Ümit Denizer ile söyleşi / Ümran Öztürk

Ümit Denizer - Ümran Öztürk

Ümit Denizer - Ümran Öztürk



Okunma 21 Ekim 2017, 08:52

Ümit Denizer kimdir?

1948’de Ankara’da doğan resim yapan 20 tiyatro oyunu yazan, yöneten, oynayan, bir şiir kitabı, bir masal kitabı, iki oyun kitabı bulunan, siyasi iletişimde dönemin başbakanları Bülent Ecevit ve Tansu Çiller ile çalışan, 68 kuşağı mensubu Ümit Denizer’le Gümüldür’de okur yazar buluşmasında karşılaştık.

Standımızı ziyarete gelen Denizer’ le kitaplarımızı imzalarken hoş sohbeti ve engin bilgisiyle tiyatroyu konuştuk, şiirlerin mısralarında gezindik. Kendisiyle yapmak istediğim söyleşi teklifini incelikle kabul etti. Bir gün sonra Gümüldür’de yazlığımızın bahçesinde hoş geldiniz diyerek; “Konuya hâkim ol sözcükler arkadan gelir” sözüyle söyleşimize başladık.

Çocukluğunuzdan bugüne gelecek olursak Ümit Denizer için neler söyleyebilirsiniz?

Babam subaydı. Mesleği dolayısıyla tüm Anadolu’yu gezdik. Böylelikle Anadolu kültürünü tanıma fırsatım oldu. Bu sayede başka insanlarla tanıştık. Birçok şehri yakından tanıma fırsatım oldu. Örneğin Elâzığ, Gaziantep, Siirt, Ankara. İlkokulu Gaziantep’te bitirdim, ortaokulu Ankara da okudum. Lise çağındayken babamın tayini İstanbul’a çıktı. İstanbul’a geldiğimizde dört kardeşin üçü de ayrı okullardaydı. Bu yüzden babamız ilkokulu-ortaokulu-lisesi birbirine yakın olan Üsküdar’ ı tercih etti. Yani 60’ lı yılların başından beri Üsküdarlıyız. Ben lise sonrası Yıldız Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi’nde, Harita Mühendisliği öğrenimi gördüm. 

Tiyatroyla ilk tanışmanız ne zaman, nerede oldu?

İlk kez tiyatroyla 3-4 yaşlarında Siirt’te tanıştım. Babamın görev yaptığı birlikte izlediğim bir gösteriydi. Birliğin hangar gibi salonunda, yüksek sahnesinde “İstiklal Harbi” canlandırılıyordu. Oyunda rol alan kafası tıraşlı gençlerin asker olduğunu daha sonra öğrendim. Bu izlediğim ilk tiyatroydu ve ben çok etkilenmiştim. Çok heyecanlı sahneleri vardı. Tiyatro gönlüme o gün düştü. 

İlkokuldan beri sahnedeyim. Hazırlanan müsamerelerde görev alarak başladım. Daha sonra Üsküdar Halkevi bizlere çok katkı sağlamıştı. Çok amaçlı yerlerdi Halkevleri. 
Tiyatro kolunun piyeslerinde oynadım. Bizlere edebiyatı, tiyatroyu, müziği, folkloru sevdirdi. O zaman halkevlerinde edebiyat, müzik, dil kursları, folklor, enstrüman eğitimleri veriliyordu. Müthiş yapılanmalardı Halkevleri.

Halkevleri için Köy Enstitülerini yaşatmaya çalışan, daha küçük çaplı eğitim kurumları diyebilir miyiz?

Hakikaten öyleydi. Köy Enstitüleri’ni de oyun yapmak istiyorum.  Oyunu yazdım Ancak kalabalık bir kadro istiyor. Bu da öyle kolay bir proje değil. Büyük bütçe gerekiyor. Özel tiyatroların altından kalkabilecekleri bir proje değil. Ancak Devlet Tiyatrosu gibi, Belediyelerin Şehir Tiyatroları gibi ödenekli tiyatrolar cesaret edebilir. Belki bir gün sahneye çıkaracak birileri bulunur diye umut ediyorum.

Sizi tiyatro yazarlığı yapmaya iten neydi, kırılma anınız nasıl oldu?

Yetenek dediğimiz şey bu olmalı. İçinizden bir dürtü geliyor ve sizde yazma isteği uyanıyor. Kendi söyleyeceğin şeyi yazmak istiyorsun. Şiirlerle başladım yazı yazmaya “Şiir nedir ki” isimli tek bir şiir kitabım vardı. Daha sonra tiyatro yazarlığına döndüm. Tiyatro daha baskın çıktı. 

