Şiraz ve Adalya

ŞİRAZ: DAMAĞIMDAKİ KANLI KİRAZ
ADALYA: GÖĞSÜMDEKİ ALTIN MADALYA

.
Divan şiirinin kapısından girdim gireli İran’a bir toprak parçası gözüyle bakmadım. Edebiyatın, Osmanlı topraklarında yeşermesini sağlayan bir ülke ama Osmanlının İstanbul’una uzaktan gıpta eden… Belki de Şehriyar’ı gönül soframa sunan Tebriz, Huş-genab, Şengül-abad’dı İran.

Sonra Hafız’la, Firdevsi’yle tanışma yıllarım… Ve dünya edebiyatında söz sahibi bu dehaların doğup büyüdükleri toprakların şiir kokusu… Her şey uzaktan gizemli…

Bayılmışımdır şu komşu İran’daki kent adlarına: Birincisi Şiraz. Adının Ermenice olduğu söylense de Hafız Şirazi’ye selam olsun. Süzülmüş yoğurt, şaraplık bir üzüm cinsi gibi anlamları olduğunu da Nedim’in, “Meyhâne mukassî görünür taşradan amma / Bir başka ferah başka letâfet var içinde” dizelerini ananlar unutmasın. İkincisi alaturka müzikte dügâh perdesindeki makamlardan birinin de adı olan Isfahan ya da Esfahan. Bizde daha neler var? Hüzzam, hüseyni, hicazkâr, acemaşiran, bayati, buselik… Üçüncüsü Firdevs. Yunanca “bahçe” anlamına gelen “paradeisos” sözcüğünün Arap diyarlarında gezinmesiyle oluşur. “Pardes, paridese” sözcüklerinin “cennet” anlamına geldiğini bilmeyen de varsın cahil kalsın. (Paradise Lost-Kayıp Cennet yazarı Milton ışıklar içinde uyusun.) Dördüncüsü Urum, Urumiye ya da Urmiye ve beşincisi Tebriz. Tebriz adının Tibriz’den geldiğini söylemekte yarar var. Evliya Çelebi’m de “teb-riz”i tercih eder ki “sıtma dökücü” olarak anar.

Bunca kenti neden saydım, aklıma Tanpınar’ın Beş Şehir’i gelmişti: Konya, Ankara, İstanbul, Erzurum, Bursa. Her bir kent sadece bir yerleşim yeri değildir, bir ulusun kültür beşiğidir, insanlık yuvasıdır, efsaneler diyarıdır. Hangi kente ait bir efsane bulunmaz ki Anadolu’da? Al sana Ankara! Kepçe kulaklı Midas’ı bilirsiniz, bir gün erkenden uykuya dalmış. Derinlerden bir ses: “Geç kalma, gemi çapasını bul, huzura er!” Midas, adamlarını salar, Ankara Kalesi civarında bulunur. Kenti oraya kurdurur. Anker, “gemi çapası” demek, eh kentin adı da Ankira derken Ankara oluverir. İşte öyle sevgili okurlar. İran’dan girdik, Anadolu’yu dolaştık, dünyanın altını üstüne getirme zamanı…

Dünyanın büyük gezginleri El İdrisi, A. Vespucci, Macellan, C. Kolomb, V. de Gama, İbni Battuta, Marco Polo, Evliya Çelebi… olmasaydı bugünkü coğrafyanın ve insanlığın neresinde olurduk bunu söylemek güç. Yakınlarda, fotoğraf sanatçısı ve gezgin dostum Hasan Balcıoğlu, İran gezisini fotoğraflayıp ballandıra ballandıra anlatmasa İran’a yönelik bakışım daha farklı olabilirdi. Her bir kentini, insanını diliyle, kültürüyle, insani ilişkileriyle öyle güzel anlattı ki Horasan’dan gelen atalarımı (babamın yalancısıyım) saygıyla selamladım. Balcıoğlu’nun Şiraz’ı öyle bir anlatışı vardı, Yahya Kemal’in,

“Hafız'ın kabri olan bahçede bir gül varmış
 eniden her gün açarmış kanayan rengiyle
Gece; bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
Eski Şiraz'ı hayal ettiren ahengiyle”

dizelerini de anımsayıp Şiraz yoluna düşesim geldi.

