Yüzünün hüzünlü geometrisi


Sokakların sevinçle uyandığı bahar sabahlarının kalıtsal anlamıydı yüzün.

Az ileride ağaçlar yeşil yapraklarıyla çocuklara taze serinlikler sunarken, hayalinin dudaklarına öpücük kondurup açardım gözlerimi sana.

Yaşanmışlıklar biriktirmiş bir insanın gölgesiydim aslında, yadsınamaz uzaklıklarımıza rağmen kendimi ileri fırlatmanın getirdiği hareketlilik içimi kasıp kavururdu.
Şehir uyanır, yağmurlar uyanır, güneş uzaktan bizleri izler. İnzivaya çekilmiş ağırlıklarımı taşırken ben, uzanan ellerin çelimsizliği yükümün altında ezilirdi mahcup gülüşlerin ardında.
Saklandığın yerden çıkmanı bekledim uzun süre.
Körebe oynayan çocuklar gibi dönerdi yüzünün parçacıkları, gözlerime perde çekmiş varlığının kutsal ittifakıyla.
 
Hayatın bütün keşmekeşi ve biriktirdiğin talihsizliklerin yüzünde doğurduğu kayıtsız çizgileri izlerken saç telinde beliren bir tek beyaz saç tanesini severdim aslında.
O bir tek beyaz saç teli anlatırdı bana, kırılganlıklarını, yaşam yorgunluklarını, dizleri yamalı koşan küçük kız çocuğunun boğucu yaramaz oyunlarını.
Yenilgilerini görürdüm o bir tek beyaz saç telinde.
Yenilgilerin yüzünden severdim seni, içim ürperirdi umutla, benimle aynı renkte geceler yaşamış, benzer sıkıntılardan geçmiş, yine de varlığın ve aldığımız nefesin sonsuz kıymetini bildiğin anlamını çıkararak severdim o saçındaki ak taneyi.
Büyük bir saygı ve hürmetle ona bakar, seni ruhumdaki vahşi vahada kutsardım.
 
Arabada oldukça derin anlamlar taşıyan bir şarkı dinliyor olurdum genelde ve seni boğan bir şeyleri yakalar gibi olurdu o şarkı.
Aslında benim yapamadığımı o bir tek şarkı bir çırpıda başarırdı ya hani, işte ben o şarkıyı kıskanırdım delice. Şarkı benden hızlı, benden anlayışlı ve benden şefkatli dokunuyordu ruhuna.
O şarkı saçındaki ak taneyi, yüzündeki hüzünlü geometriyi yakalardı. Dokunurdu kutsal yaralarına, gözbebeklerinden öperdi yenilgilerinin.
Eğer korkusuz bir savaşçıysan, sana ait olan o izlere büyük saygı göstermeliydim.
Seni yaralarından öperek sevmeliydim.
 
Yüzündeki çizgiler derinleşip seni keskin hale getirir ve oturduğun koltukta kasıldığını hissetmenin bende yarattığı sıkıntı aramızdaki sessiz dilin, gitmek – gelmek arası bir yerlerde gezindiğini anlatırdı.
O derin uçurum açılırdı, benim hayranlıkla baktığım oysa biraz sonra katilim olacak, beni arkam dönükken boşluğa yuvarlayacak korkuların.
Yine de yüzün, belleğime saplanmış bir keskin bıçaktı!
 
Yüzün bir elmanın yarısı, 
Yüzün ruhumdaki aynayı çatlatan ses frekansı…
Yüzün…
Hüzünlü bir geometriyle çizilmiş yaşam taşıyan kanlı gelincik ütopyası!
 
Nereye gitsen seninle gelen ve kendini olduğun yerden uzaklara atma isteğinin içinde taşıdığı yorgunluk. Senelerdir sistemin içinde gidip gelen karmaşaların yorgunluğu galeyana getirirken, ansızın savunmasız yanını, izbeliğine kimseyi almayan ve yine de huysuz yanınla daha da bir sevimli olan o hayatkolik yaşam kadını.
 
