Zeynep Çolakoğlu

Mehmet Çeliksan ile söyleşi

Mehmet Çeliksan ile söyleşi



Okunma 24 Kasım 2017, 22:15

Röportaj: Zeynep Çolakoğlu / İZMİR

Fotoğraflarına uzun uzun baktıkça yaşamın koordinatlarında gezintiye çıktığınız bir sanatçı Mehmet Çeliksan. Geçmişin gölgesinin an’a düştüğü yerde filizlenen öykülerin, nostalji ya da melankoli ile tanıdığınız iç çekişlerin ıssız duygusu saudade’nin fotoğraflarıyla tanıyoruz onu. Tüm bu gizemin arkasındaki düşünceleri, tekinsiz düşleri tartışmak isteyerek, söyleşi adı altında girdiğim bu yoldan  derin bir sohbetle çıktım. 

“Öyküsü olan bir şey dinlenmek ya da görülmek ister.”

Sizi hem akademisyen hem de fotoğraf sanatçısı olarak tanıyoruz. Fotoğrafçılık kariyeriniz hakkında kısaca bahseder misiniz?

Fotoğrafla uğraşmam aslında akademiden daha önceye dayanıyor. Ailemde babam fotoğrafçı dolayısla fotoğraf sürekli bir şekilde hep hayatımdaydı. Önceleri babamın mesleğiydi benim için bazen küçükken kurcalamaman gereken ilgi çekici ekipmanlar ve eşyalardı. Fotoğrafla bir fiil olarak uğraşmam ise elime makine alıp çekim yaptığım lise yıllarına denk gelir. Bir çok insan gibi hatıradan çok belgeleme ruhu taşıyordu fotoğraf benim için o anlarda. Çünkü liseye başladığım 99 yılı aynı zamanda Gölcük depreminin de olduğu yıldı. O sırada askeri lise sınavlar için Gölcük’deydim. İzmir’e dönüş yolundayken olmuştu deprem. Hani kelimelerin anlatamayacağı durumlar vardır ya gördüğüm oydu. O yüzdendir anlatmak ve belgelemek için fotoğrafa ilgi duymam. 

Askeri liseden sonra hızlı bir geçişle Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatsal Fakültesi Fotoğraf Bölümüne geçtim orada lisans ve yüksek lisans eğitimi mi aldım. Bu sırada farklı yerlerde hem bireysel olarak hem de başka insanlar ile çalışma sansım oldu. O süreçte sadece fotoğraf değil videoyla da uğraşmaya başladım. O dönem tam anlamıyla manyetik bantların ticari olarak ölmeye başladığı dönemdi. Daha sonra İzmir Üniversitesi GSF’de Sinema TV bölümünde öğretim görevlisi olarak fotoğraf ve görüntü estetiği üzerine dersler verdim. Akademisyenlik durumu da böyle gelişti.

“Portre kavramı ciddidir; görünen imgede görünmeyen aurayı yakalamaya çalışma hali bir nevi.”

Ailenizde de sanat dallarıyla yakından uğraşanlar var mı? Fotoğrafa ilginiz nasıl başladı?

Evet, kardeşim de resim ve dövmeyle ilgileniyor. O da Güzel Sanatlar Fakültesinde resim üzerine eğitimine devam ediyor.

Bu aralar hangi projeler üzerine çalışıyorsunuz? Düzenlediğiniz etkinlikler, atölyeler var mı?

Şu sıralar kişisel proje olarak portreler üzerine biraz yoğunlaşmam var. Tabi yoğunlaşma dediysem elime makine ve bokeh etkisi iyi olan açık diyaframlı bir lens alıp lap lup önüme geleni çekmiyorum. Portre kavramı ciddidir; görünen imgede görünmeyen aurayı yakalamaya çalışma hali bir nevi. Neden resmin altın çağındaki portreler hâlâ önemli ya da neden bazıları büyük fotoğrafçı sorusunun cevabı o görünmeyen aurayı görünen imgeye sokabilmekte.

Kendi atölyemde dilim döndüğünce çeşitli atölyeler düzenliyorum tabii ki. Genellikle uygulama ağırlıklı olmasına çalışıyorum. Temel fotoğraf, sayısal fotoğraf işleme, belgesel fotoğraf ve kısa film üzerine atölyeler düzenliyorum. Ayrıca profesyonel fotoğrafçılara sayısal teknikler hakkında dersler veriyorum. 

“Eski yapılarda anakronik bir hava vardır. Evet, oradadırlar ama şuanki zaman akışının da dışındadırlar.”

