Umut ekmek için tohum gerek!

Bir önceki yıla nispetle seyrelmiş saçları, kuzeyin serine çalan ağustos esintisiyle arkaya doğru uçuşuyordu...
Önünde aynı esintiyle nazlı nazlı salınan yonca ve fiğ tarlasına diktiği gözlerini:
-Tüh yazık olmuş" ifadesiyle kısıp:
-Başka ekecek bir şey bulamadınız mı bu güzelim araziye? “dedi.

Yanındakilere biraz şaşkın, biraz asabi bir eda ile.

Yanındakiler:
-Biraz da kar-tol (patates) var şefim, bizim burada başka bir şey "yetişmez-... diye cevapladılar hep bir ağızdan.

Yüzünde beliren gergin ifadeden cevabın hoşuna gitmediği anlaşılıyordu...

-Olmaz..." dedi,toprak emeği inkâr etmez!

-Hiç denediniz mi?

-Yok şefim." dediler.

-Burada başka bir şey bitmez ki.

Yüzünü ovuşturdu kısa boylu, dik duruşlu adam.

-Yarın bu yoncalar yolunacak, bağ yapılıp çevredeki hayvan sahiplerine verilecek ve  sonra da arazi sürülecek.

Yürümeye başladı ve eliyle işaret etti parselleri gösterip:
Bu kısma, domates,  buraya patlıcan, şuraya biber, şuraya kavun ve önde kalan az bir yere de çilek ekeceğiz arkadaşlar." diye azimli ses tonuyla heyecanlı heyecanlı tarif etti yapılacakları.

Yüzünde beliren çocuksu neşeye saf bir hayretle bakıp:
-Olmaz bunlar burada şefim dediler yine.

Kaşları Çatıldı.
Sesi sertleşti.

Yanında duran hayli uzun boylu adama dönüp:
-Asım bey, söylediklerimi talimat olarak yazıp panoya asınız arkadaşlar daha iyi anlasınlar ve ihmal etmemelerini rica ediyorum. Ben da bizzat katılacağım kendilerine talimatın ekine bunu da iliştirin bir zahmet dedi ve arkasındakilerin yetişip yetişmediğine aldırmaksızın hızlı adımlarla yeni ofisine döndü...

Telefonla konuşurken neşeliydi yine.

-Sağ olun efendim iyiyim. Evet, göreve başladım. Arkadaşlarla tanıştık ve daha pek çok sohbet işle ilgili nihayetinde.

-Şevket bey domates, biber, salatalık, patlıcan, kavun ve çilek tohumları istiyorum. Burada böyle bir arazi olduğunu daha önce söyleseydiniz tedarikli gelirdim. Nasıl? Siz demi? Yapmayın beyim. Tarla tarla pancar ekelim diye ziraatçı olmadık biz yahu. Adımız üstünde ziraatçı, mezuniyet imiz tarla bitkileri. Siz lütfen bunları tedarik ediniz Erzincan’ da. Bir de gülfidanları istirham edicem ama cinslerini ayrıca bildiririm. Teşekkür ederim. Hürmetler.

Verdiği talimatlar harfiyen yerine getirildi. Ismarladığı tohumlar geldi. Fidanlarda.

Tohumları bizzat kendisi çimlendirdi ve zorlu bir kıştan sonra zamanı geline yine bizzat kendisi de katılarak ekim dikim işleri halledildi.

Yaptığı şeye öyle inanıyordu ki, itiraz edenler bile rüzgârına kapılmışlardı. Ekilenler dikilenler özenle bakıldı, sulandı ve gübrelendi.

Veeee çiçeklendi her biri.

Zamanı gelince de ürün verdi. Hem de yedi veren gibi... Hem de iki avuca zor sığan domatesler, yanından geçerken bile misler gibi kokan salatalıklar ve kavunlar yapraklarının altına gizlenen mis kokulu hınzır kırmızı doyumsuz çilekler şeklinde.
Hem de bu memlekette bir şey yetişmediğine kani adamları, meyve sebzeyi pazarlarına meyve sebzeyi taaaa İstanbullardan zor zahmet getirmelerine inat ve bir kaç ailenin kışlık ihtiyaçlarını kurutmalıkla, salçayla, turşuyla karşılayarak.

