Tahta Ev


Mehmet Kuvvet

Mehmet Kuvvet

Okunma 18 Mayıs 2017, 13:37

'amofte mevsiminde 
seni bekleyeceğim'          
              
Eski, ahşap bir evi olmalı insanın, düşlerinde bile olsa. Göl kenarında, yeşillikler içinde kaybolan… Her daim yapraklarda çiy, nemli ve serin bir hava, şöminede çalı çırpı… Ah! Bir de böcek korkum olmasa... Sadece böcekler mi, uçandan, kaçandan ödüm kopar. Ama varsın olsun, gece gökyüzünde pırıl pırıl yıldızları seyretmek, gündüz gölde balık avlamak… Okuma ve yazmayla kafayı bozan, doğa ile hiç baş başa kalmamış olan benim gibiler bunları hayal bile edemiyor. Küçükken kayboluşlarımı anımsadım. “O bir yerlerde bir şeyler okuyordur” diye herkes hemfikir olurdu. Hayat rehberim oldu okumak. Sorgulamak ve sormak, anlatılanı özümseyip doğru bakmak yaşama… Her neyse, bağımlı yaşamlara kapılmadan, konuşacak kelimeleri olan biriyle bir düş evini paylaşmak düşüm oldu hep…

Şimdi o tahta evdeyim, düş evimde. Dün gece de buradaydım. Şarkısı bile sıradan değil, sanki o an bestelenip söyleniyor gibi. Hiç dinlemediğim şarkılar, başka bir kapı, başka sözcükler, başka tınılar... Sanki küllerimden yeniden doğmaya başladım. Bu ev onarıyor yüreğimi… İşte yine o ses: 

“Ömrüm yeter mi sevmeye / şu kalbime hükmetmeye / masumane bir aşk için / ölüp ölüp dirilmeye…”

Kimse yok, yalnızlıktan başka…
Uzun boylu, şık giyimli, varlıklı, dikkat çekici, güzel bir kızdım. Sır’ı akıp gitmiş aynada görüntüme bakıyorum şimdi. Hâlâ çok güzelim. Parmaklarım dudaklarıma gidiyor. 

Aşkta kavuşma var mıdır, dokunabilir misin sevdiğine dudaklarına dokunduğun gibi?

Hayır, kadere boyun eğer ağlarsın. Hele de benim gibi dik kafalı, bu işlere boyun eğmeyen bir kızsan ilk engelde tökezlersin. Kayda değer bir çocukluk aşkı yaşayamadan birkaç platonik bakış, hepsi bu. Şarkı hala çalıyor: 

“Tazelendi anılar / fark edilmedi yıllar / Yüz yıllık tahta evim / hatırası beni sarar…”

Ellerim titriyor, dudaklarım da… Neden ağlıyorum? Gözyaşlarım çok sessiz, işitebiliyor musun acaba? Gelsen, kapıyı çalsan ne derdim “merhaba”dan sonra? Dağıldım ben, tüm yetilerimi kaybettim sende. Aşkı öğrenemedim, âşık olduğumu sandım ve evlendim. O zamanki doğrum buydu. Evliliğimde yasak aşk düşünmedim, sadece hayatı yeniden kurma planları yaparken çıkageldin… 

Kimsin, neden geldin hayatıma? Neden bu evdeyim ve yalnızım? Mutlaka vardır bir yanıtı. Geriye bakıp “    Neden bu hatayı yaptım?” deme noktasını aştığımdan beri kendimi daha iyi anlar oldum. Her yaşın doğruları farklı. Kendine uzaktan bakınca anlamak zor olmuyor. Deneyimlerden ibaret olduğumuza inanıyorum. Olgunlaşmak, taşların yerine oturması gibi bir şey. Ne istediğini, ne yapmak gerektiğini sunuyor insana. 