Bir zamanlar “Bu şehr-i Stanbul ki bî-misl ü behâdır / Bir sengine yek-pâre Acem mülkü fedâdır” diyen Nedim, bugünkü İstanbul’un içler acısı durumunu görseydi, “İran-zemine tuhfemiz olsun bu nev-gâzel / İrgürsün Isfahan'a Stanbul diyarını” sözlerini söylemekten vazgeçer, kasidesini geri çekerdi. Belki Necati de sevdalı insanları, “Geh Mısır iklimlerin seyrettirir geh Rum ilin / Geh Acem mülkün temaşa kıldırır sevdâ garib” dizelerinde geçen Mısır’a ve İran’a yollamazdı.

Hep geçmiş döneme yer verdik, biraz yakın döneme gelelim. "Doğulu Yazarlar Gözüyle İstanbul" adlı kitapta şair Adonis’in, "Geçmiş başkentler vardır. Hem geçmişte hem bugün başkent olan şehirler vardır. Ama İstanbul hepsinden farklı. İstanbul geleceğin dünyasının başkenti olmayı hak eden bir şehirdir." sözleri içsıkıntımı birazcık giderdi. Hele Lamartine’in, “Boğaziçi kıyılarından bir tanesini tasvir edebilmek için bir ressamın uzun yıllar çalışması gerekir. Bu ülke öyle bir yer ki, her bakışta sanki yeniden değişiyor. Her değiştikçe de önümüze yeni ve daha taze güzellikler çıkıyor. Durum böyle olunca ben birkaç sözle ne anlatabilirim ki?" sözleri…

Elbette Türkiye İstanbul’dan ibaret değil. Tanpınar’ın Bursa’sı var: “Şimdiye kadar gördüğüm şehirler içinde Bursa kadar muayyen bir devrin malı olan bir başkasını hatırlamıyorum.”

Eh, benim de değer kaybına uğrayan Antalya’m var…Dönüp dolaşıyorum, Bergama krallarından II. Attalos'un kurduğu Antalya'ya (Adalya, Ataleia vs) geliyorum. Tanpınar, benim erken saatte çıkıp Kalekapısı'ndan geçerken, "Ahh, nerde 1970'lerin Antalya'sı?" dediğimi duymuş olacak ki, Antalyalı Genç Kıza Mektup'tan, "Meyve bahçelerinde dolaşırken yavaş yavaş bir hülya adamı oldum." cümlesini fısıldadı kulağıma. Sait Faik'in, Hişt Hişt öyküsü sanki sesiyle sözüyle etrafımı sardı, bana gaipten, "Tanpınar benden daha çok yanıldı." diye seslendi. Şimdi bu kentte ne portakal bahçeleri kaldı ne kuşlar ne de böcekler. Hepsi İngiliz şair Milton'ın o ünlü epik şiiri Paradise Lost'una dönüş yapmış. Güzelliklerle birlikte insanlar da gitmiş. Banklarda oturanlarda bir tedirginlik... Hiçbirinde bir hülya adamı duruşu yok. Nerde bıldır yağan kar? Soluk kartpostallarda gördüm o güzel manzaraları. B. Süha Edipoğlu'nun, "Nerdesin sen ey aradığım şehir… / O merhamet dolu evim ve kuşlar?” haykırışına nasıl kulak verilmez? Thibaudet'un, "Her sanat yapıtı kendi dönemiyle bir çeşit hasbihal (konuşma)dir." sözü günümüz Türkiye'sinin acıklı destanına önsöz olur.

Sonsöz sizden, geç kalmayın.

Fotoğraflar : Hasam BALCIOĞLU

YORUM EKLE
YORUMLAR
Güzin
Güzin - 1 yıl Önce

Kalemine sağlık canım hocam ne güzel anlatmissin.

banner441

banner566

banner554

banner558

banner141

banner557

banner568