Biz henüz 20’li yaşlardaydık. Üsküdar Halkevinde hem çocuk hem de yetişkin oyunları sahneliyorduk. Oradan bir arkadaşımız bir tiyatro kursundan bahsetti, İstanbul Nişantaşı’nda LCC isminde bir kültür merkezi varmış. İç mimarlıktan tiyatroya kadar birçok dalda eğitim veriyormuş. Tiyatro Bölümünü İstanbul Şehir tiyatrolarından istifa eden Muhsin Ertuğrul kurmuştu. Ayla Algan, Beklan Algan, Yıldız Kenter ve Haldun Taner gibi ustalar ders veriyorlardı. LCC Tiyatro Bölümüne giren arkadaşımın davetiyle yılsonu oyunlarını izlemeye gittim. Dünya çapındaki bu müthiş oyundan sonra hayatım değişti. Bizim yaptığımız tiyatronun müsamereden öteye geçmediğini anladım.

Tiyatro öğrencilerinin para ödeyememesi yüzünden bu eğitim kurumunun tiyatro bölümü kapandı. Ama Ayla Algan ve Beklan Algan evlerinde ücretsiz ders vermeye başlayınca, arkadaşımızın davetiyle kardeşimle birlikte çalışmalara katıldık. Onların evi artık bizim eğitim yuvamızdı. Komşular gelen gidenden rahatsız olup şikâyet edince okul binası aramaya başladılar. Fransız Kültür Merkezinin, devasa balo salonunu kiraladılar. Ancak yüksek kira bedelini ödemekte zorlanınca, birkaç ay sonra Bakırköy Halkevin taşınıp çalışmalarımıza devam ettik. 

Bizden yılsonu için bir oyun sahneye koymamızı istemişlerdi. Beklan Algan hocamız Shakespeare’in ünlü oyununu “Hamlet 70” adıyla Türkiye’ye uyarladı. Oyun seyirci karşısına çıktıktan birkaç ay sonra 12 Mart askeri darbesi geldi. Tiyatromuz dağıldı. Beklan Algan tutuklandı. Genç oyuncuların her biri bir yana savruldu gitti…

Hamlet 70 oyunu sizin yaşamınızda bir dönüm noktası mıydı?

Evet “Hamlet 70” çok güzel öğreti oldu bana. Oyun nasıl seçilir, nasıl prova edilir, rol dağıtımı nasıl yapılır, sahneye nasıl konulur, bunların hepsini o oyunla öğrendim. Kendi topluluğumuzu kurmaya karar verdik ve Muhsin Ertuğrul hocamıza gidip “bize yol gösterin” dedik. Çocuk tiyatrosu yapmamızı önerdi. “Sizin güzel oyunlarınızın seyircileri olacak o çocuklar, tiyatro seyretme alışkanlığı kazanacaklar. Böylece yeni seyirciler yetiştireceksiniz.” dedi. “Bakın bugün kimse tiyatroya gitmiyor, çocuklar geleceğin seyircileri olacak.” diye üsteledi. Bu kez Haldun Taner hocamıza gittik o da aynı şeyi söyleyip çocuk tiyatrosunu önerince, bu yönde yol aldık. 

Geleneksel Türk tiyatrosunda salonu olmadığı için hem İstanbul’un semtlerini hem Anadolu şehirlerini gezen gruplara “oyun kolu” dendiğini öğrenmiştik. Bizim de salonumuz yoktu, “Oyun Kolu” idik. İstanbul’un Anadolu yakasında yaşadığımız için ve seyirci olarak çocukları seçtiğimiz için: Adımızı “Anadolu Çocuk Oyunları Kolu” olarak belirledik. Ama herkes bizi “AÇOK” kısa adımızla tanıdı.

İlk yazdığınız oyun hangisiydi?

AÇOK için ilk yazdığım çocuk oyunu “Mutluluklar ülkesi” idi. Bu oyunu ilk önce provalarını yaptığımız Cumhuriyetin ilk taş mekteplerinden biri olan Üçüncü Selim İlkokulu’nda oynadık. Sonra çevre okulların öğrencilerine daha sonra da Anadolu Yakasındaki ilkokullara gidip bu oyunu sergiledik.

Muhsin Ertuğrul Hocamız 1974 yılında İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmenliğine yeniden davet edildi. Göreve başlar başlamaz AÇOK’a haber gönderdi: “Çalışmalarınızı Üsküdar Şehir Tiyatrosunda yapın.” dedi. Bu bizi çok onurlandırmıştı. Hemen orada “Mutluluklar Ülkesi” gösterilerine başladık. Daha sonra uzay yolunu anlatan “Mor Gezegen” adlı oyunu yazdım. Kalabalık bir kadroydu. Üçüncü Selim İlkokulu öğrencilerine rol verdik. Oyun büyük ses getirdi. Bu ikinci oyunumuzla birlikte tiyatro eleştirmenleri olumlu eleştiriler yazmaya başladılar. “AÇOK” artık bilinen, takip edilen bir grup olmuştu. 