Fotoğraflarınızda eski evler, harabeler, arka sokaklar, tren garı gibi mekânları kullanarak sanki zamanın bir başka boyutuna kameranızı doğrulmuş gibisiniz. Bu mekânlar sizde nasıl bir etki bırakıyor? Bunları tercih etmenizin nedeni nedir?

Kendi çocukluğumun büyük bir kısmı İzmir’de Halil Rıfat Paşa Caddesi ve Karataş civarlarında geçti zaten bu tür yapılar sürekli gördüğüm şeyler. Hatta görmeyi bırakın benim çocukluğumda öyle eski bir evde geçti. Eski yapılarda anakronik bir hava vardır. Evet, oradadırlar ama şuanki zaman akışının da dışındadırlar. Yarattıkları bu hava bana çekici geliyor. 

Model çalışmalarında takip ettiğiniz bir tarz var mı? Çalışacağınız modellerde aradığınız özellikler nelerdir? Sanırım eski meslek ustalarını fotoğrafladığınız bir seriniz vardı?

Tarz olarak düşünürsek ticari bağlamda trend olan yaklaşımlar var. Bunlarda kendi dönemi ve modasına göre değişiyor. Bir dönem sert ışık kullanımı daha fazla isteniyordu. Tabi ticari bağlamda işler üretmediğim için trendlerden çok kişilere odaklanıyorum. Hiç utanmadan da söylüyorum taklit etmeye çalışıyorum ve keşke de başarılı olsam.

Tabi burada bahsettiğim kişiler Henri Cartier-Bresson, Richard Avedon, Annie Leibovitz, Steve McCurry, Helmut Newton gibi isimler. Böyle bir yıldıza bakıp yürüme hayalperestliği benimkisi, taklit etsem de ulaşamayacağım yıldızlar. Kendi çekimlerimde bana modellik yapan kişilerden tek beklentim hayal kurabiliyor olmaları çünkü ona göre yansıtılıyor ifade ya da duruş.

Fotoğraftaki analog ve dijital dönemler hakkındaki düşünceleriniz neler? 

İşin aslı analoğun belki de son kısmına denk geldiğim için bu karşılaştırmayı yapma konusunda bazı eksikliklerim olabilir. Fakat sayısal fotoğraf hakkında konuşacak olursam, söyleyeceğim tek şey aşırı hızlı ve tüketimsel olması. Babamın 90’larda iş için kullandığı Sony marka 3.5” diskete kayıt yapan fotoğraf makinası vardı, makine hala çalışıyor lakin okumak için 3.5” disket sürücü lazım. İşte sayısal dönem denince aklıma bu geliyor. Al kullan, yenisini al.

Akıllı telefonların çıkmasıyla fotoğraf güncelik hayata çok hızlı bir giriş yaptı. Teknolojinin ulaşılabilirliği arttırdığı bu olanaklar, aynı zamanda sanatta dejenerasyonu da beraberinde getiriyor. Sizin bu konuda düşünceleriniz neler?

Aslına bakarsak fotoğraf neredeyse 1839’dan beri hayata çok hızlı bir giriş yaptı. Teknik olarak üretim aşamaları kolaylaştıkça daha da çok kişiye ulaştı. 1920’ler 35mm standardı ve sonra yaygınlaşması. Polaroid ve türevleriyle 90’ların ikinci yarısıyla başlayan sayısal süreç. Her teknikle birlikte maliyet ve fotoğraf çekmek için gereken bilgi azaldı. Hal böyle olunca akıllı telefon tam bir nimet oldu. Bir şey üretmek için zaman harcamak istemeyen, bir şey öğrenmek istemeyen kişilerin kolaylıkla üreteceği bir araç oldu. 

Sizce fotoğraf sanatında hareketin büyüsünü en iyi veren aktivite hangisidir? Hareketli çekimler konusunda tercih ettiğiniz bir doğa olayı, dans ya da aktivite nedir?

Aslında söz konusu hareket ve fotoğraf olunca uyumları konusunda soru işareti var bence. Hareket zamana yayılan bir eylem. Fotoğraf ise anlık oluyor; ister uzun pozlama olsun ister hareketi en doruk noktasında durduran bir fotoğraf. Sonuçta o zaman ve değişimi vermekte biraz kusurlu fotoğraf. Zaten hareket ve görüntünün büyüsü ve etkilemedeki gücü konusunda cevabı 1895’de Limuére Kardeşler vermiş. Bence hareket ve görüntünün mükemmel büyüsü ve uyumu sinemadır, videodur.

Hangi sanat dönemleri ilginizi çeker? Bir zaman yolculuğuna çıksanız, gitmek isteğiniz dönem hangisi olurdu ve orada neleri görüntülerdiniz?

