Yeni Sayfa!


Mehmet Kuvvet

Mehmet Kuvvet

Okunma 06 Aralık 2017, 12:38

kimdi gökyüzünde bulutları dağıtan

semada dile gelip söylesin ay 

aydınlık eşikte 

beklesin!

çocuktun

yazıldın yaşama

büyüdün

değişti mevsim

ihanet

uzattı gölgesini

pulunu kanat sandın yılanın

ateş bastı anılarını.

ne umut kaldı ne düş

ne de, yerinden oynatabileceğin bir dağ!

düşman saydıklarının tesellileri döküldü eteklerine

çatı arasına sıkıştı hatıralar

kanatlanınca umutlar

başladı yürek korkusu

gördüğün her şeyi “O” zannetmelerin geçti

en çok inandığın yerinden asmıştı seni 

yüreğinden…

***

Özgürlüğüne düşkünlüğünü adımlarına yansıtıp hedefsizce yürüdü, yürüdü.

Aykırı, çılgın gibi gözükmesine rağmen geleceğini planlama konusunda zeki, ayakları üzerinde durmayı başarabilen, kararların sorumluluğunu üstlenen, eşten ziyade dost arayan, sizi sevmese bile sizin de içinde bulunduğunuz dünyayı sevgiyle kucaklayabilen bir kadın.

Kuaförün kapısından girdi.  Koltuğa oturur oturmaz, çantasını yandaki sehpanın üzerine fırlattı. Saçında, başında takı-taklavat ne varsa çabucak sıyırıp çıkarttı. Penyesinin yaka kısmından tutup, öne-arkaya doğru çekiştirirken oluşan hava akımı ile göğüslerini serinletmeye çalıştı. Şu anki bunalmış halinin sebebi havanın sıcak oluşu değildi. “Kararlıyım!” dedi kendi kendine, “Yeni bir sayfa!” 

Yıllardır saçlarının bakımını yaptırdığı kuaför yanı başında dikilmiş sessizce onu izliyordu. Saygı sınırlarını aşmadan senli benli konuşmalar yaparlardı ama bu günkü gerginliğini anlayan kuaför, sesini çıkarmadan öylece bekliyordu. Koltuğa yerleştikten sonra sinirli bir ses tonuyla:

- Saç kesimi. Ama sağ tarafı fazla al. Evet. Al, al. Çok al, dedi.

Portakal sarısı saçları makaslanmaya başlandığında; gözleri, dökülen saç kesiklerine daldı. Müzik setinde çalmakta olan “Ah! İstanbul” şarkısı kulağına ulaşınca derin bir soluk aldı. Kuaför:

- Abla! İstanbul mu var ufukta yoksa?

- Nerden çıkardın şimdi?

- Yılların ustası oldum abla, meslek sırlarımız var. Anlarım. İstanbul’u duyunca saç diplerin diken diken oldu. Var bir şey, yani.

Kuaförüne baktı, hiçbir şey söylemeden aynanın sır’ına dalıp gitti.

Saçı şekillendikçe, içinde gizli olan erkek yanı ortaya çıkmaya başlamış, yüzünün sağ yanına erkek görünümlü kadınsı bir güzellik çökmüştü. Sol yanından omzuna uzayan saçlar yanık tenini okşuyordu. Gidince, kaç gün ağlayacaktı kentin martıları kim bilir! Makas saçlarına yaklaştığında aniden elini kaldırıp:

- Dur! diye bağırdı. 

Oturduğu koltuğun kolçaklarını tutup karşısındaki aynaya doğru eğildi. Gözleri, giydiği penyenin boşluğunda fütursuzca hareket eden sutyensiz göğüslerine takıldı. 

“Ne kadar zamandır güneş ışığından başka bir şey değmiyordu göğüslerime?” diye geçirdi içinden... Erkek arkadaşının fotoğraflarından birine baktığında söylediklerini anımsayıp gülümsedi.  

Arkadaşı: “Aaa! Alacağın olsun, göğüslerin de varmış senin, sakladın benden… ” demişti.

