmın yükselişi mi dersin?”

Burada ilginç bir denkdüşme daha var: Ana rahmindeki cenin ve kordon şeklinde 21 Ağustos 2000 tarihinde inşa edilen Can Baba’nın anıt-mezarının heykeltıraşı ile Kars’ta parçalanarak yıkılan İnsanlık Anıtı ya da nam-ı meşhuruyla “ucube”nin heykeltıraşı aynı kişi: Mehmet Aksoy. Ne talihsiz sanatkârmış! Ya da bu hadiseler ile tarihe geçtiğine ve sadece dar bir sanat çevresinde tanınır olmaktan kurtulduğuna göre ne talihliymiş!

Hadiselerin ardından geniş yelpazede birçok yorum yapıldı, mezara şarap dökmenin ölülere saygısızlık sayılmasından mezar parçalamanın vandalizmin hatta heykel düşmanlığının en kaba örneği olduğuna kadar. Yücel ailesi de her seferinde yaptıkları açıklamayı bir eklemeyle yinelediler: “Can’ın mezarına şarap dökülmesi ve boş şişelerin bırakılmasına, aile olarak karşı olduğumuzu herkes biliyor. Bu amaçla mezarın başına, ‘Çiçek dışında hiçbir şey bırakılmaması rica olunur’ diye uyarı levhası da koymuştuk. Buna rağmen şarap dökenleri, kınıyoruz. Ancak aynı şekilde, bu vahşi saldırıyı yapanlara da tepkimiz büyük...” (Radikal, 19.08.2011).

Can Baba’nın sevenleri ise iyi niyetle sevgi ve saygılarını göstermek için mezarının başında toplandıklarını, mezarına şarap döktüklerini ve hatırasını yadetmek adına mezarı başında şarap içtiklerini söylediler. Ailesi, bazı insanlar ve hükümet mezarına şarap dökülmesini ve mezarı başında şarap içilmesini istemediklerini ve bunu saygısızlık olarak addettiklerini belirttiler. Bu son topluluk ilk topluluğun “iyi niyet”ini sorguladı. Sorun tam olarak Can Baba’nın söylediği yerde kilitleniyor: “En uzak mesafe ne Afrika’dır, ne Çin/Ne de yıldızlar geceleri ışıldayan/En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir/Birbirini anlamayan.” İki topluluk arasında devam eden söz ve fikir savaşı hakkında sadece bazı sorular yöneltmek istiyorum.

Ölüler ama özellikle halka mâl olmuş ölüler ve onların mezarları hakkında tasarrufta bulunma ve söz söyleme hakkı ahlaken, hukuken, iktisaden ve toplumsal olarak kime aittir? Ailesine mi, sevenlerine mi, hükümete mi yoksa devlete mi ya da mezarın tapusu kimde ise ona mı? Yaşarken Tanrıtakmaz veya Tanrıbilmez de olsalar ölüler kafakağıtlarında Müslüman yazıyor diye gasilden ziyaret edilmeye kadar tüm Sünni uygulamalara tabi olmak zorunda mıdırlar? Ölü ya da diri bedenin sahibi devlet midir? Ceset vasiyet icabı da olsa niçin yakılamamaktadır? Yakmaya engel cesedin sadece adli soruşturmada kullanılacak olması mıdır? Mezarlık adabı diye bir şey var mıdır? Bu adap kabristanda Müslümanlarla Gayrimüslimler beraber yatıyorlarsa değişir mi? Ölünün arkasından her yıl kabristanda helva veya şarap dağıtmak arasında ne fark vardır? Mezara kutsanmış sıvı dökülebilir mi? Müslüman ve Ortodoks âdeti olarak okunmuş su dökmek ile diğer Hıristiyanların âdeti olan ve İsa’nın kanı diye kabul edilen şarap dökmek arasında ne fark vardır? Hayyam’ın deyişiyle “toprağın kanı olan şarap” Müslüman veya Gayrimüslim mezarına dökülünce toprak mı kirlenir, ölü mü rahatsız olur, yoksa ölüye saygısızlık mıdır bu fiil? Bu fiil neden mezarın üstüne hayvan işkembesi koymak gibi algılanır? “Necaset” canlılar ve ölüler açısından ayrı hükümlere mi tabidir? Bu fiiller “kabir melekleri”nin rahatsız olmasına ve çekilmelerine mi sebep olur? Yoksa bu fiilden ölülerini ziyaret eden canlılar mı huzursuzlanırlar? Ölüye saygısızlık canlıya saygısızlıktan önce mi gelir sonra mı? Ölüler arasında içki içmenin canlılar arasında içki içmekten farkı vardır mıdır? İnsan ölünce ona karşı yapılabilecek saygısızlıkların listesi uzar mı kısalır mı?

Mekânların kutsiyeti var mıdır? Varsa kabristanlar da tapınaklar gibi “kutsal” kamusal alanlar içinde mi yer alırlar? Kâbe, Eyüp Sultan gibi kutsal mekânlarda neden içilemez denmektedir? 10.08.2005 tarihli T.C. yönetmeliğine göre eğitim kurumlarına ve tapınaklara (mezarlık dâhil mi belli değil) yakın yerlerde içilemez dendiğine göre Erzurum ve İstanbul gibi her tarafı tapınak ve şüheda mezarlığı ile dolu olan şehirlerin ancak köşe bucak noktalarında mı içilebilecektir? Aynı T.C. yönetmeliği ayrım yapmaksızın her türlü dinin tapınağına yakın yerlerde içki içilmez derken Gayrimüslim tapınaklarının içinde içilmemekte midir?

Can Baba yaşasaydı...

Türkler yüzyıllardır birçok ecnebi seyyahça ölüleriyle birlikte yaşayanlar diye tarif edilmemişler midir? Anadolu’da “Müslüman” bir kısım halk hala içkili kabir ziyaretleri tertipleyerek ölünün kadehini de onun mezarına boşaltmamakta mıdır? Kutsal olmayan kamusal alanda da içki yasaklanınca ayyaşlar yüzyıllardır kabristanlara sığınmamışlar mıdır? Kutsal olmayan kamusal alanda da sevişmek yasaklanınca âşıklar yüzyıllardır orayı aşk yuvası yapmamışlar mıdır? Halk ve zaptiye bunları bilmemekte midir? Kabristanda içki içmek ile sevişmek gündüz ile gece yapılınca fark mı etmektedir?

Bir soru da Can Baba’nın mezarını parçalayanlara gelsin: Bunu yapanlar acaba ruh ve akıl sağlıklarını yitirmiş kimseler midir? Yoksa ruh ve akıl sağlıkları yerinde midir? İlki ise bunlara meczup denebilir mi? Denebilirse mesele, şarap yaratılmadan önce mi sonra mı “sarhoş” olmaya bağlanıp kalacaktır? Failler eğer meczup değillerse Can Baba’nın mezar taşında yazan “Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi” düsturuna uygun hareket etmiş olarak “Vandalsak vandalız ağbi” mi demiş oldular?

Can Baba’ya sorsak sonsöz olarak herhalde şunu derdi: “Ya Hu! Yazık değil mi kardeşim şarabına, gelip dökmesene mezarıma!”



Doç. Dr. A. TEYFUR ERDOĞDU / Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi

Güncelleme Tarihi: 30 Aralık 2011, 14:16
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner566

banner554

banner558

banner141

banner557

banner568