İnsan hikâyesini içten sahiplenerek anlatmalı. Komplekssiz, dupduru yaşam öykülerini seviyorum. Tıpkı terk etmek zorunda kaldığımız coğrafyadaki Munzur Suyu’nun köpükleri gibi. Amofte mevsimi değildi, kiraz mevsimi mi bilmem doğuvermişim bozkıra… 

Çocukluk anılarım arasında büyüklerden dinlediğim yol hikâyeleri ve göçmek zorunda kaldıkları topraklara özlem ve hasretle anlattıkları, hiç gidip göremediğim Munzur kıyıları… Kanada, İngiltere derken nasıl da koparılmış bağlar. Aile, kentli olmuş, koptuğu coğrafyanın suyundan olsa gerek, eğitim ve aydınlanmaya düşkünlükten ötürü okumuş, zenginleşmiş, başka yerde başka hayatlar bulmuşlar. Bense bozkırda takılı kaldım her nedense… 

Beş yaşındayken yitirdiğim babaannemin konuştuğu dili hala anlamıyorum. Dün gece rüyamdaydı, yine anlamadım. Oysa göç denemeleri yazmıştım bir zamanlar göz tanıklığı olmadan. Aidiyetten acıdı içim, vazgeçtim. Emeğimi ortaya koyuyorum ama altı yaşında annesini yitiren, tam büyüyemeyen bir çocuğum belki de… Ailede siyasete tek bulaşan… Ruhumun dik kafalılığından haksızlığa gelmeyişim. Vurmadım. Vurulabilirdim…

Hala aynanın önündeyim. Söylemek isteyip söyleyemediğin sözlerin var mıydı? Kahverengiye çalan gözlerimin sende görmek isteyip de göremediği neydi? Ormanın sonbahar renginden kahve, kızıl, kumral, tarçın gölgeler atılmış saçlarımı birkaç tokayla topladım. Sanki bir el dokunup açıyor, dalga dalga belime iniyorlar. Aynadaki sırda kayboldu bakışlarım. Sırtımı dönsem aynaya görebilir miyim yüzünü?

“Bir yangın çıkmış evimde / ben o ateşin külünde / zor toplamıştım kendimi / şimdi de sen mi geldin?” 

Her evin bir şarkısı olmalı. Bizim düş evimizin şarkısı da bu. Sarıyor odanın dört bir yanını; ama yoksun…   

Tıp, antropoloji, işletme, sosyoloji, felsefe eğitimlerinin çoğunu yarıda bırakmış bir kızdım. Kopamamak psikolojisi ve tutunamayan bir öğrenci, tuhaf bir durum... Emeğimi ortaya koyuyordum ama hedefim yoktu. O noktada kırılmalar yaşıyordum. Biraz hedef, biraz hırs, biraz yönlendirme gerekiyordu bana. Her şeyi tekil ve içimde yaşadığımdan eklektik durum zayıftı, seçim yapamıyordum. Oysa hayata dair seçimler yaparız, sonucu bilinmez yaşamadıktan sonra. Yaşa, anla, öğren, sonra sorgula: ‘Ben ne istiyorum bu hayattan?’ Acılı bir süreç… 

O gün yağmurun yağıyor olması benim seçimim değildi, yağıyordu işte. Çemberin içi mi, dışı mı? Şimdilik içinde olmaya hala ‘kabul’ derken bir türlü toparlanamayan psikolojiler, bütün olamamak, standartlardan, alışkanlıklardan vazgeçmemek adına yitip gitmek. Herkes bir gün yol ayrımına gelir, tabii sorgulama yetisine sahipse. Hızla sadeleşirken şeffaflaşır. Şunu açık yüreklilikle söyleyeyim: Bir dağ köyünde bir çiftçiyle evli olsaydım, bahçemi, hayvanlarımı, hasatı düşünseydim. Hayat daha kolay yaşanır olur muydu? 

Aklım bunlarla meşgulken yağmurun farkında bile değildim. Islak kaldırımda yürürken sırılsıklam olmuştum, sen geldin. Aynı şemsiyenin altında yürüdüğümüzü fark edemedim bile. Kolunun dokunuşu ile sıcaklığını fark ettim çok sonra… Hiç konuşmadan öylece yürüdük. Artık kaldırım taşlarına basmıyor, bir göl kenarında yürüyorduk. Var mıydı yaşadığım kentte böyle bir mekân?  Duraksayınca hemen yanı başımızdaki göle bakan sevimli ahşap evi gösterip: “burası benim tahta evim, şemsiye sizde kalsın, bırakırsınız.” dedin. 

