Vita es morte, morte es vita (*)

Annelerimiz bize, “Hannibal ad portas” dememiştir ama Hannibal’dan daha ürkütücü şeylerle korkutmuşlardır. Bir zamanlar Romalılar, çocuklarını, “Hannibal ad portas: Hannibal kapıda” ya da “Türkler geliyor!” sözüyle korkuturlarmış. Hannibal sadece Kartaca generali değildir, daha fenası, ölüm gladyatörüdür. Şimdiki çocukların korku ögeleri değişti. Artık ölüm, büyüklerin daha doğrusu hayat merdivenlerini tırmanamayanların korkulu rüyası. “Ölümün bütün esrarını çözdüğün zaman ölümü arzularsın. Çünkü o da hayatın sırlarından birisidir.” diyor Halil Cibran. Bütün mesele o esrar perdesini kaldıracak bilgeliğe erişmek!

Ben esrar perdesinin önündeki çöplükte eşinenlerdenim. Erik ağacını hep çiçekle, şairi hep aşkla, denizi hep tuzla düşleyen adamım. Ölüm üstüne yazıyorsam bilin ki ondan hayatı yontuyorumdur. Hilmi Yavuz’un bal kovanından “hüzün” devşirdiği misal. Derin bakmayı bilen varlığın özünde şiiri bulur, şiirde yıkanır, sonsuzlukta kanatlanır. Ölüme karşı veryansın edelim ki dirime karşı susalım. Kemal Tahir’in şu hoş sözüyle girişi kapatalım: “Aslanın ölüsüne karşı söylenenler, dirisine karşı söylenemeyenlerdir.”

Necatigil'in, “Kitaplarda Ölmek” şiirinde derin nefes almayan, düşünmeyen, kendi hayatını sorgulamayan şiir okuru yoktur; sözcük yığını olarak görenlere, adlandıranlara bir parantez açıp parantezlerini hemen kapatalım. Ne der Necatigil:
Adı, soyadı
Açılır parantez
Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti
Kapanır parantez.

O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı
Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları.

Ya sayfa altında, ya da az ilerde
Eserleri, ne zaman basıldığı
Kısa, uzun bir liste.
Kitap adları
Can çekişen kuşlar gibi elinizde.

Parantezin içindeki çizgi
Ne varsa orda
Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci
Ne varsa orda.

O şimdi kitaplarda
Bir çizgilik yerde hapis,
Hâlâ mı yaşıyor, korunamaz ki,
Öldürebilirsiniz.

“Parantezin içindeki çizgi/ Ne varsa orda” diyor ya Necatigil, gerçekten çizginin kısalığı, uzunluğu ne bileyim derinliği ne arayıp ne bulduğumuza bağlı...

Tanpınar'ın, “ O, ölüm düşüncesinin kovaladığı adamdı.” diye andığı Yahya Kemal çaresizlik içinde derinlerden sökün eder: "Ölmek kaderde var, yaşayıp köhnemek hazin/ Bir çâre yok mudur buna yâ rabbü’l-âlemin"
Efsaneleri seven birisiysek gerçeklere gözümüzü kapatıp kulağımızı tıkamalıyız. Gerekçelerini saymakla bitiremeyiz. Sanki kadayıf üstünde dondurma tadı verir gerçeklere... Kimi gerçekleri efsaneye dönüştürmek de güçtür. Hep yazıp dururum, Romain Gary ölürken, “Çok eğlendim, hoşçakalın ve teşekkürler!” deyip kendini ölümün kucağına bırakır. Yesenin de Mayakovski'ye aynı üslupla seslenir: “Hoşça kal dostum, hoşça kal."

Ölüme, hayatla hesaplaşarak giden bir adam daha vardır: Sokrates. "Krito, Asclepius’a bir horoz borcum var. Borcu ödemeyi unutma!" der ya, her okuyuşumda Sokrates'in şu borcunu gidip ödesem mi diye geçiririm içimden. En acısı, celladının ayağına bastığı için, "Bağışla bayım, bunu isteyerek yapmadım." diyen Marie Antoinette'inki. Bir ölüm var ki yazmakta kararsız kaldım. Beşir Fuad, bileklerini kesip yaşadıklarını düşüp bayılıncaya değin bir sayfaya dökmeye başlar: "Ameliyatımı icra ettim, hiçbir ağrı duymadım. Kan aktıkça biraz sızlıyor." Bütün bunlar çizgideki anlamsal boyutlar...

Bunca acılardan sonra huzurlu bir ölümden söz edelim: Hz. Ali, Azrail'in kapısını çaldığını hisseder, son nefesini vermeden önce Selmân-ı Fârisî’den (İslâmiyeti kabul eden İran asıllı ilk sahâbîdir. Asıl adı Bûzehmeşân'dır.) bir deste gül ister, onları kokladıktan sonra son nefesini verir.

Yazının da bir son nefesi vardır, o da Yahya Kemal'den olsun: “Ölmek değildir ömrümüzün en fecî işi/ Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi”

Biz çizgimizi uzatalım.
.
*Yaşam ölümdür, ölüm yaşamdır.

YORUM EKLE
banner441

banner566

banner554

banner558

banner141

banner557

banner568