Sanırım çok büyük hayaller ile günümüzün şekillenmeye başladığı ve insanlığın ikinci büyük dönüşümü olan sanayi devrimi süreci olurdu, yani Victoryan dönemi. Geleneklere göstermelik bağlılık ile birlikte sanayi ve bilime büyük ilgiyle tam bir çelişkiler dönemidir. Bir yandan sanata karşı düşmanca bakış ve eğlence aracı olarak görme, diğer yandan ciddi anlamda gelir konusunda eşitliksizlik, sosyal olarak adaletsizliğin sert yanları, öte yandan yeni fikirlerin doğuşu. Teknolojinin gelişmesi ve kontrolsüzlüğüyle distopya sınırına kayması. Kitle iletişimi ve sanat algısını etkileyecek fotoğraf ve sinema gibi buluşların dönemi. Kısaca gelecek çağlarda oluşacak bir çok sanatsal ve sosyal değişimin gebelik süreci görüntüleyeceklerim arasında olurdu.

İlham kaynaklarınız nelerdir? Fotoğraflarınızda hareket, diyalog ya da öykünün önceliği/katkısı nedir?

Sanırım en büyük öncelik bir şey için üretmek için daima öykü oluyor. Çünkü merak uyandıran kısım o. Öyküsü olan bir şey dinlenmek ya da görülmek ister. Dolayısıyla burada en büyük etken ya da itici güç aslında merak ve onun devamında öyküleri kovalama hevesi. Hem zaten merak başlıca lanet ve ilhamımız değil mi genel olarak? Yoksa merak etmesek ne işimiz olurdu bilgi ağacının meyvesiyle?

Türkiye’deki fotoğrafçılığı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında bu üzerinde uzun uzun konuşulacak bir soru ve ben de sadece kendi vizyonumda değerlendirebilirim. Fakat kesinlikle pozitif yönde değil. Fotoğraf aslında sanat ile zanaatın buluşma noktasıdır. Şimdi sanat bağlamında ele alırsak toplumun sosyal yapısı etken entelektüel birikimi ve eğitim seviyesi ortada. Zanaat bağlamında baktığımızda sermaye ve teknik bilgi söz konusu ki o da pek iç açıcı halde değil. Çok iyi işler üreten hem ticari hem sanat bağlamında uluslararası isimler var. Fakat genel “fotoğraf sanatçıları” bunlardan bihaber. Söz konusu Türkiye’de fotoğraf olduğunda belki de gelişen tek alan fotoğraf yarışmacılığı. Zaten güncel tartışmalarda o bağlamda oluyor.

Türkiye’de ve dünyada çalışmalarını beğendiğiniz fotoğrafçılar var mı?

Birçok isim var hem klasik sayılacak hem de çağdaş; Henri Cartier-Bresson, Richard Avedon, Annie Leibovitz, Ansel Adams, Jerry Ueslman, Brassai gibi. 

Fotoğrafı hobi ya da meslek olarak yapacak insanlara tavsiyeleriniz nelerdir?

Meslek profesyonellik seviyesidir, hobi ise uğraş ve keyif meselesi. Fakat söz konusu fotoğraf olunca özellikle bu işi hobi olarak yapanların çoğu malzemeler pahalı diyerek ellerindeki kısıtlı imkan ya da bilgiyle profesyonel alana resmen tecavüz ediyorlar. O yüzden hobi ve mesleği karıştırmamak sanırım en önemli kısım olmalı. Sonra da kendini sürekli güncellemek.

Çalışmayı hayal ettiğiniz bir kişi ya da konsept var mı?

Çalışmayı hayal ettiğim kişi yine bir fotoğrafçı, Annie Leibovitz. Keşke imkanım olsa asistanı olabilsem. Tüm projelerinin hem preprodüksiyon hem prodüksiyon hem de postprodüksiyon aşamalarında işin içinde olsam.

Fotoğrafçılık dışında nelerden hoşlanırsınız?

Fotoğrafın hem meslek hem de merak alanım olmasının yanında video-sinema gibi hareketli görüntü alanlarıda en çok çalıştığım sevdiğim alanlar. Fakat esas olarak diğer hobilerim tarih, bilgisayar oyunları ve model yapımı, sanırım biraz nerd göründü

Bir fotoğraf sanatçısı olarak şu kavramlar ayrı ayrı zihninizde neler canlandırıyor?  Aşk, ölüm, kan...

Bu üç kavramı ne zaman duysam bana hep nedense Kerberos’u hatırlatır. Hades’in 3 başlı köpeği. Bir kafası aşk, diğeri ölüm ve sonuncusu kan. Gövdesi de tutku fakat içinde hırs ve öfke olan tutku. 

Son sözlerinizi alalım. Söyleşi için teşekkürler.


Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. 

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.