Yağmurun dinmesine rağmen şemsiyeyi uzatırken neden ikimizin de elleri titriyordu? 

Gittin. Işık yandı ve ben evin önünde göle dönük banka çöküp kaldım. İçeriden ilk kez duyduğum bir şarkının sesi gelmeye başladı kulaklarıma… 

“…dayanmaz kalbim yeni bir sefere / zor dayanmışım bu güne / şimdi de sen mi geldin / ne desem ah! Hoş geldin.”  

Orada ne kadar kaldım bilmiyorum ama izlendiğimi hissediyordum. Hayata dair yanılgılarım olmuştur, kızgınlıklarım, yenilgilerim, kanmışlığım, belki de kandırılmışlığım, ama yanılmadığım tek bir şey insan yüreği, yüz yüze gelmeye gerek duymadan… Kalktım, izliyor olmanı bekleyerek; o an olmak istediğim yere değil, bir yerlere gittim işte.

Düşündüm, nicedir böyle insani düşlerim olmadı. Hayat keskin bir bıçak gibiydi kalbimde, kanadıkça eksildim. Şimdi geç mi, erken mi, ikilemdeyim! Yüzyılın sevgi peygamberi dedikleri İtalyan yazar Leo Busgalio’nun okuduğum kitaplarından birini anımsadım; “9 Numaralı Otobüsle Cennet’e Bir Sevgi Yolculuğu.” Seni hevesle sevsem dünyamı cennet yapar mıydın? Neden şemsiyeyi ellerime tutuştururken senin de ellerin titriyordu? Bir tuhaflık var. Sen de mi sevgisizdin?

Tahta evini düşündüm hep. Sıradan, yoksul, sadece sen olan, özentisiz ama sağlam ruhuyla ayakta duran. Evine âşık oldum. Hani hep gidilmek istenen, dönülen, beklendiğini bildiğin bir yer, anlamlandıramadığım şimdi tamamlandı. O evin bir de şarkısı var. Âşık olduğum ev miydi?  Bu yaşadıklarımız tesadüf mü, yoksa Aborjinlerin söylediği gibi kodlanmış mıydı yaşama? 

Yıllar önce bir arkadaşımla hayata dair yaptığımız bir konuşmayı anımsadım. Yaşadığı mutsuzlukları anlattı. Ağladı. Ağladım. Güldürdüm. Durdu ve bana “Yeniden âşık olabilir misin?” diye sordu. Öylece kaldım, sıkıntıyla avuçlarımın arasına aldım yüzümü, durdum bir sigara yaktım. ‘Bilmiyorum’ dedim. ‘Bilmiyorum’.  İnsan kendi yüreğine bile güvenmemeli bu konuda, bir gün ayaklarımı yerden kesecek, yıldırım gibi düşecek biri gelirse, yüreği insan, duruşu insan, ‘Bilmiyorum; mümkün değil sanırım’ dedim. “Biliyor musun, bir saniye önce bir yıldız kaydı ikimize bunu diledim?”dedi. ‘Neee’ diyerek kalktım; saçlarını, yüzünü gözünü darmadağınık ettim, nasıl da gülüyordu.  ‘Kızım, kendine dile, beni karıştırma.’ dedim ve üzerinden yaklaşık iki ay geçmişti ki; yağmurlu bir günde karşılaştık işte. 

Telefonda bana,“Vücudunda bir yerine dokun.” dediğin zaman dudaklarıma gitmişti parmaklarım ve “parmakların dudaklarım” demiştin. Aynadan ayrılıyor gözlerim, parmaklarım hala dudaklarımda… Şöminenin iki yanında; nişlerdeki mumları daha da eritiyor bakışlarım. Şarkımızı çalan gramofona, köşeye serili yatağın yerel motiflerle süslü örtüsüne takılıyor ürkek, kahverengi gözlerim. Yastığı ve kırlentleri ile sade ama asil görünümlü, ikincil yaşama tanık bir yatak… 

İnsan alıp başını giderse yüreğinden korkarmış, işte o durumdayım. Titredim. Üşümek değil biliyorum. Ama yine de panjuru kapatmak için pencereye yöneldim. Neden gözlerim ıslak? Oysa kötü bir anısı yoktu asil yer yatağının. Pencereye eğildim ve göl manzarasını izlemeye başladım. Rüzgâr amofte kokusu taşıyıp savuruyordu yüzüme. Başımı döndürüyor bu koku, seni hatırlatıyor, doğduğun amofte mevsimini. İyi ki doğmuşsun.