 “Nelerimi saklamadım ki senden! Nereye varırdı sonu? Dudaklar değdiğinde, gözlerin kahvesinin birbirinde kayboluşunu yanlış anlama sakın! Sokakta yürürken ardımdan ıslık çalmanı ne kadar isterdim bir bilsen!”

Eşinden boşanma nedenini anımsadı. Evli birine yakın duruş sergilese, kendine yapılanı yapmış olmaz mıydı? Bu yüzdendi erkek arkadaşına koyduğu duvarlar. Kızgındı, alacağı vardı yaşamdan. Kahverengi gözlerinin değdiği yeri resmeden bakışları, çatık, ince kaşlarının arasından aynanın sır’ını delecekmiş gibi fırladığında; “Bu kadar yeter.” diye sürdürdü bağırışını. 

Aynadaki bakışlarına dalan kuaförün elindeki makasın yere düşerken çıkardığı sesin uyarısıyla gözleri, önce yerdeki makas, sonra da kuaförün gözleriyle buluştu. Karşısında; ne yana bakacağını şaşırmış, elini-kolunu nereye koyacağını bilemeyen, müşterisinin sinirliliği karşısında adeta panikleyen, şaşkın bir insan vardı. Onun bu görüntüsü karşısında o anki ruh haline rağmen kendini tutamayıp bir kahkaha patlattı.

- Ne o Selim Usta, seni gergin gördüm bu gün? dedi.

Bu kez gülme sırası Selim ustadaydı. Birlikte gülüştüler.

- Evet, be abla! Yaşam sormadan istediğini alıyor bizden. Sunduğu fırsatların çoğunu kaçırıyoruz elimizden. Bundan sonrası için, dileyelim öyle olmasın. Ama her zaman “sen” ol, mutlu, umutlu ol. Bir berber ustası bu kadar felsefe yapabilir ancak be abla! Sevildiğini bil. 

Biraz önce iki kaşının arasına sıkıştırıp fırlattığı, çeliği delecek kadar sert bakışlar bir ceylanın sevgiye muhtaç, ürkek bakışlarına bıraktı yerini. İnce dudaklarına bir titreme yayıldı. Ağlayacak gibiydi. Ağladı.

Aaah! Annesinin dizine yatıp, hüngür hüngür ağlayabilmeyi, sırtında kendini ezen yüklerin ağırlığını babasıyla bölüşebilmeyi ne çok isterdi. Belki yaşamın ağır yükü bir nebze olsun hafiflerdi sırtında… Kararı kesindi, gidecekti. Bir zamanlar evlenip yaşamını paylaştığı insanın bunca yaptıklarından sonra onunla aynı kentte aynı havayı solumak mı, asla! Bedenindeki ağırlıktan olsa gerek, tutunduğu dalların kırılma nedeni. Gözlerinde karanlığı görmeden, sesinin kokusunu yormadan, terk etmeliydi doğduğu kenti, kocaman bir boşluk bırakarak.

Yıllardır kabuk bağlattığı yaralardan şu günler sevgisizlik kanıyordu. Güçlü olmalıydı. Eli parmağındaki yüzüğe gitti. Bu yüzük yanılgılı bir evlilik ve ardından gelen ayrılıktan sonra, bir erkekten aldığı ilk hediyeydi. 

Çelişkili bir durum, çelişkiyi sevmek ne acı değil mi? 

Okşayıp durdu yüzüğü parmak uçlarıyla ve sonra oturduğu koltukta vücudunu öne doğru kaydırırken, dudaklarına götürdü parmaklarını. ‘Dudaklarına dokun parmak uçlarınla.’ demişti bir telefon konuşmasında ‘Parmak uçların dudaklarım...’ Başını geriye yaslayıp gözlerini yumduğunda yanaklarından süzülen yaşların çizdiği acılı yolu iliklerine kadar hissetti ve içinde bir şeyler acıdı. Adı konulamamışlığın acısıydı bu. “Bu yüzüğü ömür boyu taşıyacağımdan emin olabilirsin vazgeçmezim!” diye geçirdi içinden. 