Almanya Hamburg’da yapılacak çocuk tiyatroları festivaline davet edildik. Anadolu kültürünü yansıtan bir oyun olmasına karar verdim. Keloğlan’la ilgili tüm kitapları okudum ve “Keloğlan” isimli bir oyun yazdım. Kardeşim Turgut Denizer sahneye koydu. Alman çocukların rahatlıkla izleyip anlaması için, diyaloglar aza indirildi. Görsellik, şarkılar, dans, sözsüz oyun ön planda tutuldu. Böylelikle 2 gösteri için gittiğimiz festivalde 4 kez sahneye çıkma şansı yakaladık. Bizden turneler yapmamız için istekte bulundular. Yoksul halkın sembolü Keloğlan Almanya’ da ve Türkiye’de çok sevildi ve bu oyun sekiz yıl sahneden inmedi. Yani, Anadolu halkı da bu oyunu kendine yakın buldu ve sahiplendi. “Yılın Oyunu Ödülü” verilen bir oyun oldu. 

Türkiye’deki değer yargıları tiyatroyu nasıl etkiliyor? Tiyatro ile sinemayı karşılaştırırsak neler söylersiniz?

Tiyatroya karşı hep ön yargı vardı. Tiyatroyu halka bir türlü sevdiremedik. Ülkemizde “tiyatronun zengin tabakaya hitap ettiği” gibi bir algı var, bu ön yargı her zaman oldu. Tiyatro 250-300 kişilik salonlarda sahnelenirken, 500-600 koltuklu sinema salonları kitle sanatı algısını yarattı. Zeki Alasya-Metin Akpınar, Levent Kırca, Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz gibi istisnalar var. Ama maalesef Türk toplumu hala tiyatroya gitmiyor.

Sinema için senaryo yazdınız mı?

Van doğumlu rejisör arkadaşım Sinan Çetin ile Berlin doğumlu eşi Rebecca’dan esinlenerek “Van Gölü’nden Wan See’ye – Bir Türk Alman Ailenin Yol Serüveni” adlı bir senaryo yazdım. Vanlı bir ailenin oğlunu, beşik kertmesi kızla evlendirmek üzere Berlin’de bulunan Wan See (Van Gölü) kıyısında düğün yapmak üzere Van Gölü kıyısından karayoluyla Berlin’e gidişlerini hikâye ediyor. Sinan Çetin’in yönetmesini arzu ettiğim bu filmin satır aralarındaki amacı ise Anadolu’daki kültürel zenginlikleri dünyaya tanıtmaktı. Bütçenin yüksek olması yüzünden maalesef çekilemedi.

Bu filmin çekilmesi için bu söyleşiyi sizden Vanlılara bir davet bir teklif olarak götürebilir miyiz?  Bu film Van’ın tanıtımı için de bir fırsat olmaz mı?

Elbette Van için de müthiş bir proje olur. Bu gerçekleşirse ben de çok mutlu olurum. Düşünsenize Van’a ve ünlü Van Gölü’ne ait bir sinema filmi olacak. 

Reklam metni yazarlığınızı da biliyorum. Kısaca söz edebilir misiniz?

Evet reklam ajanslarında metin yazarlığı yaptım. Başarılı kampanyalara imza attım ve “Creative Director” unvanı verilen “Yaratıcı Yönetmen” mertebesine ulaştım. Gönlüm tiyatrodaydı, fakat kabul edersiniz ki tiyatro ile geçinmek mümkün değildi. Yaratıcı Yönetmenliğimin son dönemlerinde “Siyasi İletişim” alanında Merkez sol ve merkez sağ siyasi partilere seçim kampanyaları yaptım. Merhum Bülent Ecevit’in 12 Eylül sonrası kurduğu “DSP / Demokratik Sol Parti”nin ilk seçim kampanyasını yönettim. Bülent Ecevit’le çok yakın çalışmalarım oldu.

Bir tiyatrocu ve yönetmen olarak televizyondaki tiyatro oyunlarını nasıl buluyorsunuz?

Çok başarısız buluyorum. Tek kamerayla çekilmesi, hiçbir ayrıntının görünmemesi, oyunun tüm güzelliğini bozuyor. Ses kayıtları çok kötü yapıldığı için tiyatrodan soğuyorsunuz. Avrupa televizyonlarında tiyatro oyunları yayınlanıyor ama bir çok açıdan 5-6 kamerayla çekildiği için seyirci her harekete hakim oluyor.

Oyunlarınızda oyuncu seçtiğiniz ve oynamasını çok istediğiniz biri isim oldu mu?