Ufak elmacık kemiklerinden sızan bir damla gülüş aslında tetikleyebiliyordu şakaklarına inen kâküllerin güzelliğini. Ufak kahve gözler o doğal ambiyansa katılıp ruhundaki kadını kutsarken, içimde esen ılık rüzgâr senin o az önceki şarkıda sergilemiş olduğun şiddeti yok etmeye yetiyordu. Ürkek bakışların ardında gizlenen belirsizlik benim belirli olmamın çok ötesinde bir güvensiz siren kullanırdı ruhundaki isyanı ateşlemek için.
Yine de ve her şeye rağmen, güzeldin sen!
Herkes için sadece güzel, benim için harikulade…
 
Biliyorsun beni hayat icat etti. Ruhumdaki kalın kabuklu yaraları ve yıllanmış kırmızı şarap dokusundaki adamın ellerinde titreyen sonsuza kasıntıları. İçimdeki o çırpınan güvercin kırılganlıklarını.
Hayat usta bir yönetmen, iyi bir kurgulayıcı ve baştan çıkaran bir senarist hüneriyle hayatımı siyah beyaz eski ekran bir filme dönüştürürken, sen bu filmin insan kalıntıları arasında yürüyordun. Rolüne bir türlü adapte olamamış ve kendini senaryodan çekip çıkararak koruma uğraşı içinde olarak, fosil kokan sokakların gölgelerine sığınmaya çaba harcıyordun.
İşte o tür zamanlarda kanıyordum sana…
Kanıyordum!
 
İşte o yüzden ayrılığın üzerine yara bandı çektim ben!
Sonu muhakkak olan bir yok oluşun peşinden giderken elmacık kemikleri arasından sıvışan gülücüğe milyon tane anlam yükleyip, aşk çoğaltıcı kullanmadan sana birikiyordum.
Kumbaram kutsal ve aynam çatlaktı sana bakarken.
Yüz kızartıcı bir suçtan hüküm giymiş gibi beni severken sen, azılı bir cani hissine rağmen boyumu aşan dalgalarla bitip tükenmek bilmeyen savaşın içindeydim.
Geceler gündüzlerle karmakarışık ardı arkası kesilmeyen zamanların baştan çıkaran belirsizlikleri ile savaş sürerdi.
 
Kazanacak olanın belli olduğu bir savaşın yorgunluğuyla hoş geldin dedim ayrılığa.
Onu baş tacı ettim biliyorsun.
Sırtımdaki küfeye yadırgamadan koydum o elmacık kemiklerinden ve harikulade yüzün kırılgan aynasından sızan anıların ağırlığını.
Yalnızlığımı derinleştirdiğim zamanlarda, yol boyunca yorgunluk molalarımda küfemi açıp o elmacık kemiklerine, o ufak kahve gözlere baktım.
Baktım durdum, sessizce ibadet edilen mistik bir ayine dönerken içimde milyarlarca kez çoğaltılmış varlığın.
 
Bu aralar sık ziyaret eder oldum ayrılığı nedense, mola yerlerim kısa ve yoğun!
Bol bol yüzünün hüzünlü geometrisini ve boyalı saçına rağmen aradan yorgun yıllarını hatırlatan bir tek beyaz saç telini izliyorum içimdeki siyah beyaz filmi tekrar tekrar oynatarak.
Gizli açılmış bir banka hesabına yatırılmış aşktın sen nede olsa.
Vadesi sonsuz hüzünlerle kanayan, sonu gelmez çözümsüzlüklerle beni imkânsızın yokuşlarına sürükleyen.
 
Bugün yine anıbank’a uğradım.
Kalbimdeki yaramatikten ayrılık çektim.
Ekstre yollamışsın bana!
Borç dökümüm uykularımı delik deşik eden yüzünün hüzünlü geometrisinde birikmiş.
Ödeyemeyeceğim kadar ağır bir borç bu!
Haczet beni!
Sensizlik, ömrümün kör noktasında ruhumu boğarken.
 
İçimdeki kırık aynada yüzünü tekrar birleştiremedikçe asla ödeyemeyeceğim yüklü miktarda anı devinimi. Sürekli beynimin içinde dönen nostaljik bir plak yaramatikten saçılanlar.
İçindeki sonsuz gökkuşağı rengi tabloya dökmeyi başaramamış tualinden hüzün fırlamış yaşam kaçkını düşbaz ressamın doğası kesik ve yüzü eksik tablosu.
 
Ben seni hayatıma karalamışım, sen benim ömrümü çizsen ne yazar!
Siyah beyaz bir film olurum en fazla.
Yüzünün hüzünlü geometrisinde elde ettiğim sonuç: yaşantımın iç acılarının karesi kadar.


 
YORUM EKLE
banner441

banner566

banner554

banner558

banner141

banner557

banner568