Saç kesimi bitmiş, Selim Usta elindeki aynayı boynuna dayamıştı bile.

- Nasıl oldu abla? Bak hele!

- Aman! İyi, iyi…

- Seni tanımasam kırılacağım sana abla.  

- Aman! Kırıl. Bu kenti terk ediyorum zaten. Geride sevgi kırıntıları kalmasın. Acı çektiğim kent, acı çektirmesin. Gülümseyişler iki kent arasında sıkışmasın. 

Kuaförden çıkıp, kentin dar sokaklarına attı kendini. Parlak, ipek gibi dokunulası saçlar, mavi-kırmızı çiçek desenli yazlık ayakkabılar, bol paçalı kot pantolon, sıklıkla omzundan kayarak bronz tenini sergileyen toprak rengi penye ve vazgeçmezinin hediye ettiği kitapla birlikte, ince-uzun fiziğine göre bavul denilebilecek bej çantasıyla; zarif, gizemli ve çekici görünüyordu. Ama içi daralıyor, soluk almakta güçlük çekiyordu. Anılar gelip boğazına dayanmıştı. Yutkundu, yutkundu. Hızlı adımlarla yürümeyi sürdürdü. Kendini son kez, kaldırımdan kaldırıma savurdu. Bastığı her kaldırım taşıyla vedalaştı.

Gözleri hiçbir şey görmüyordu. Geçmişi derin bir solukla içine çekip gidecekti. Kalanın yüreğinde nemli ve soğuk bir yalnızlık lekesi bırakarak! Mantık ve duyarlılık arasında geçmişiyle hesaplaşırken, geçtiği her yerin düzeldiğini umarak, ayrılık acısına gözyaşı bulamadan, tüketiyordu kentin dar sokaklarının kaldırımlarını. Yaşamının kalan kısmının rengârenk olmasını dileyen gri taşlar hüzne boğulup bakıyordu ardı sıra.

Eve döndüğünde, geçmişten anılar tıkıştırdığı çatı katına çıktı son kez. Işıkları yaktı, anıların renklerine baktı ve söndürdü. Güçlü hafızasını yokladı. Işıkları tekrar yaktı. Anılardan kaçmak olanaksızdı. Ama başarmalıydı. 

En yakın dolabın kapağını açtı. Nişan elbisesi, balayı kıyafetleri, gelin duvağı; hepsi içtima varmış gibi sıralı duruyordu. Bodrum’da, Marmaris’te, Yalova’da, İstanbul’da giydikleri… Eline geçirdiğini anılarına kabuk bağlatmak üzere odanın ortasına doğru fırlatmaya başladı. Her şey havada uçuşurken, anılardan sessizlik köpürüyordu. Gece elbiselerinin anılarını talan etmeden, poşete doldurdu. Yanılgılı yaşamından bir “an” ı bile anımsamak istemiyordu artık. 

Albümlerin bulunduğu çekmecedeydi sıra. Fotoğraflardaki mutluluk görüntüleri değişmese de, ne çok şey değişmişti hayatında… Çocukların olduğu fotoğraflara dokunmadı. Evliliği ile ilgili olan tüm fotoğrafları yırtmaya başladı. Kim bilir kaç evde kırılmış kalpler tarafından fotoğraflar yok ediliyordu bu gece! Ne gerek vardı artık mutluluk taklidi yapmaya. Ama “Niye ben?” diye sorgulamadan yok etti fotoğraflara yansımış bir geçmişi gözleri nemlenmeden, içinde bir şeyleri eksiltmeden. Albümler çabucak sıyrıldı geçmişinden. Ayrılık için yan yana getirilmiş herkes idam edildi fotoğraflarda. Uzaklara baktığı fotoğraflarını özenle ayırdı bir kenara. Neden uzaklara bakıyordu, tutsak mıydı bu kentte!