Pencereden bakınca emanet şemsiyeni bırakmak için bu eve ilk gelişimi anımsadım. Yine yağmur yağıyordu. Neden yağmurlu günü seçtim, bilmiyorum? Ellerimde bir demet kır çiçeği ve şemsiye ile kapının önündeydim. Tokmağa dokunduğumda geçmişim film şeridi gibi akıp gitti aklımdan, mutsuz muydum? Daha içeri girmeden hayalinle konuşmaya başladım bile. Sana: ‘Bana hiçbir şey vaat etme, mutluluk bile, çünkü inanırım. Yürek tüm acılara dayanır. İnsanın acıdan ölmeyeceğini de iyi bilirim. Şimdilik el ele, göz göze, yürek yüreğe oturalım. Tüm renklerde kaybolup biz olalım.’ diyorum. 

Ne kadar uzak görünüyor şimdi, ama ruhum evimizde. ‘Evimiz’ dedim evine, kapıyı açtığında zamana sitem edip, “Nerelerdeydin” diyecek misin? 

Ateşten bir gömlek verdin, giydim sevgiyle. Yüreğime yıldırım gibi düştün. Beklemek; umudunu yitirmeden ve o an geldiğinde tepeden tırnağa çiçeğe durmak… O kadar zenginleşti ki ruhum seninle, sensiz açmayacağım bir tek yaprağımı, bahar gelse bile. Yüreğimdeki tortuyu silmeye mi geldin? Kapıyı açtığında sen de bunları hissedecek misin acaba? Şemsiye için teşekkür edip bir ‘merhaba’ demek miydi amacım, bilmiyorum. 

Bütün bunları düşünürken kapının tokmağını tıklattım tahta evin. ‘Açıl’ diye mırıldandı dudaklarım. Tekrar tıklattım. Açılmayınca şemsiyeyi kapının önüne bıraktım. Yağmur hızlanmış olmasına rağmen, yaşantıma kaldığım yerden devam etmek için tükenen umudumla geri dönmeyi düşündüm. Kır çiçekleri elimden kayıp düştüğünde kapıya yaslandım. Ahşap kapı açılmaya başladı. Umutlandım, ama ardı sensizlik. Girip girmemek arasında tereddüt ederken; girdim içeri. 

Üst kata çıkan merdiven kenarında ki ahşap bahçe masası ve sandalyeler tedirgindi gelişimden.

Göz tanıklığıma düştüğünden beri neden ağlıyordum?

İkinci şansa dayanır mıydı yorgun yüreğim? Bilemiyorum. Bu tahta evde beni karşılamanı, sımsıkı kucaklamanı, tümüyle bize ait olan evimizde bana şarkımızı mırıldanmanı düşledim. Bunun adı çıldırmak olmalı. Zamanın güzel yaşantılara tanıklık etmesini diledim. Umut ve umutsuzluk arasında her basamağın beni sana yaklaştırdığını düşünerek çıktım merdivenleri, ama yoktun…

Merdivenin başında geçmişe yolculuk yapıp bilinçaltını tazeledim. Bugünkü yaşam koşullarıma göre albenisi olmayan ama içindeki gerçek aşkı sezinlediğim, sade ve ruhu olan bir ev karşımdaki. Sıcak, sorgulamalardan uzak, içinde yüreğimizin şarkısı söylensin diye düşlediğim bize ait evimiz. Şömineyi, aynayı, yer yatağını, çalışma masanı ve şiirlerinden bazılarını gördüm ilk kez…
geçsin söz zamanın ötesine / hayal gücü arınsın korkularından / anımsasın dişiliğini unutmuş beden…/ işte defter /yaz kendini aşka mükellef…