Olmaz Şefim” diyenler dediklerine mahcuptular ama memnundular aldıkları dersten.

Ve evlerine götürdüklerinden.

Kimi evinin önüne birkaç sıra bir şeyler dikmekten bahsediyordu gelecek bahara. Herkes memnundu ahvalden…

En çok ben memnundum aslında.

Çünkü taaaaa Türkiye’ nin en batısından neredeyse en ucuna sandıklarda getirip üzerlerine titreyerek beslediğimiz Mardin taklacılarının gökyüzündeki şahane gösterilerini dalından topladığım tazecik çilekleri atıştırarak izlemenin keyfine diyecek yoktu.

Hele ellerimle diktiğim fidelerden mahsul toplamak ne zevkli bir işti anlatamam.

Bir taraftan da mahiyetine tatlı sert kol kanat geren, onlara amirliğin ötesinde öğretmenlik yaparak saygılarını ve kalplerini kazanan inci gibi yazılar döktüren narin fakat ayasında nokta nasırlarını yanağımı okşarken hissettiğim elin sahibi o ufak tefek boylu dev adamla duyduğum gurur şişiriyordu göğüs kafesimi…

Benim bu hikâyede ne işim mi var.

Bendeniz o vakit sekiz yaşında bir çocuktum efendim.

Hikayenin asıl kahramanı ise sevgili BABAM’ dır.
Ve tabii ki, KAHRAMANIM ’da …!
Bu olay aynıyla cereyan etmiştir.

O zaman eminim yaşayan her kese bir ders vermiştir bana da… Ama asıl zaman geçtikçe her aklıma geldiğinde başka dersler çıkarmışımdır içinden… Bilginin önemli olduğunu örneğin, paylaşılarak ve yaşayarak değerini bulduğunu, her durumda kendine güvenmen gerektiğini kararını uygulamak konusunda inayet beklememeyi, ne istediğini ve istemeyi bilmeyi doğru bildiğinden eminsen, bildiğinden şaşmamayı ve de yalnızca bilmekle yetinmeyip, bildiğinle amel etmenin önemini.
Allah(CC)’ ın verdiğini inkâr etmemeyi… “olmaz!

Böyle gelmiş böyle gider. Bu hep böyledir.” dememeyi insanlardan emek sarf etmelerini istiyorsan kendi emeğini esirgememek şöhretli olmak için değil faydalı olmak için emek sarf etmen gerektiğini ve toprağın AZİZ olduğunu asla emeği inkâr etmediğini  “Umut etmek için, tohum ekmek gerektiğini” ve daha bir çok şeyi…

O da Rahmet-i Rahman’a yürüdü yedi yıl önce.

Daha öğreneceğim neler neler varken uhdesindeki tecrübelerinden.

Baba sevgisini anlayabilmek için baba olmak gerekiyormuş.

Evet.

Baba olunca zamanında bir türlü çözemediğin duruşunu anlı yormuşsun Baba’nın.

Elbette Hakkın( CC.) rahmetine ve takdirine amenna.

Özlemiyle inceden akıveren gözyaşına sema vatın itirazı olmadığı gibi.

Babaları hala hayatta olanlar ki; Allah(CC.) SAĞLIKLI VE HAYIRLI ÖMÜRLER VERSİN!

Onlardan bir gün bile incit memelerini istirham ediyorum babalarını. Aynı görüşte, aynı inanışta olunmasa bile.

Sebebi vücuda nankörlük ve vefasızlığa gökler titrer.

Hiçbir şey yapamıyorsak da hayır dua ile yad ve ruhlarını şad edelim!

“ ALLAH’ ım:
ANAM, BABAM BEN KÜÇÜKKEN NASIL ÜSTÜME TİTREYİP BENİ BESLEYİP BÜYÜTTÜLER İSE SEN DE ONLARA ÖYLE MERHAMET ET…”
YORUM EKLE
banner441

banner566

banner554

banner558

banner141

banner557

banner568