Dolabın tüm çekmecelerini gezindi. Evlilik yıllarına ait ne varsa odanın ortasına savurdu. Her savuruşunda daha da güçlü olduğunu hissederek, her anıyı sildiğinde, geleceğe yer açarak; öfkeyle, ama bilinçle… Boşalan her çekmeceyi hırsla yerine iterken sonuncuya parmaklarını kaptırdı. Acıyacağını düşünüp yüzüne acı maskesi giydirmişti ki, acımadığını hissetti. Parmağındaki yüzük, çekmece ile komedin arasına sıkışarak korumuştu ince parmaklarını. Bu hengâmenin arasında yüzüne bir gülümseme yayıldı. Sonrasında hüzünlü bir hal aldı yüzü.”Ona da unutturmalıyım kendimi!” diye düşündü.

Oda, fırlattığı giysilerle savaş alanına dönmüştü. Bütün bunları naylon poşetlere doldurmaya başladı. Saat gece yarısını geçmişti. Ayakkabı dolabına yöneldi. Eline geçirdiği terlik, bot, çizme, ayakkabı; kendine ait ne varsa poşetlere doldurdu. Onlarca poşet!  “Kader!” diyerek birilerine yapışmaması için, kimseye vermeyi düşünmeden, doğruca kalorifer kazanına doldurdu poşetleri. 

Odaya döndüğünde sırtından bir şeyler uçup gitmiş, hafiflemişti. Derin bir soluk almak için camı açtığında karşı kaldırıma park etmiş aracın yavaşça hareket ederek uzaklaştığını gördü. “Acaba!” diye geçirdi içinden “Acaba O muydu?” Eğer vazgeçmeziyse “Neden aramamıştı?  Aramış mıydı yoksa!” Yaşadığı kargaşada unuttuğu telefonuna koştu. Mesaj kutusu doluydu. Eli, parmağındaki yüzüğe gitti. 

Sarsılmış mıydı koyduğu duvarlar? 

Nedendi gün içinde aklına düşmeleri? 

Bir veda mektubu yazmaya karar verdi. Albümlerin olduğu çekmeceden kalem ve kâğıt alarak, evin denizi gören balkonuna geçti. Genellikle hırçın olan deniz, karanlık ve suskundu. İyot kokusunu derin bir solukla içine çekti. Bir süre denizin suskunluğuna eşlik etti. Sonra geleceği aydınlık görmek umuduyla yazmaya başladı. 

“Vazgeçmeyenim;

beni tanıdın, anladın, sevdin de. Ben seversem çok beklentim olur. Ara sıra diye bir şey olmaz. Sana sarılamam, sarılırsam bırakamam. ‘Kalbim taş değil elbet’ seni kabullendim. Uzak değilim. Uzakta yakınlığın sınırını korumak için tüm çabam.

Ayrılık değil, adı yok bunun. Bu bir hikâye… 

Varlığından rahatsız olmadan yüzüne bir tebessüm bırakıyorum, ayrılık konuşmadan adını koyamadığımıza...  

Duvarlarım var demiştim, kendimi kandırışımın duvarları. Bu duvarlar beni sende (ya)saklın etti. Ama inan bu sana özel bir şey değil. Bana ait, zaman zaman kurtulmak istediğim, olmasından da mutlu olduğum bir duvar… 

İstediğin, ya da arzuladığın hayallerini yerine getirmek beni benden eder. Varlığını çok seviyorum ve her zaman bir korkum var yok oluşuna dair. Eğer olursa, bunun sebebi ben olurum.

Dirsekler balkon demirine yaslı, sigara içme, ufuğa bakma zamanlarımda yakınlarındayım. Bu yeminler, kararlar, olabilen mekanlarda eksik kalan bir şeyler… Oysaki düşler yönünü bilmeden, alıp başını gidiyordu. Her soluğumda ince süzgecinden süzülen sözcüklerinle gidiyorum.

Tüm şarkılar güzeldi, seninle paylaştığımız her şey gibi…

Seni bende yok etmeme neden olma, olur mu?

(Ya)saklın”

Mektup bittiğinde iyot kokulu rüzgâr tenini, mektubunu öpüp kokladı ve biraz önce kaldırımdan uzaklaşan aracın gittiği tarafa yöneldiğinde gökyüzü ağlıyordu.

banner363
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.