Son yazdığın bu olmalı, karşılaştığımız yağmurlu günün tarihi vardı şiirin altında. ‘Acaba’ dedim kendi kendime… Ve elime aldığım kalem şu dizeleri ekledi şiirinin sonuna:

Geçmiş zamanların mitoslarında…/ amansız efsunlara uğradım / kavramsal zıtlıklarında yaşamın / kaç kere sınandım / umut bu ya / cesur döngülere gebe / elimde bir demet kır çiçeği / “amofte” mevsiminde / seni bekleyeceğim…

Hayır, ağlamıyorum. Pencerenin önünde durdum. Ay ışığına bakıyorum. Ne kadar zamandır buradayım? Sonbaharın renklerinden yorgun düşmüş orman, gece kuşlarının alıcı sesleri, göldeki yakamozlar. Dalıp gitmişim…

Bir an kır çiçeği kokusu alır gibi oldum. 

Arkamdan bana sarıldın, göğsümün üzerinde elindeki kır çiçekleri. Tuttum ellerinden... Birlikte pencereden bakarken kulağıma son şiirini okudun. Isındı içim. Her şey yalancı uykuda, ay bırakmış kendini bize. Ben kır çiçeklerini, sen saçlarımı ve boynumu kokladın. Çözdüğün saçlarım dalga dalga belime inerken, dönüp gözlerine baktım, seni ezberlemek için… Aldığım ışık bir avuç gökkuşağı; yüreğimi aydınlatan, korkmak istemediğim, rengârenk ışıklarla saran…

“Yıldırım gibi bir şey...” Aşkı anlatan cümleler hep böyle başlar. Ne mesafe, ne din, dil, ırk tanıyan. Hümanist, en insani olan bence… Öylece geliveren, insanın yüreğinde yangınlar çıkaran. Acımasız, tutkulu, bencil, tekil ve paylaşmayan… Salt iki kişilik… Bazen yakınındakilere yabancılaşırken, orada yürek uzaklığı aşk... Kupkuru yaparken duyguları, tuhaf olan en uzaktakini bir kalp atışı kadar yakına çeken mi aşk? Adı yok. Böyle güzel. Yüreğim sevgiyle çarparken bunu sorgulamanın yanılgısına düşmeyeceğim. 

Hiç kimseyi yokluğunda sevmedim bu güne değin. 

Sonbahar akşamlarının serinliği çöktü tahta evimizin her yanına. Hiç konuşmadığımızı fark ettim. Çalı çırpıyla şömineyi yaktın, ısınmaya başladı evimiz ve şarkımız çalıyor…
“veda eder mi görmeye / mutlu bir son gibi bize / yoksa hüsran mı olacak / geçmiş zaman gibi yine…”

Sonunun hüsran olmamasını diledim ve şöminenin önünde yer minderinde oturdum. Sırtımda mavi bir şal, şiirlerini okuyorum. Yüreğimde filizlenmiş ıhlamurlar,  odada kır çiçeği ve amofte kokusu, durup durup içime çekiyorum. Yağmur sonrası tütenliğinde patlamayı bekleyen tomurcuklar gibi bekliyorum. 

Yorgun ve mutsuz yüreğime gelen yabancı, hayatı çok didikledim bu güne değin. Şimdi ise kendime bir şans verdim, olanları hiç sorgulamayacağım. Su, yolunu bulurmuş, temiz ve berrak akıyorsun içime… Şöminedeki ateşin kızılı yüzümüzde, öylece savunmasız, bakışıyoruz. 

Dışarıda rüzgârın sesi, ormanın kokusu, yabancı değil hiçbir şey. Tanıdık. Beklenilen bu muydu, bilmiyorum? Öylece izliyorum yüzünü, biraz yorgun, kederli, ama yılgın değil. Umut ışıkları var saçlarında. Şaşkınım. Seninle en güzel sabaha uyanmak için… Sarıl bana kalbimdeki yıldırım. 
 
Tenim tenine değerken, tedirgin değiliz. 

banner441
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.