Büyük Bilim Adamı Albert Einstein’ın ünlü “İzafiyet Teorisi”nin yayınlanışının 100. Yıldönümü 2015’de kutlanmaya hazırlanıyordu. Üstelik o yıl Einstein’ın 60. Ölüm yıldönümüydü. Tüm dünyada anma toplantıları yapılıyordu.  Filmler çekiliyor, tiyatro oyunları sahneleniyor, paneller düzenleniyordu. Ben de bundan etkilendim ve “Bilim Barıştır” adlı tek kişilik bir oyun yazdım. Einstein’ın hem özel hayatını hem teorisini seyirciye anlattığı bu oyunu Genco Erkal ustamızın oynamasını çok arzu ettim. Ama kendisi daha önce bir başka oyunda Einstein rolü oynadığı için istemedi. 

Etkili olacağına inandığım tek kişilik bu oyun ekim ayında seyirci karşısına çıkmaya hazırlanıyor. “Hayallerim, Aşkım ve Sen” gibi, “Raziye” gibi, “Bitmeyen Sevda” gibi; unutulmayan Yeşilçam filmlerinde başroller üstlenen arkadaşım Oğuz Tunç Einstein rolünü oynayacak.

Muhsin Ertuğrul’u bize anlatır mısınız?

Çok mütevazı, tiyatro kültürüne özen gösteren, görgü kurallarına çok önem veren, disiplinli büyük bir tiyatrocuydu. Dünyada “Türk Tiyatro Adamı” olarak tanınıyor.  Muhsin Ertuğrul’un hayatını yazdığım “Perdeci” adlı oyunum var. Oyunun rejisörü kardeşim Turgut Denizer, provalar sürerken bir gün: “Hocamızın hayatı kapalı salona sığmıyor. Bir vapurda oynayalım” dedi…

İstanbul Şehir hatlarından bir Boğaz vapuru kiraladık. Ve Hocamızın tiyatroya adanmış ömrü İstanbul Boğazında seyir halindeki bir vapurun içinde ve yanaşılan 10 iskelede sahnelendi. Türkiye’de ilk ve tek örnektir, dünyada benzeri yapılmamıştır. Bu oyuna Tiyatro Eleştirmenleri Birliği özel bir ödül verdi. Ödülün onur duyduğumuz bir gerekçesi vardı: “Tiyatroyu şehrin dokusuna yaydıkları için AÇOK bu ödüle layık görülmüştür.” Diyordu.

Bu önemli oyuna niçin “Perdeci” adını verdiğimizi de kısaca açıklamak isterim. İstanbul Şehir Tiyatrolarının “Türk Tiyatrosu” adlı bir dergisi vardı. Derginin her sayısında başyazıyı mutlaka Muhsin Ertuğrul Hocamız yazardı ve altına “Perdeci” diye imza atardı. Yani bizim oyunumuz dünyanın en duyarlı perdecisine, selam gönderiyordu.

Bu konuya şunu da eklemem lazım: Eskiden, tiyatroda perdecilik çok önemli bir yer tutardı. Oyunun bitişinin duygu durumuna ve seyircinin alkışına göre açılır kapanırdı. Şimdi maalesef perdeler elektrikli. Bir düğmeye basılınca ruhsuz biçimde açılıyor, düğmeye basınca aynı ruhsuz tempoda kapanıyor…

Şu an sahnede olan ve 6 ödülü bulunan Adalet, Sizsiniz adlı oyununuzdan okuyucularımıza söz edebilir misiniz?

İlk kez 2012 yılında seyirci karşısına çıkan  "Adalet, Sizsiniz" oyunum yurtiçi ve yurtdışında 135 gösteri yaptı. Rutkay Aziz ve Taner Barlas’ın rol aldığı bu oyun sizin de dediğiniz gibi 6 ödüle layık görüldü. Bu ödüller sırasıyla;

*Cevdet Kudret – 2012 Edebiyat Ödülü
 *Sadri Alışık – Seçici Kurul Özel Ödülü 
*Direklerarası Seyircileri - Özgürlük Temalı En İyi Oyun Ödülü
*Lions Club – En Başarılı Oyun Yazarı Ödülü 
*Lions Club – En Başarılı Sahne Tasarımı Ödülü 
*İsmet Küntay – Jüri Özel Ödülü 


Sayın Ümit Denizer verdiğiniz bilgilere çok teşekkür ederim ancak gönlümden geçen Van Gölü’nde seyir halindeki bir vapurda uygun olan bir oyununuzun sergilenmesidir. Eminim tiyatroyu şehrin dokusuna yaydığınız için Vanlılar’dan da çok anlamlı bir ödül alacaksınız.

Böyle bir olanak yaratılırsa ben de Van’da bir oyunumun sergilenmesini çok isterim. Gösterdiğiniz ilgiye teşekkür ediyorum…

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.